Pazartesi, Haziran 16, 2014

"Ve insan, bir gün yeniden tanıyabilir kendini."

 
 
The KinksAlcohol
GrailsDeep Politics
The StrollersChildren
FeltThe Stagnant Pool
CamelSummer Lightning

 *
A.A. BondySkull & Bones
Klaus NomiThe Cold Song
Helen Jane LongTurn Away
The StrokesTrying Your Luck
Hazmat ModineWalking Stick

*
ThriceThe Lion And The Wolf
Brian HylandSealed with a Kiss
Band of HorsesEvening Kitchen
The Blue NileBecause of Toledo
Her Name Is CallaPour More Oil

*
Crowded HouseNails In My Feet
AntimatterFighting for a Lost Cause
Dirty ProjectorsGun Has No Trigger
son feci bisikletBikinisinde Astronomi
Rupert HineI Hang On To My Vertigo

*
The KorgisAll The Love In The World
NiM SOFYANSenden bana yar olmaz
The Dolphin BrothersPushing The River
Paddy McAloonI Trawl The Megahertz
Ganim's Asia MinorsOver The Rainbow

*
The Boxer RebellionCaught By The Light
Prefab SproutLast Of The Great Romantics
I LIKE TRAINSA Rook House For Bobby
Shannon Wright A Vessel for a Minor Malady
Les hurlements d'Léo & 17 HippiesTime Has Left Me, Ma Belle

.

Perşembe, Haziran 12, 2014

"gözleri camdan bir haziran çukuru"


Her şey yatışır.
Héliogabale ou l'anarchiste couronné”, Antonin Artaud. Çev.: İsmet Birkan
 
Roussel'in üretiminin tamamı ne eserin tasvirini yapmaya veya evrimini sağlamaya elverişli olmayan bir "psikoloji"yi, ne de gizemli niteliklerine rağmen zaten artık kimsenin çözmeyi istemeye devam etmediği kodlanmış, anlaşılmaz bir mesaj ortaya koyan bir alt birlik içeriyor. Hayatta eserde olduğu gibi "kişinin en ufak değişikliğine olanak tanıyacağına değiştirecek olan" cevap banal ve kelimesi kelimesine seyahattir. Hayatında kaygısız ve yolunu şaşırmış davranışlarıyla seyyah, eserinde engin olduğu kadar imkânsız olan kıtaları adımlayarak seyyah olan Roussel görmeden, bakmadan, bir an bile etkilenmeye izin vermeden dünyayı dolaşıyor: "görünürdeki" seyahatleri değildir incelenmesi gereken. 
Cantatrix sopranica L: Et autres écrits scientifiques”, Georges Perec. Çev.: Alper Ünal 

Çağdaş ölümün, kendini aşan ya da öteki değerlere ilişkin bir anlamı kalmamıştır artık. Ölüm, doğal bir sürecin kaçınılmaz sonucundan başka bir şey değildir. Olgular dünyasındaki sayısız olaylardan yalnızca biri. Ama ölüm, tüm kavramlarımıza ve yaşamımızın anlamına öylesine aykırı bir olaydır ki, ilerleme ve gelişme felsefesi, (Ozan Scheler’in “Nereden Nereye” diye sorup soruşturduğu “İlerleme İnancı”) bir büyücünün elindeki parayı yok etmesi gibi ölüm olayını sanki ortadan kaldırdığını sanıyor. Çağdaş dünyadaki her şey ölüm sanki yokmuş gibi işler. Kimse ona önem vermez: ölüm her yerde bastırılır. Siyasi demeçlerde, reklamlardaki, ahlâk ve törenlerimize ilgili yayınlarda; hastaneler, eczaneler ve spor kulüplerince bize sunulan indirimli sağlık ve mutluluk programlarında ölümün adı bile anılmaz. Oysa, neye el atsak orada ölümü buluruz. Ve de bir aşama olmaktan vazgeçen ölüm, kendisine sunulan hiçbir şeyle doymayan kocaman ve obur bir kursak olarak çıkar karşımıza. Sağlık, toplum sağlığı ve doğum denetimi, harika ilaçlar ve yapay besinler yüzyılı, polis devletlerinin ve toplama kamplarının, Hiroşima’nın ve polis (öldürme) yetkilerinin de yüzyılı oldu. Kimse ölümü, kendi ölümünü düşünmüyor (Rilke’nin çağrısına uyan yok); çünkü kimse, kendine özgü bir hayat yaşamıyor artık. Topluca yaşanılan bir hayatın meyvesi de topluca boğazlanma oluyor. 
El laberinto de la soledad”, Octavio Paz. Çev.: Bozkurt Güvenç
 
Beş yaşındayken seyrettiğin bir filmde aşık olmuştun Selma Güneri'ye. Zorla, zengin ve yaşlı bir adamla evlendirmişlerdi onu. Çok üzülmüştün ve aşık olmuştun. Bu üzüntüyle başka ne yapılacağını bilmiyordun.
Aramızdaki En Kısa Mesafe”, Barış Bıçakçı.


Ben mahzunum bebeğim,
Mahzun ve yalnız.
Uzanmış yatıyorum yatağımda,
Soğuk ve ölü bir yatakta.
Okuduğum bütün kitaplarla.
Konuşabileceğim kimse yok.
Dökeceğim gözyaşı yok.
İşte budur ölüm
Fakat daha da kötüsü
Düşünemez ölen kişi,
Düşünmedikçe kurtçuk.
Tek başına olduğunda
Düşünür insan,
Arzular, bakar, kovalar
Bilmeksizin neyi kovaladığını
İşte budur hayat ve ölüm.
Bu bir hayat değildir kesinlikle
Sadece henüz ölmemişimdir, o kadar...


 ...

Ama sessiz ol hele! İşte bak ayak sesleri
İnsana ait ayak sesleri
İşte geliyorlar, yaklaşıyorlar
Gerçekten onlar mı?
Evet! Asla! Belki!
Evet! Bak işte zile basıyorlar
İnsanlara ait ayak sesleri işitiyorum.
İnsan sesleri duyuyorum
Gülmelerle keyiflenen.
Bir arkadaş mı? Hayır, daha fazla...
Pek çok arkadaş onlar, ey bebeğim.

...
 
Mahzun değilim henüz bebeğim,
Ama korkuyorum
Onlar ayrılacaklar ve terk edecekler beni yeniden
Hayata ve ölüme!
Tilke'r-Râ'iha”, Sunullah İbrahim. Çev.: Prof. Dr. Rahmi Er

Bu sayfaları Yalnızlar Oteli'nin vantilatörlerinin altında yazıyorum. Alnımdan süzülen ter damlaları, mürekkep üzerinde mavimsi, zarif alevler, bir zamanlar Equatoria'da Winterfield'ın çürümüş tarlalarında gördüğüm, dans eden renkli bataklık ışıklarına benzeyen ışıklar yakıyor. Diktatörlüklerde gece hep ıssız ve kristaldir, her ses korkunç bir netlikte yayılır. Bir köpek havlıyor, deyim yerindeyse sesinin her bir uyuz tüyünü, her bir salyalı dişini görebiliyorum. Herhalde İçişleri Bakanlığı'ndan ya da Saray'dan gelen bir jip, hızla el-Kasr üzerinden geçiyor: koca tekerleklerin mor çamuru yardığını, kara gözlüklerin, koyu renk araba camlarının ardında, tavan ışığının altında parladığını görüyorum. Bir havalandırma tıkırdıyor. Zaman zaman birkaç el ateş ediliyor. Dinliyorum, görüyorum. Hayal kuruyorum. Filtreli Bringi sigaralarını ardı ardına yakıyorum. Polisi ya da kimbilir kimi bekliyorum. Ne de olsa, bir cinayete veya ölümle sonuçlanan bir kazaya tanık oldum ben. Yeniden yazmaya koyuluyorum. Türk sigaralarıyla ve güncesiyle, Hartum gecesinde yalnız Gordon'u düşünüyorum. Kuşatmalarda beni her zaman etkilemiş olan bir yavaşlık öğesi vardır. Yaşamın seyrelmişliği, sayılı zaman, duvarların ötesinden uzun uzun gözlenen ölüm, aklı gözüpekliğe, kurnazlığa, felsefe yapmaya mecbur kılar. Doğal olarak ben kuşatılmışların tarafında bulunuyorum: kötü bir seçim bu. Çocukken Homeros'u keşfettiğimde Hektor'un tarafını tutmuştum. Annemle babam bir gün beni Nantes'da Yeni Tiyatro Sineması'nda adı sanırım Alamo olan, John Wayne'in Meksikalılar tarafından kuşatıldığı bir filmi seyretmeye götürmüşlerdi. Galiba filmde bir de o dönemin kızıl dilberlerinden biri oynuyordu. Gecenin içinde durmaksızın Meksikalıların trompetleri duyuluyordu. Bu, ölüm demekti ve oldukça sembolikti. Öyle ya da böyle, bu uyduruk Amerikan filmi benim yetişmemde önemli bir rol oynadı. Sonra bir bistro'ya gittik, bu benim sanatçı hayatımın başlangıcı oldu.
Méroé”, Olivier Rolin. Çev.: Şeniz Yörük

Ve Andreas bütün bunları zaten geçerliliği kalmamış belgelerini incelerken düşündü. Ve bunun üzerine bir Pernod daha ısmarladı, çünkü çok mutsuzdu.
Die Legende vom heiligen Trinker”, Joseph Roth. Çev.: Vedat Çorlu

İnsan bazı günler, diye düşündü Inni Wintrop, dünyanın yalnızca bir saçmalık olduğunu kanıtlamaya çalışan, sürekli yinelenen, gerçekten anlamsız bir fenomen bulunduğunu hissediyor. Bu saçmalığa karşı takınılacak en iyi tavır ise, kayıtsızlık; aksi halde yaşam dayanılmaz olurdu.

Bunlar, örneğin, pek çok sakatla karşılaştığın günlerdi; aynı anda bir sürü kör insanla karşılaşıyor ya da tam üç kez, ayrı ayrı yerlere atılmış, bir ayakkabı teki (sol) görüyordun. Bütün bunların bir anlamı var gibiydi, oysa olamazdı. İnsanda belli belirsiz bir huzursuzluk yaratıyordu; sanki bir yerlerde dünyaya ilişkin, karanlık bir plan vardı da, kendini işte böyle, ufak tefek ipuçlarıyla ele veriyordu.
 “Rituelen”, Cees Nooteboom. Çev.: Püren Özgören

Anı defterlerinizde geçmiş zamanı karıştırınız. Baharlarda, her zaman başlayan yılın size bir sitem gibi geldiği bir zamana rastlamaz mısınız? Neşelenmeye ruhunuzda heves duyuyordunuz, ama geniş kırlara çıktığınızda havada bir yabancılık hissettiniz ve yürüyüşünüz, bir gemide gibi duraksamalı bir hal aldı. Bahçe başlıyordu; ama (iş burada) siz kışı da birlikte sürüklüyordunuz, kışı ve geçen yılı; bu sizin için, bir devam oluyordu, olsa olsa, ruhunuzun buna katılmasını beklerken, birdenbire kollarınızın bacaklarınızın ağırlığını duydunuz; hastalanma ihtimaline benzer bir şey, bunu kabule hazır önsezinize sokuluyordu. Bunu elbisenizin inceliğine verdiniz, omuzdaki şala sıkıca sarındınız, ağaçlıklı yolun sonuna kadar koştunuz: sonra kalbiniz çarpa çarpa, geniş dolambaçta her şeyle anlaşmaya karar vermiş halde durdunuz. Ama bir kuş ötüyordu, yalnızdı ve sizi yadsıyordu. Ah, ölmüş mü olmalıydınız?

Belki, belki bu yeni bir şeydir; atlatmamız, yılı ve aşkı. Düştükleri zaman yere, ağaçların çiçekleri ve meyveleri olgundurlar; hayvanlar birbirlerini hissedip buluyorlar ve memnundurlar. Bizlerse, Tanrı'yı gözüne kestiren bizlerse, bitiremiyoruz işimizi. Tabiatımızı kenara itiyoruz, daha ihtiyacımız var zamana. Bizim için bir yıl nedir? Daha Tanrı'ya başlamadan önce, ona dua edelim: Tanrım, kerem eyle, geceyi atlatalım. Daha sonra hastalığı. Daha sonra aşkı.
Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge”, Rainer Maria Rilke. Çev.: Behçet Necatigil

Devrimcilerin kendilerine has bir güzelliği olduğunu iddia etmek, beraberinde birkaç sorunu getiriyor. Yaşam koşullarının zor olduğu, yıkık dökük yerlerde yaşayan, yeni ergenliğe geçmiş çocukların yüzlerinin, bedenlerinin, hareketlerinin ve bakışlarının güzel olduğunu; bu halleriyle direnişçilere benzediklerini herkes bilir. Birçok insan kamp yerlerindeki çocukların böyle bir güzelliğe sahip olduğunu düşünür. Neden böyle düşündükleri şöyle açıklanabilir: Tenlerden eski kuralları çiğneyen, yeni bir özgürlük duygusu fışkırır ve babalar ile büyükbabalar gözlerdeki parıltıyı söndürmekte, şakaklardaki hareketi durdurmakta ve damarlarda akan kanın hızını kesmekte zorlanırlar.
Solus, Quatre heures à Chatila”, Jean Genet. Çev.: Ayşe Ece

"Gözleri içine düşmüş kırık bir kukla gibiyim."

Bir akıl hastasının bu lafı, içebakış üzerine olan eserlerin tamamından ağır basar.
Syllogismes de l'amertume”, Emil Michel Cioran. Çev.: Haldun Bayrı


Ah, benim gibi acı çekenler, bir yanlarında eriyen ümitleri, bir yanlarında yitirilen sevgilileri için hayal ürünü, dahiyane özlemlerle yas tutanlar, size en azından şu öğüdü vereyim: acıyı en saf haliyle çekin. Pişmanlığı kovun, kırgınlığı ve alçaltıcı kıskançlığın haykıran burulmalarını kovun. Kendinizi lekesiz acıya verin. Bunun sonucunda olabilecek en iyi şey, çok daha saf bir sevgiyle neşenize yeniden kavuşabilmenizdir. En kötü halde ise Tanrı'nın sırlarına vakıf olursunuz. En iyi halde unutma ayrıcalığı kazanırken, en kötü halde bilme ayrıcalığına sahip olursunuz. Ümit, elbette, en büyük eza kaynağıdır ve ben ümitle bir anlaşma yapmıştım. Ümit ettim ama ümidimi kara bir bulut içinde sakladım. Varlığımın bir kısmı Julian'ın beni sevdiğini, benim bir parçam olduğunu, benden koparılamayacağını biliyordu. Öteki kısmı ise hatırlıyor, bekliyor ve inliyordu. Bu ikisi arasında bir alışverişe izin vermiyordum, ne alışverişe, ne tartışmaya, ne de birinin öbürüne indirgenmesine. Şimdiye kadar yapabildiğim kadarıyla yakıcı bir acı içinde zamanımı geçiriyordum. Bu acı imgesinin ötesine geçebilecek birisi var mıdır? Cehennem alevler içinde bir yer olarak resimlenir. İmparatorluk Rusya'sında sıra dayağına geçirilenlerden birine meraklı bir yazar ya da mahkûm bir arkadaşı ne hissettiğini sorsa o da acıyı daha iyi tarif edemezdi.
 “The Black Prince”, Iris Murdoch. Çev.: Aysun Babacan

Ne kadar güzel olursa olsun, kadın sadece kadındır, oysa iki bin beş yüz sözcük, bir makaledir.
The Burnt Orange Heresy”, Charles Willeford. Çev.: Füsun Umar

Gülüş öyle bir patlamadır ki, bizi dünyadan koparır ve soğuk yalnızlığımıza fırlatır. Alay, aşkın ve şiirin düşmanıdır. Bunun için size bir kez daha söylüyorum ve hiç unutmamanızı istiyorum: Aşk gülünç olamaz. Aşkın gülmeyle hiçbir ortak yanı yoktur.
Kniha smíchu a zapomnění”, Milan Kundera. Çev.: Erhan Bener

Evleri, "kabare"lerin gülünç, battal olmuş ön duvarlarını, yoksul ağaçları, sarılıklı, zayıf yüzleri, ölü yapraklar gibi kurumuş, cansız yaşlı elleri, donuk dişli ağızları, "gölge ağızları" bir kabuk, bir pislik cüzzamı kaplıyordu: Her şey pislikte ya da gökten inen kurumda salamura olmuş gibiydi. Bilmem hangi radyolar bir tür ezgisel kusmuk boşaltıyordu, sanki lokantaların tüm müşterileri elbirliğiyle, mezar-ötesi çayırlarında gölgeleri ağır ağır dans ettirecek bir cennet-dışı ezgisi çıkarmaya başlamışlardı. Gençliğin bile gençlik olmadığı bu kalabalıkta ne iyiye, ne kötüye doğru canlı bir ilerleme vardı, yüzleri kadın yüzü kadın olan, erkeklerin en erkeklerinin bile birbirlerini kadın silahlarıyla öldürdükleri bu kalabalıkta, içgüdüsel olan, güçlü olan hiçbir şey yoktu: Yapraklarda bir ak kurt kaynaşmasından başka bir şey değildi bu kansızlaşmış kitle. Bu görünüm karşısında, her sağlıklı insan ancak bir çığlık koparabilirdi: İster İsa, ister Sardanapale olsun, ama bu olmaz! Balzac Paris'i "Büyük bir çıban" diye adlandırır: İzlenim daha çok irinli bir büyük yara izlenimiydi. Kaldırımlarda elektrikli tabelaların bu kırmızı yansımalarının bedenlerinden çıkan kan olduğunu, bu nedenle böyle solgun olduklarını söylemek gelirdi insanın içinden. Rachel caddesinin önünden geçerken Montmarte mezarlığından gelmiş bir hava ve ağaç esintisiyle çarpılıyordu insan, sanki bu canlılar arasındaki yaşam yalnız ölülerin yollarındaki yaşamdı.

Burada hazzın ve aşkın bile günah görünüşüne bürünmesi, bu yaratıkların çirkinlikleri, esenlikten yoksun yanları yüzündendi; kendi başına ele alınan edimin şu ya da bu türünde değil de arzuladığımız, arzumuzun ereğinin aşağılık bir şey olduğunu düşünsek de arzuladığımız için utandığımız zaman günah olduğu doğruysa, işte günah sözcüğünün benimsenebilecek tek tanımı.
 “Les Célibataires”, Henry de Montherlant. Çev.: Tahsin Yücel

Öldüm ve bir bahçeye gömüldüm.
 “Beyhude Ömrüm”, Mustafa Kutlu.