Salı, Ocak 28, 2014

Die Panne..


Ev sahibi:
— Campari ister misiniz? diye soruyordu.

Traps, kendisini monoklünün ardından süzen uzun boylu sıska ihtiyarın meraklı bakışları altında koltuğa otururken:
— Teşekkür ederim, memnuniyetle; diye cevap verdi.
— Bay Traps bizim küçük oyunumuza herhalde katılacaklardır?
— Elbette. Oyun oynamayı severim.

İhtiyarlar başlarını sallayarak gülümsüyorlardı.
Ev sahibi oyunun ne olduğunu açıklamaktan çekiniyormuş gibi; ölçülü bir şekilde:
— Yalnız, bizim oyunumuz belki biraz garip görünür size, dedi. Akşamlarımızı -nasıl söyleyeyim,- oyun oynıyarak, evet, eski mesleklerimizi oynayarak geçiriyoruz.

Yaşlı beyler, nazik ve terbiyeli bir şekilde özür diler gibi yeniden gülümsediler. Traps bir şey anlamıyordu. Bundan ne anlam çıkarmak gerekirdi?

Ev sahibi:
— Şöyle diye açıkladı; ben eskiden yargıçtım; bay Zorn savcı, bay Kummer ise avukat. Oyunda bir mahkeme kurar, yargılama yaparız. Traps "anlaşıldı iş" diye düşündü. Sonuç olarak fikir fena değildi. Belki de gecesini fazla yitirmiş olmayacaktı. Evin ihtiyar sahibi Traps'ı ciddi ciddi şöyle bir süzdü. Sonra ince sesi ile, genellikle tarihin ünlü duruşmalarını ele aldıklarını anlattı: Sokrat'ın duruşması; İsanınki, Jeanne d'Arc'inki, Dreyfüs'ünki ve günümüze daha yakın olanlardan Reichstag yangını gibi. Hatta bir kez, Büyük Frederic'i "gayri mes'ul" ilân etmişlerdi!

Traps hayretle:
— Bu oyunu her akşam mı oynarsınız? diye sordu.

Yargıç, evet, anlamında başı ile hafif bir işaret yaptı ve arkasından, yaşayanlar ve duyulmamış olaylarla oynanan oyunların daha ilginç olduğunda şüphe bulunmadığını, sonuçların gerçekten çok tatlı durumlar ortaya çıkardığını sözlerine ekledi.

Örneğin, önceki gün, kasabada yapılan bir toplantıdan sonra treni kaçıran bir milletvekilini, nüfuz ticareti ve rüşvet suçundan on dört yıla mahkûm etmişlerdi.

Traps ne'şe ile:
— Mahkemeniz pek insafsız desenize, dedi.

İhtiyarlar gülümseyerek ve sevinçle:
— Bu bir onur sorunu, diye cevap verdiler.
Âlâ, ama kendisi hangi rolü oynayabilirdi?

Bu kez, yeni gülümsemeler ve hatta kahkahalar duyuldu. Ev sahibi atıldı: Yargıç, savcı ve savunma avukatı vardı zaten. Oyunun kurallarını tümüyle bilmeyi ve konu üzerinden gerçekten yetkiyi gerektiren rollerdi bunlar. Ama sanık rolü sahipsizdi. Bay Traps tabii -ısrarla tekrar ediyordu- hiçbir surette oyuna katılmak zorunda değildi.

Davetli, ihtiyarların bu tasarısından rahatlamış ve hoşlanmış, sıkıntılı geçeceğine inandığı gecenin, sonunda belki de pek keyifli olacağını düşündü; aydınsal tartışmalar ve düşünce oyunları, bu basit, ama iş konusunda şüphesiz usta ve hileye yatkın, ve düşünceyi gerektiren konulara yaradılışınca eğilimi olmayan adamı hiç de çekmiyordu. Zevkleri, kendisini daha çok salon eğlencelerine ve kaba saba şakalara sürüklemekte idi. Bu yüzden, sevinçle oyuna katıldığını ve sanık yerini kabul etmekle şeref duyacağını söyledi. Savcı, ellerini çırparak:

— Bravo, diye bağırdı. Erkek gibi konuşmak buna derler işte; yüreklilik dediğin böyle olur.
Traps, hayret ve merakla, nasıl bir suçla suçlandırılacağını öğrenmek istedi.
Savcı, monoklünü silerken:
— Önemli değil, dedi. Gerçekten, bunun üzerinde durulmağa bile değmez. Her zaman işlediği bir suçu vardır insanın.
Gülüştüler.
Kummer, dev yavrusu gibi ayağa kalktı, babayani bir sesle:
— Yanaşın şöyle Bay Traps, dedi. Şu eski ve ünlü portomuzu bir tadın bakalım.

Özenilerek hazırlanmış büyük, yuvarlak yemek masasının bulunduğu salona geçtiler: Yüksek arkalıklı eski iskemleler; duvarda dumandan kararmış tablolar; eski zaman modasının pahalı mobilyası. Verandada konuşan ihtiyarların mırıltısı duyuluyor, akşam güneşine açık pencereden odaya, kuş cıvıltıları yayılıyordu. Küçük bir masanın üzerine şişeler sıralanmıştı; birkaç şişe Bordo şarabı da sepetlerin içinde şöminenin üzerinde duruyordu. Avukat, hafifçe titreyen eli ile, eski bir porto şişesinden iki kristal bardağı dikkat ve merasimle ağız ağıza doldurdu. Sonra bardağını hafifçe çınlatarak Traps'ınki ile tokuşturdu. Traps, içkiden anlar bir adam gibi tadına baktıktan sonra:
— Çok güzel! dedi.
Kummer:
— Bay Traps, ben sizin savunucunuzum, diye başladı. Anlaşmamız ve iyi dostluğumuz için içelim.
— İyi dostluğumuz için!
Kıpkırmızı suratı ve ucunda "pince-nez"i duran mor burnu ile, sokuldu; yumuşak göbeği, rahatsız edici bir şekilde Traps'a değiyordu; öğüt verir gibi.
— En iyisi, diye başladı, en iyisi suçunuzu hemen bana itiraf etmenizdir. O zaman, mahkemede işin içinden çıkabiliriz. Zaten işleri büyütmek de gerekmez; tabii durumu küçümseyip, hafiften almak da olmaz. Şu sıska savcı ne yaptığını halâ pekalâ bilir. Ondan çekinmek gerek. Ev sahibimiz Yargıç'a gelince, ne yazık ki sertliğe kaçmaktan alamıyor kendini, hem biraz da ukalâca. Yaşı ilerledikçe -yakında seksen sekizine basacak- hırçınlığı ve şekle düşkünlüğü de artıyor. Bununla beraber, savunmalarımızla şimdiye kadar duruşmalardan yüzümüzün akı ile çıkmağı, her kez puan almayı ve kötü sonuçtan sıyrılmağı becerdik. Yalnız bir kez.. başarıya ulaşamadım ve durumu biraz olsun kurtaramadım. Konu, cinayet ve hırsızlık idi; ama sizin durumunuzda, Bay Traps, müsaade buyurursanız, böyle adi bir katil filân yok değil mi . . . yoksa yanılıyor muyum?

Traps kahkala ile, maalesef hiçbir suç işlemediğini söyledi. Ve "sıhhatinize" diye ekledi.
Avukat heyecanla:

— Çekinmeyin, söyleyin bana, diye direndi. Utanmayın, hayatı biliyorum, artık hiçbir şey beni hayrete düşürmüyor. İnanın bana, Bay Traps nelere tanıklık ettim. Ne uçurumlar açıldı önümde.

Traps gerçekten üzüntü duyuyordu. Ama elinden ne gelirdi? Sanık olarak övüneceği hiçbir suçu yoktu ki. Hem -ve gülmeğe devam ediyordu- kendisine bir suç yakıştırmak savcının işi değil mi idi? Kendisi söylememiş mi idi? O halde, o ne derse kabullenecekti. Amaç oyun oynamak değil mi idi? Sonucunu merakla bekliyordu bu oyunun. Şekline uygun bir soruşturma yapılacak mı idi?

— Elbette yapılacak.
— Bu hoşuma gitti işte.
Avukatın suratı birden asıldı:
— Gerçekten kendinizi suçsuz mu sanıyorsunuz Bay Traps?
— En ufak bir şüphem yok!
Gülüyordu. Bu konuşma pek hoşuna gidiyordu onun.
Savunma avukatı camlarını silmek için "pince-nez"sini çıkarmıştı.

— Suçsuzluk diye bir şey yoktur genç dostum, dedi. Şunu iyi bilin: Önemli olan ve sonuca götüren taktiktir. Durumu ölçülü kelimelerle açıklamama izin verirseniz, inanın bana, duruşmada, suçsuzluktan söz açmak ihtiyatsızlık değil, fakat küstahlıktır. Aksine suçlu olduğunu kabullenmek ve suçlama unsurlarını seçmek çok daha yerinde olur. Örneğin, iş adamlarının severek başvurdukları vergi kaçakçılığı desek? Soruşturma sırasında, sanığın işleri şişirdiği ileri sürülebilir. Niyetinin bu olmadığı, gayesinin işleri şöyle bir kitabına uydurmaktan ileri gitmediği, ticaret hayatında her zaman görüldüğü gibi sadece ilân amacı ile işe bir biçim vermek istendiği iddia edilebilir. Şüphesiz, suçluluktan suçsuzluğa giden yol hayli çetindir, ama geçilmez bir yol değildir; buna karşılık, ille de suçsuzum diye direnmek gerçekten ümitsizdir ve ancak felâkete götürür. Böylece kazanacağınız varsa bile kaybedersiniz; hem unutmayın ki suçunuzu kendiniz seçmemekle size yükleneni kabullenmek zorunda kalacaksınız.

Traps, gülerek ve umursamaksızın omuzlarını silkti. Gerçekten üzülüyordu, ama elden ne gelirdi ki? Kanuna karşı hiçbir suç işlememişti.

Hiç yorum yok: