Salı, Ocak 28, 2014

Die Panne..


Ev sahibi:
— Campari ister misiniz? diye soruyordu.

Traps, kendisini monoklünün ardından süzen uzun boylu sıska ihtiyarın meraklı bakışları altında koltuğa otururken:
— Teşekkür ederim, memnuniyetle; diye cevap verdi.
— Bay Traps bizim küçük oyunumuza herhalde katılacaklardır?
— Elbette. Oyun oynamayı severim.

İhtiyarlar başlarını sallayarak gülümsüyorlardı.
Ev sahibi oyunun ne olduğunu açıklamaktan çekiniyormuş gibi; ölçülü bir şekilde:
— Yalnız, bizim oyunumuz belki biraz garip görünür size, dedi. Akşamlarımızı -nasıl söyleyeyim,- oyun oynıyarak, evet, eski mesleklerimizi oynayarak geçiriyoruz.

Yaşlı beyler, nazik ve terbiyeli bir şekilde özür diler gibi yeniden gülümsediler. Traps bir şey anlamıyordu. Bundan ne anlam çıkarmak gerekirdi?

Ev sahibi:
— Şöyle diye açıkladı; ben eskiden yargıçtım; bay Zorn savcı, bay Kummer ise avukat. Oyunda bir mahkeme kurar, yargılama yaparız. Traps "anlaşıldı iş" diye düşündü. Sonuç olarak fikir fena değildi. Belki de gecesini fazla yitirmiş olmayacaktı. Evin ihtiyar sahibi Traps'ı ciddi ciddi şöyle bir süzdü. Sonra ince sesi ile, genellikle tarihin ünlü duruşmalarını ele aldıklarını anlattı: Sokrat'ın duruşması; İsanınki, Jeanne d'Arc'inki, Dreyfüs'ünki ve günümüze daha yakın olanlardan Reichstag yangını gibi. Hatta bir kez, Büyük Frederic'i "gayri mes'ul" ilân etmişlerdi!

Traps hayretle:
— Bu oyunu her akşam mı oynarsınız? diye sordu.

Yargıç, evet, anlamında başı ile hafif bir işaret yaptı ve arkasından, yaşayanlar ve duyulmamış olaylarla oynanan oyunların daha ilginç olduğunda şüphe bulunmadığını, sonuçların gerçekten çok tatlı durumlar ortaya çıkardığını sözlerine ekledi.

Örneğin, önceki gün, kasabada yapılan bir toplantıdan sonra treni kaçıran bir milletvekilini, nüfuz ticareti ve rüşvet suçundan on dört yıla mahkûm etmişlerdi.

Traps ne'şe ile:
— Mahkemeniz pek insafsız desenize, dedi.

İhtiyarlar gülümseyerek ve sevinçle:
— Bu bir onur sorunu, diye cevap verdiler.
Âlâ, ama kendisi hangi rolü oynayabilirdi?

Bu kez, yeni gülümsemeler ve hatta kahkahalar duyuldu. Ev sahibi atıldı: Yargıç, savcı ve savunma avukatı vardı zaten. Oyunun kurallarını tümüyle bilmeyi ve konu üzerinden gerçekten yetkiyi gerektiren rollerdi bunlar. Ama sanık rolü sahipsizdi. Bay Traps tabii -ısrarla tekrar ediyordu- hiçbir surette oyuna katılmak zorunda değildi.

Davetli, ihtiyarların bu tasarısından rahatlamış ve hoşlanmış, sıkıntılı geçeceğine inandığı gecenin, sonunda belki de pek keyifli olacağını düşündü; aydınsal tartışmalar ve düşünce oyunları, bu basit, ama iş konusunda şüphesiz usta ve hileye yatkın, ve düşünceyi gerektiren konulara yaradılışınca eğilimi olmayan adamı hiç de çekmiyordu. Zevkleri, kendisini daha çok salon eğlencelerine ve kaba saba şakalara sürüklemekte idi. Bu yüzden, sevinçle oyuna katıldığını ve sanık yerini kabul etmekle şeref duyacağını söyledi. Savcı, ellerini çırparak:

— Bravo, diye bağırdı. Erkek gibi konuşmak buna derler işte; yüreklilik dediğin böyle olur.
Traps, hayret ve merakla, nasıl bir suçla suçlandırılacağını öğrenmek istedi.
Savcı, monoklünü silerken:
— Önemli değil, dedi. Gerçekten, bunun üzerinde durulmağa bile değmez. Her zaman işlediği bir suçu vardır insanın.
Gülüştüler.
Kummer, dev yavrusu gibi ayağa kalktı, babayani bir sesle:
— Yanaşın şöyle Bay Traps, dedi. Şu eski ve ünlü portomuzu bir tadın bakalım.

Özenilerek hazırlanmış büyük, yuvarlak yemek masasının bulunduğu salona geçtiler: Yüksek arkalıklı eski iskemleler; duvarda dumandan kararmış tablolar; eski zaman modasının pahalı mobilyası. Verandada konuşan ihtiyarların mırıltısı duyuluyor, akşam güneşine açık pencereden odaya, kuş cıvıltıları yayılıyordu. Küçük bir masanın üzerine şişeler sıralanmıştı; birkaç şişe Bordo şarabı da sepetlerin içinde şöminenin üzerinde duruyordu. Avukat, hafifçe titreyen eli ile, eski bir porto şişesinden iki kristal bardağı dikkat ve merasimle ağız ağıza doldurdu. Sonra bardağını hafifçe çınlatarak Traps'ınki ile tokuşturdu. Traps, içkiden anlar bir adam gibi tadına baktıktan sonra:
— Çok güzel! dedi.
Kummer:
— Bay Traps, ben sizin savunucunuzum, diye başladı. Anlaşmamız ve iyi dostluğumuz için içelim.
— İyi dostluğumuz için!
Kıpkırmızı suratı ve ucunda "pince-nez"i duran mor burnu ile, sokuldu; yumuşak göbeği, rahatsız edici bir şekilde Traps'a değiyordu; öğüt verir gibi.
— En iyisi, diye başladı, en iyisi suçunuzu hemen bana itiraf etmenizdir. O zaman, mahkemede işin içinden çıkabiliriz. Zaten işleri büyütmek de gerekmez; tabii durumu küçümseyip, hafiften almak da olmaz. Şu sıska savcı ne yaptığını halâ pekalâ bilir. Ondan çekinmek gerek. Ev sahibimiz Yargıç'a gelince, ne yazık ki sertliğe kaçmaktan alamıyor kendini, hem biraz da ukalâca. Yaşı ilerledikçe -yakında seksen sekizine basacak- hırçınlığı ve şekle düşkünlüğü de artıyor. Bununla beraber, savunmalarımızla şimdiye kadar duruşmalardan yüzümüzün akı ile çıkmağı, her kez puan almayı ve kötü sonuçtan sıyrılmağı becerdik. Yalnız bir kez.. başarıya ulaşamadım ve durumu biraz olsun kurtaramadım. Konu, cinayet ve hırsızlık idi; ama sizin durumunuzda, Bay Traps, müsaade buyurursanız, böyle adi bir katil filân yok değil mi . . . yoksa yanılıyor muyum?

Traps kahkala ile, maalesef hiçbir suç işlemediğini söyledi. Ve "sıhhatinize" diye ekledi.
Avukat heyecanla:

— Çekinmeyin, söyleyin bana, diye direndi. Utanmayın, hayatı biliyorum, artık hiçbir şey beni hayrete düşürmüyor. İnanın bana, Bay Traps nelere tanıklık ettim. Ne uçurumlar açıldı önümde.

Traps gerçekten üzüntü duyuyordu. Ama elinden ne gelirdi? Sanık olarak övüneceği hiçbir suçu yoktu ki. Hem -ve gülmeğe devam ediyordu- kendisine bir suç yakıştırmak savcının işi değil mi idi? Kendisi söylememiş mi idi? O halde, o ne derse kabullenecekti. Amaç oyun oynamak değil mi idi? Sonucunu merakla bekliyordu bu oyunun. Şekline uygun bir soruşturma yapılacak mı idi?

— Elbette yapılacak.
— Bu hoşuma gitti işte.
Avukatın suratı birden asıldı:
— Gerçekten kendinizi suçsuz mu sanıyorsunuz Bay Traps?
— En ufak bir şüphem yok!
Gülüyordu. Bu konuşma pek hoşuna gidiyordu onun.
Savunma avukatı camlarını silmek için "pince-nez"sini çıkarmıştı.

— Suçsuzluk diye bir şey yoktur genç dostum, dedi. Şunu iyi bilin: Önemli olan ve sonuca götüren taktiktir. Durumu ölçülü kelimelerle açıklamama izin verirseniz, inanın bana, duruşmada, suçsuzluktan söz açmak ihtiyatsızlık değil, fakat küstahlıktır. Aksine suçlu olduğunu kabullenmek ve suçlama unsurlarını seçmek çok daha yerinde olur. Örneğin, iş adamlarının severek başvurdukları vergi kaçakçılığı desek? Soruşturma sırasında, sanığın işleri şişirdiği ileri sürülebilir. Niyetinin bu olmadığı, gayesinin işleri şöyle bir kitabına uydurmaktan ileri gitmediği, ticaret hayatında her zaman görüldüğü gibi sadece ilân amacı ile işe bir biçim vermek istendiği iddia edilebilir. Şüphesiz, suçluluktan suçsuzluğa giden yol hayli çetindir, ama geçilmez bir yol değildir; buna karşılık, ille de suçsuzum diye direnmek gerçekten ümitsizdir ve ancak felâkete götürür. Böylece kazanacağınız varsa bile kaybedersiniz; hem unutmayın ki suçunuzu kendiniz seçmemekle size yükleneni kabullenmek zorunda kalacaksınız.

Traps, gülerek ve umursamaksızın omuzlarını silkti. Gerçekten üzülüyordu, ama elden ne gelirdi ki? Kanuna karşı hiçbir suç işlememişti.

Salı, Ocak 21, 2014

Death and the Labyrinth..


Tutun ki, gemi kazasından sonra siyahi bir kabile reisinin eline düşmüş bir Avrupalı var; diyelim ki mucizevi bir şekilde kâğıt ve mürekkep bulmuş, güvercinlerle karısına uzun uzun mektuplar gönderiyor, kabile reisinin başkahramanı olduğu vahşi savaşları ve yamyam ziyafetlerini anlatıyor. Roussel daha kısa ve daha iyi ifade ediyor işte bunu: "İhtiyar yağmacının çapulcu sürüleri üstüne beyaz [adam]ın yazdığı mektuplar" [les lettres du blanc sur les bandes du vieux pillard].

Ardından da "eski bilardo masasının kenarlarına yazılmış beyaz harfler" [les lettres du blanc sur les bandes du vieux billard] der; bu defa söz konusu olansa, yağmurlu bir ikindi vakti, bir kır evine hapsolmuş bir grup arkadaşa hoşça vakit geçirtmek için ilginç bir oyun oynayan bir adamın çiziktirdiği işaretlerdir; eskimeye yüz tutmuş yeşil çuhayla kaplı büyük masanın kenarlarına, anlamlı şekiller çizemediği için tebeşirle yazdığı birtakım dağınık harflerden tutarlı kelimeler kurmalarını ister adam. Bu iki cümle arasındaki o hem çok küçük hem de çok büyük mesafede, Roussel'in en sevdiği mecazlar bir bir arzı endam eder: Hapsolma ve kurtuluş, egzotizm ve şifreli metinler, dilin çektirdiği çile ve yine o dille kurtulabilme imkânı, kelimelerin hükümranlığı ve sessiz sahnelere —bilardo masasının etrafında dönen şaşkın misafirlerin görüldüğü ve adeta bir cümlenin kendi kendine kurduğu o sahne gibi birtakım sahnelere— yol açan muamması. İşte bütün bunlar, Roussel'in dört temel eserinin, sözü geçen "tekniğe" uyan dört büyük metninin doğal manzarasını oluşturur: Impressions d'Afrique, Locus Solus, L'Etoile au front, Poussière de soleils.

Bütün o hapishaneler, o insan-makineler, o şifreli işkenceler, bütün o kelime, sır ve gösterge labirentleri, bunların hepsi mucizevi bir şekilde tek bir dil olgusundan doğar: Aynı anda iki farklı anlama gelebilen bir dizi kelimeden. İki ayrı yöne fırlatılan, sonra birden kendisiyle burun buruna gelen, çarpışmak zorunda kalan dilimizin yetersizliğinden. Ama bu durumun büyük bir zenginlik olduğu da söylenebilir, çünkü bu basit kelimelerin örtüsünü kaldırdığımız anda, altında yatan bir sürü, kocaman bir anlam farklılığı sürüsü kaynaşmaya başlar: Lettre hem mektuptur, hem harf; bande hem yeşil çuhalı masanın kenarıdır, hem de yamyam kralın çığlıklar atıp duran o vahşi çapulcu sürüsü. Kelimelerinin özdeşliğinin de —dilde adlandırılacak nesnelerle aynı sayıda sözcük olmamasının, bu basit, temel olgunun da— iki veçhesi vardır: Bir yandan kelime, dünyada birbirine alabildiğine uzak olan şeyler arasında beklenmedik bir karşılaşmanın vuku bulduğu yer olur (ortadan kaldırılmış mesafe, varlıkların çarpışma noktası ve tekli, çift-değerli, adeta Minatauros gibi üst üste binmiş farklılıktır); bir yandan da, basit bir çekirdekten çıkıp gitgide kendinden uzaklaşan ve hiç durmaksızın başka mecazlar (mesafenin çoğalması, ikizin dümen suyunda doğan boşluk, birbirine hem benzeyen hem benzemeyen dehlizlerin labirent gibi uzayıp gitmesi) doğuran dilin ikiye bölündüğünü gösterir. Yokluk içinde zengin olabilen kelimeler hep uzağa, daha uzağa götürür ve sonra kendilerine geri getirirler; kaybolur, sonra yeniden yollarını bulurlar; defalarca ikiye bölünerek ufka doğru kaçar, sonra tam bir kavis çizerek başlangıç noktasına dönerler: Kelimelerin meydana getirdiği düz çizginin dairesel bir hat olduğunu fark ettikleri zaman, o bilardo masasının etrafında dönen, hayretler içinde kalmış misafirlerin anlamaları gereken şey tam da buydu işte.

Dilin bu hayret verici özelliğini, yoksulluğundan ötürü zengin olabildiğini 18. yüzyıl gramercileri de yakından biliyordu; salt ampirik olan gösterge anlayışları nedeniyle bu gramerciler bir kelimenin "anlamıyla" bağlı olduğu şeyden kopup, bir başka şeye bağlanabilmesine, kendisi için hem sınır hem de kaynak teşkil eden bir muğlaklık sayesinde o yeni şeyin adı olabilmesine hayranlık duyarlardı. Dil, kendi içinde olup biten bir hareketin kökenini buluyordu bu noktada: Kendi biçiminin değişmesine gerek kalmadan, söylediği şeyle arasındaki bağ değişebiliyordu, adeta kendi üstüne kapanıyor, sabit bir nokta (o dönemde "mânâ [sens]" dedikleri şey) etrafında dönerek olanakların dairesini çiziyor, tesadüflere, karşılaşmalara, etkilere ve oyun'un az çok uyumlu bütün zahmetli işlerine imkân veriyordu. Bu gramerciler içinde en yetkin olanlardan birine, Dumarsais'ye kulak verelim: “İster istemez aynı kelimeleri farklı amaçlarla kullanmak gerekmiştir. Bu hayranlık verici hal çaresinin konuşmaya daha çok enerji ve çekicilik kattığı fark edildi zamanla; bu işi oyuna, zevke çevirmemek olmazdı. Böylelikle hem ihtiyaçlar hem de tercihler nedeniyle, kelimeler ilkel anlamlarından kopup o anlamdan az çok uzaklaşmaya, arada iyi kötü bir bağ bulunan birtakım yeni anlamlar edinmeye başlamıştır. Kelimelerin bu yeni anlamlarına mecazi anlam deniyor, mecazi anlamı üreten bu dönüştürmeye, bu çevirme hareketine de mecaz.” Retoriğin bütün söz sanatları (Dumarsais'nin sözünü ettiği "döndürme" ve "çevirme"ler) işte bu yer değiştirme hareketinin yarattığı mekânda doğar: Bütün o kaydırmalar, düzdeğişmeceler, ötelemeler, kapsamlamalar, dolaylı adlandırmalar, yeğinsemeler, eğretilemeler, değişlemeler ve kelimelerin dişin üç boyutlu mekânında döndürülmesiyle çizilen daha nice hiyeroglifler.

Roussel'in deneyimi söz dağarcığının "mecaz mekânı" diyebileceğimiz kısmına yerleşir. Tam olarak gramercilerin diyemeyeceğimiz, daha doğrusu gramercilerin olan ama başka bir şekilde yaklaşılan bir mekâna. Belli başlı söz sanatlarının doğduğu yer olarak değil, dil içinde yaratılmış ve kelimenin içine kendi ıssız, sinsi ve tuzaklarla dolu boşluğunu açan bir boş alan olarak görülür bu mekân. Retoriğin söyleyeceği söz ağırlık katmak için başvurduğu bu oyunu Roussel, kendi namına, olabildiğince genişletilmesi ve titizlikle ölçülmesi gereken bir boş yer olarak görür. O boş yerde anlatımın yarım yamalak özgürlüklerinden ziyade, varlığın kuşaltılması, hâkim olunması ve tam anlamıyla buluşlarla doldurulması gereken bir mutlak boşluk olduğunu hisseder: Gerçeklik ile karşıt olarak değerlendirip "tasarım" [conception] adını verdiği şey budur işte ("Bende hayal gücü her şeydir"); yapmak istediği, gerçeğin üstüne bir kat "başka dünya" çekmek değil, dilin kendiliğinden katmerlerinde kimsenin aklından bile geçirmeyeceği bir mekân keşfetmek [découvrir] ve o mekânı o güne dek hiç söylenmemiş şeylerle kaplamaktır [recouvrir].

Roussel'in bu boşluğun üstüne kuracağı mecazlar, "üslup sanatları" denen şeyin yöntemsel olarak zıddı olacaktır: Kullanılan kelimelerin kaçınılmaz zorunluluğuna tabi olan üslup, aynı şeyi farklı şekilde söyleyebilme imkânı, işte bu hem gizli hem de herkesçe bilinen imkândır. Roussel'in o dili, o terse çevrilmiş üslubu, aynı kelimelerle gizlice iki ayrı şey söylemeye çalışır durur. Kelimelerin normalde mecaz denen harekete göre "kımıldamalarına" ve derinlerindeki özgürlüğü açığa çıkarmalarına imkân tanıyan o burkulmayı, o hafif dönüşü acımasız bir daireye çevirir Roussel; kelimeleri sınırlayıcı bir yasanın gücüyle başlangıç noktalarına geri döndüren bir daireye.

Şimdi iki çehreli dizimize dönelim: Afrika'nın siyah ve yamyam çehresi, bilardo masası/şifreli metnin yeşil çehresi. Bu diziyi iki sıra, biçimce özdeş ama anlam bakımından olabilecek en büyük mesafeyle birbirinden ayrı iki sıra halinde yerleştirelim (bilardo masası — yağmacı [billard-pillard] yakınlaştırmasına ileride yeniden dönmemiz gerekecek; böylesine sıkı örülmüş, istikrarlı, her konuda tutumlu ve hep kendine gönderme yapan bir eser hakkında öngörüde bulunmadan veya geri dönüş yapmadan sıra gözeterek ilerlemek hiç mi hiç kolay değil): Şimdi dilin özdeşliğinde bir gedik, hem gösterilmesi hem de kapatılması gereken bir boşluk açılacak. Şöyle de ifade edilebilir: Bir kenardan öbürüne değin harflerle doldurulacak bir beyaz-boşluk (kelimelerin üçüncü bir kullanımıyla oyuna yeni bir serüven eklemek değil niyetim; Roussel'in eserinin her zaman için tumturaklı bir tezahürü olduğu —mantıkçıların deyişiyle— bu "kendini içerimleme" halini, bu kendine özdeşliği gün ışığına çıkarmak sadece). Dolayısıyla, "İki cümle bulunduktan sonra, geriye bir tek bu cümlelerin ilkiyle başlayıp ikincisiyle bitecek bir hikâye yazmak kalır. Ben bütün malzemelerimi işte bu problemin çözümünden devşiriyordum." Anlatı bilardo masasındaki esrarlı metinle açılacak ve, hiç anlam kopukluğu olmadan, güvercinlerin taşıdığı mektuplarla son bulacaktır.

Pazar, Ocak 19, 2014

Lettres portugaises..

Aşkımın aşırılığını ancak ondan kurtulmak için elimden geleni yapmaya karar verdikten sonra anlayabildim, korkarım bunca zorluğa, şiddete yol açacağını önceden bilseydim, buna kalkışmaya hiç cesaret edemezdim. Ne kadar nankör olursanız olun, sizi severken çektiklerim, sizi sonsuza dek terketmek için çektiklerimin yanında hiç kalır. Tutkumdan daha az seviyormuşum sizi; aşağılayıcı davranışlarınız sizi gözümde iğrenç bir kişi haline getirdikten sonra bu kez de tutkumla savaşmak bana olağanüstü zor geldi.

Cinsiyetime özgü gurur, size karşı karar almamda hiç yardımcı olmadı. Yazık! Aşağılamalarınıza boyun eğdim, nefretinize, başka birisine bağlanmanızın doğuracağı bütün kıskançlığa da katlanırdım, en azından mücadele edebileceğim bir duygu olurdu, ama ilgisizliğinize tahammül edemem; küstah aşk yeminleriniz ve son mektubunuzdaki gülünç kibarlıklar, yazdığım bütün mektupları aldığınızı, hepsini okumanıza rağmen, hiçbirinin de yüreğinizde en ufak bir kıpırtıya yol açmadığını gösterdi bana. Nankör, hiç değilse mektuplarımın size ulaşmadığını, elinize geçmediğini düşünerek avunamadığım için bu kadar üzülüyorum, ben deli olmalıyım! İçtenliğinizden nefret ediyorum, bana gerçeği açıkça yazmanızı mı istemiştim sizden? Niçin tutkumu bana bırakmadınız? Bana hiç yazmazdınız, olur biterdi; aydınlatılmak istemiyordum, beni aldatırken biraz dikkatli olmaya zorladığım için sizi, ne kadar mutsuzum, sizi artık bağışlayabilecek durumda olmadığım için ne kadar mutsuzum! Bilin ki, duygularıma layık olmadığınızın farkındayım artık, bütün kusurlarınızı da tanıyorum. Yine de, sizin için yaptığım şeylerle şu andaki ricalarıma az da olsa ilgi göstermenizi hak ettiğimi düşünüyorsanız, yalvarırım bana artık yazmayın ve sizi tümüyle unutmama yardım edin; bu mektubu okurken azıcık üzüldüğünüzü şöyle bir ima ederseniz siz inanırım belki; kimbilir belki de itiraf edip sözlerimi onaylarsanız öfkeye kapılabilirim, bu da yeniden alevlenmeme yol açabilir: Bana hiç karışmayın, ne yapmaya çalışırsanız çalışın bütün tasarılarımı bozarsınız; bu mektubun amacına eriştiğini bilmek istemiyorum; kendimi hazırladığım ruh halini bozmayın, beni mutsuz etmekteki amacınız nedir bilmiyorum ama bana öyle geliyor ki acı çekmemden hoşlanıyorsunuz. Kararsızlığıma son vermeye kalkmayın; zamanla bir tür huzura kavuşacağımı umuyorum: Sizden nefret etmeyeceğime söz veriyorum, buna kalkışmayacak kadar korkuyorum şiddetli duygulardan. Bu ülkede daha sadık ve daha iyi bir aşık bulabileceğime eminim, ama, ne acı! Aşkı kim verebilir bana? Bir başkasının tutkusu beni oyalayabilecek mi? Benim tutkum sizi etkileyebildi mi? Duygulu bir kalbin, tanımadığı ama yaşama gücüne sahip olduğu coşkuları kendisine tattıranı asla unutmayacağını, bütün hareketlerinin kendisine seçtiği puta bağlı olduğunu, yaşadığı ilk deneyimlerin, aldığı ilk yaraların ne iyileşebileceğini ne de silinebileceğini; imdadına koşan, onu doldurmak ve tatmin etmek için çabalayan bütün tutkuların bir daha kavuşamayacağı bir duyarlılığı boşuboşuna vaat ettiklerini; bulmayı hiç istemeden aradığı tüm zevklerin, acılarının anısından daha değerli hiçbir şeyin olmadığını kanıtlamaktan başka işe yaramadıklarını ben kendim yaşayarak öğrenmedim mi? Sonsuza dek sürmeyecek bir ilişkinin eksikliğini ve çirkinliğini, şiddetli bir aşkın, karşılıklı olmayınca yol açtığı acıları niye tattırdınız bana; niçin körcesine bir aşk, acımasız bir kederle el ele verip, bizi başkasını sevebilecek birisinin kollarına atıyor?