Salı, Mart 25, 2014

Jérôme Lindon..


Yaz geçip de yayın sezonu açıldığında benim hayalini bile kurmadığım şey gerçekleşiyor: basın, fotoğraflar, satışlar... Kitap iyi gidiyor gibi. Bir bestseller değil ama yine de fena satmıyor. Médicis Ödülü adayları arasında bile varım. Lindon, hiç şansınız yok, diyor. İlerde bunun yayınevi politikası olduğunu anlayacağım; daima hiç şans olmadığını söylemek. Sonuçta, şans anlamında baktığımızda, şansımızın olduğu kesin. Ve o ödülü alıyorum. Ama bundan birkaç gün önce Lindon, şayet beklenmeyen gerçekleşirse diye, Figaro'nun sipariş ettiği kısa bir metin hazırlamamı istemiş benden. Bense, hiçbir şansımın olmadığı söylendiğinden, bu isteği tamamen göz ardı etmişim, ödül açıklanıp da hazırlamadığımı itiraf edince yine ciddi bir şekilde paylanıyorum.  Neyse, diyor Lindon, bir yolunu buluruz. Kendi gidip ilk romanımdan bir bölüm seçiyor, Daru Sokağı'ndaki Rus kilisesi Saint-Alexandre-Nevski'deki pazar ayininin tasviri; ve Figaro'ya bu bölümü gönderiyor, ben de böylelikle kızgın dindar Ortodokslardan bir düzine hakaret mektubu almanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmiş oluyorum. Ne yapalım. Médicis Ödülü töreni dönüşünde, 28 Kasım 1983'te Samuel Beckett ile tanışıyorum. Aramızda bir konuşma geçmiyor, el sıkışıp, birbirimize merhaba diyoruz, ben zaten başka tek kelime edecek halde değilim, ama nerden baksanız, Samuel Beckett'le tanışmışım. Onun karşısında gösterdiğim büyük heyecan korkunç bir yanlış anlaşılmaya mahal vermiş; Lindon'un birkaç gün sonra bana söylediğine göre, Beckett beni öyle serseme çevirenin ödül olduğunu sanmış: Hatta benim için, dağılmış bir hali var demiş. Beckett'e ancak bir kere daha rastlayacaktım, birkaç yıl sonra, yine Bernard-Palissy Sokağı'nda, ama gidip ona selam vermeye bile cesaret edemeyecektim.

Hiç yorum yok: