Salı, Aralık 31, 2013

"Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir."




 “Uyandığında, dinozor hâlâ oradaydı.”
Augusto Monterroso


Julien NetoVoy
Boa Morte Burn 
Ralfe BandMoths
SpinvisBagagedrager
Jim JamesA New Life

*
 Rob Dickinson Oceans
Greg WeeksAftermath 
Sam CookeYou Send Me
Bob LindElusive Butterfly 
The Felt TipsDear Morrissey
  
*
Current 93A Gothic Love Song
Don McLeanCastles In The Air 
PederTimetakesthetimetimetakes
Andrew Bird's Bowl of FireWhy?
Christopher CrossArthur's Theme

*
Jump, Little ChildrenMother's Eyes
Van Morrison Have I Told You Lately
Charlie Haden At The End Of The World 
Butcher Boy Whistle And I'll Come To You
The LibertinesMusic When the Lights Go Out

*
Metin Alkanlı Ve OrkestrasıTövbeler Tövbesi 
R.E.M. & Neil YoungCountry Feedback (live)
Metro TrinitySpend My Whole Life Loving You
Mark RaymondGone Gone (Julie Doiron cover) 
Okkervil RiverThe Velocity of Saul at the Time of His Conversion

.


Pazartesi, Aralık 30, 2013

La conspiration..

Yalan. Söylediğini söylemez görünmeyle söylenen. İyi niyetle susulan:  “Susmaya hakkım var: Bu susma sayesinde verimli olacağım bir gün. Tek yargıç benim.” Geleceğe dönük yedeklemeler. Edebiyatta. Aşkta.

Büyüklüğün katılmaktan çok katılmamakta olacağı bir çağ düşünüyorum. Kendisini koşullara uymuş hissetmenin bazı övünçleri olacağı bir çağ. Şimdiye kadar tüm insanî büyüklükler olumsuzluklardaydı sadece. Umutta. Us, her zaman, yalnızca umut adına yadsır. İnsanların hiç umutlanmayacakları bir çağ düşünmek.

Bu gençlik, vaktini bir düş durumunda geçiriyor; simgelerinin ve imlerinin türetilmesiyle iyicene doymuş. Eyleminin izlerine ve sonuçlarına kayıtsız. Yaptığı davranışlardan birinin, kendi düşlerinin havasını taşıması ve orada kendisini bulması yetiyor ona. Eylemlerinin, çok yüksek nitelikli gerçek diyebileceğimiz bir katsayısı yok, işte bunun içindir ki acı çektirmekten asla korkmuyor. Rosen'e dedim ki: 

— Peki ya, her şey kötü gitseydi de arkadaşınız gerçekten kodese tıkılsaydı, harp divanına çıkarılsaydı?
— Peki sonra? dedi. Sonunda işin ciddi olduğunu, oyuna gelmeyeceğini anlardı.
— Söylevleriniz, tutkularınız ve başarılarınız arasındaki sapma bana gene de son derece gülünç geliyor.
— Aklınız ermiyor da ondan.

Savaştan önce Alfred de Tarde ve Massis döneminde ciddi miydik? Babalarını uzaklara götüren savaş, sorumluluktan kuşkuya varıncaya kadar neler almıştı bu kuşağın elinden.

Çok haklı Rosen. Hâlâ oynuyorlar, bir hiç eğlendiriyor onları. Dayanma güçleri yok, bir çocuk kararsızlığıyla durmadan oyun değiştiriyorlar. Kendi mutluluklarını bilmiyorlar.

Eğer zaman tersine döndürülebilse, anlam değiştirilme olanağı bulunabilseydi, o zaman, hayatın uyarlılığı anlaşılmaz ve aşağılık olmaktan kurtulurdu. Değiştirilebilecek anlam yoktur, tek bir anlam vardır, zorunlu olarak, tek anlam ve anlamsızlık... Hayatın başlıca konumu, olasılıklar ve seçim bakımından çoktan aşılmış ve çoktan gerçekliğini yitirmiş bir yol kavşağına bir daha kesinlikle geri dönemeyebilmekten ibarettir: Bütün yollar aynı yönde ilerler. Bu durum, saçma olduğundan çok korku vericidir, düşünülmeye hiç dayanamaz.

Anlam üzerine oynanan saçma bir cinas oyunu anlayışında, bir anlam'ın yerine yön konulmak istendi her zaman. Ama varlık hiçbir şeyle bağıntılı durumda değildir. Hayattan ölüme doğru tek yönlü gidişte bir anlam ilişkisi bulmayan isteyen her anlayışın yazgısı başarısızlığa uğramaktır.

YOK olalım! Toptan kılık değiştiriyoruz, yazgısı yoktur İNSANIN.

İnsan, kendinden yana tanıklık edecek, öfke eylemlerinden başka bir şey üretmedi henüz: En eşsiz düşü, en önemli yüceliğidir, tersine çevrilmeyeni tersine çevirmek.  Tüm fizik ve tüm sanayinin tek bir amacı vardır: azalan enerjiyi yükseltmek, en düşük biçimlerden en soylu biçimleri yaratmak, başarısızlık ve dağılmaları geciktirmek. Verimin kayıpları ve değersizlikleri ne olursa olsun.

Öfke sayesinde ölümü geciktirmek. Özel hayatta. Siyasette.

Santé Cezaevi'nin karşısındaki bir duvarda okundu:
— Çocukları kırbaçlayan kadın kendine âşık eder.

Martyrs Sokağı'nda, pembe korseler, ipek çoraplar dolu bir vitrinin önünde, koltuğunun altında yeşil bir bez tutan bir adamdan duydum. Kendi kendine konuşuyordu:
— Doğadan söz etmek istiyorum. Ben saçtan yoksunum, sizse teneke parçaları icat edip uçmaya kalkışıyorsunuz!

Bundan iki ay kadar önce, kapısının önünde bir kiracı ile sohbet eden bir kapıcı kadından duyuldu:
— Gelip geçiciyiz, diyordu. Bütün bunlar evrime bağlı.

Öfkelenmeyecek kadar tembelim.

Poe, Arnheim Malikânesi'nde şunları yazıyor: ...şimdi bile, içinde bulunduğumuz bilgisizlikte ve toplumsal koşulların büyük sorununa ilişkin insan düşüncesinin çılgın durumunda, insanın, birey olarak, alışılmamış ve son derece beklenmedik bir ortamda mutlu olabilmesi olanaksız değildir.
Gene çok özenişli. Elli ya da yüz yıl sonra, mutluluktan kesinlikle vazgeçilecek.

Bereket versin, çocuğum yok: Yaşlandığımı görmüyorum. Ama her gün değersizleştiğimi hissediyorum. Tek umut kendime yeniden başlamak olacak.

Bir erkek, kendisine ancak bir kadınla başlar tekrar. Ya da savaşla, devrimle. Kitaplar yazalım.

Cuma, Aralık 27, 2013

Adını Yok Eden Hikâye..


Seni seçmişim artık. Hikâyeni de seçmiş oldum böylece.

(I)

Başkalarının kapısını zorlayan, sarsalayan rüzgâr, bu kapıyı açık buluyor. Giden gittiği gibi dönebiliyor ama, o gelinen yol öyle acı yıpranıyor ki. Kapı, eskiden pek sevilmiş, içine incik boncuk doldurulmuş kapkara bir kutunun kapağını andırıyor. Üzerinde bir kuşun gölgesi var. Köşelerine eskimeyecek bakır köşebentler konmuş. Bakır önce özenle tek tek delinmiş, deliklere cam çivisi gibi ince çiviler çakılmış. Kuş azgın. Azgın da, ne kuşu olduğu belli değil. Bu gölgeyi miras bırakan işlemede, kuş mutlaka daha belirgindi. Belli ki, işlemeyi işleyen, usunda nice kuş varsa hepsini bu kapıda birleştirmiş. Oymuş, yontmuş, yaldızla boyamış, kuşun kuyruğu, kanatları, sorgucu karanlıklar içinde. Hem gidilecek, def olunacak bir kapı, hem de özlenecek ve dönülecek bir kapı.

(II)

Birileriyle senden söz ettik. Gittiği hiçbir yere dönmez, dediler.
Gönlü en yüceyken, en bataktakidir o, dediler.
İçkiler içiliyordu. İçkilerin sırları üzerine konuşuluyordu. Sonunda, senin sırlarınla içki birbirine karıştı. Kimse kimsenin dediğini duymaz oldu. Ah, şu biçim denemeleri ve bunların niteliğini açıklamaya çabalayan yazarlar! Lânet olsun size. Yazın yazdığınızı da bir köşede durun, biz yorumlayalım ve yorumsayalım, dedi biri.
Dünya ne kadar kötü öyle değil mi dedi biri işte bizim şuradaki konuşmalarımız çığrından çıkmış suçlamalar gibi çığrından çıkmış günah çıkarmalara da dönüşüyor dedi biri ah kel kafa eskiden ne güzeldin dedi biri (kapıdaki kuş gölgesi eskiden) ve dedi ki biri herkes terk etti onu herkes karşı ona dedi biri bu sıralarda çok yalnız olduğu için dişlerini en fazla gösterdiği sıralar
olabilir ne yapalım dedi biri herkes bir tür değil mi senin o pek sevdiğin Joyce bir mektubunda karısının donundaki kahverengi küçük benekten söz ediyor dedi biri ne yapalım herkesin bir sapıklığı var dedi öbürü katlanan bir sesle ve herkesin varsa buna niçin sapıklık derler dedi biri onu siz diyorsunuz dedi öbürü
biliyor musunuz bir yazar var bunca yıl sonra dilimizi iyi kullanmadığını nihayet kabul etmiş dedi o
yine bir dönüş diyordum ben
kanatlar Arafta çırpınıyor şimdi
dönmesem ne olacaktı acaba dedim yürek aldatıcı bir çevrim yeniden başlıyor ve düşüncelerimle düşlerim seni nasıl yargılarsa yargılasın yine o kullanılmış yüreğimden yararlanacaksın dedim.

(III)

Bağlarımı da koparıp duruyorum herkesten. Hep böyle oluyordu. Bu sürdükçe daha çok bağlanıyordum ben.
O kullanılmış yürekten yararlanacaksın. Ama hiçbir gün, kendisine özgü suçlar da taşıyan o yürekten yararlanmanın kötülüklerini giyinmeyeceksin. (Hep öyle: Hem düşük birisin, hem de esirgenmiş bir yalvaç. Kabuğun ne olursa olsun kendini kayırıyorsun.)
Ben karabatakları izlemiş ve eve dönmüştüm. Hep kendini kayırıyorsun.
Onların zuhuru ile kendi acılarım arasında bağlar kurmuştum, hep kendini kayırıyorsun.
Battım ve gizlenmek istedim, ama olmadı, sen hep oradaydın ve gözlüyordun, hep kendini kayırıyorsun.
Her şey unutuldu- -gövdeni artık koruyamayacağın sezildi- -gövden her istediğini yaptıracak sana şimdi- -ihanet de edecek- -karanlık bir kuş- -hayır gölgesi bir kuşun- -ve bak şimdi- -boyun eğişlerin bilgece görünüyor- bir kedi değil midir o- -boyun eğiyor ve boyun eğerken egemenlik ipleriyle oynamıyor mu?

(IV)

Sen pencereden sarkıyordun. Yarı beline kadar. Şişmanlamıştın. Düşebileceğinden korktun. İlk bunu düşünmem, şaşırtıcıydı. Üzücü. Çok benzer bir hüznü, saçların dökülürken de duymuştum. Birdenbire bir tutam. Hızla bir tutam. Kıvırcık bir sesle iniveriyordu düşüncelerinden. Sen, dökük yerleri başka saçlarla örtmeye uğraşırken, arapsaçı bir tutam daha.
Yakın birinin saçları uzun süre azalır azalır, o kendisini koruduğu için, ayırdına varamazsın.- -Kimse korumamaktadır ki onu...- -Günün birinde, yaşam üstüne en karanlık yorumlara teşneyken üstelik, görüverirsin. O, artık yaşlanmış biri. Başkalarının "ah kel kafa!" diye anacağını düşünür ürperirsin.
Beni gördün. Pencereden düşercesine gördün. Belki koşup karşılamak için- -karşılamak- -belki evi üşütmemek için kapattın pencereyi. Gölgen, kapıdaki kuş, içerilere kaçtı.
Akşam gaz lambalarıyla başka geliyordu. Ve elektrikle bizim olamıyordu eskisi gibi. Geceleri kendimi ne güzel yitirirdim. Biri bulsun, bulsun birisi beni, azaldığım, yok olduğum o yerde.
Hayır. Bu olmuyordu.
Sen pencereden sarkmıştın. Işıklar hınzır gibi yanıyordu ve söndürmüştün. Hava yağmur doluydu. Kötü romanların ilk cümlesindeki kötü bir gece başlayacaktı.
Ummuş muydum seni? Seni evet. Kendimi hayır.
Merdivenleri ikişer üçer atlayarak aşağıya inmektesin. Seziyorum.
O an eve girmek istemiyordun hiç. Başkalarıyla dolu bir evdi. Ben de, bir başkasıydım. Sana öfkeli davranacaktım sözde. Nasıl? Buraya gelmesin, dedim. Seni kovacağımı söylemiştim. Bunları tasarlamak da ne güzel kandırmıştı beni.

(V)

Döndüm işte. Kendimi dönerek mi kayırıyorum?
Engel ol- -bana engel ol- -ölüyorum ben, yalnızca tartışmak için ölüyorum- -aldanıyorsun- -senin kapıların tabii açık, ama yalnızca gitmeye.
Derin bir iniltiyle açılıyor kapı. Küf, nem, bunları seven birkaç böcek, dışarıya taşıyor. Sokağın köşesinde durdum, gidemiyorum. Beklemeden edemiyorum da. Eve doğru bakamıyorum. Geleceğini biliyordum. Hiç bağımız yok, hiç diyordum. Böyle sözleri ne de çok duyuyorum.
İlk yağmurun, erken akşamın altında, yıpratılmış, çarpıcılığı ölüp gitmiş, anlamı yok olmuş, bu görünümüyle de daha acıklı gözyaşıydı işte. Aptaldı ve gözyaşıydı. Hep olacaktı, gözyaşıydı yalnız.
Hadi gözyaşı üzerine konuşalım diyordu biri ama ne melodramdı bu sekiz mendil ıslatıyordu diyerek korkunç bir kahkaha attı diğeri ve ağlatan komedyenlerin en şarlosu bile bana dokunamaz siktirsin dedi ben ona deplasman teşkil ederim dedi öteki
iyi ama ağlayan insana ne dersin diye ımızgandı biri bu vardır hüzün vardır gebermek vardır ve ardından ağlanır şeylerdir bunlar dedi
bunların hepsi vardır ama ağlamak gözyaşısı yoktur dedi yüce yalvaçlar gibi sakalını titreten biri.
ha ha ha yahut daha doğrusu ah ah ah diye güldü sofranın en başındaki ve fermante hayır evet efendim tahammür etmiş içkiler bana yasak çünkü kolit var bende.
sen alkoliksin şimdi de alkolit oldun acı yeme
hani adanada muhammara diye acılı bir meze yemiştik hatırla çıkar anımsa bu da hamr kökünden türemektedir nah bilirsin sen dedi
azizim fermante gözyaşı var mıdır acaba
uah uah uah.

(VI)
Seni yaralamayacağım. Olmuyor, yapamıyorum. Yine vurduğunla kalacaksın bu maskeler toplantısında. Hüzne benzettiğin, duyarlığa benzettiğin, hattâ gözyaşıyla anımsadığın acımasız bir korunağın içinden sürekli ateş edeceksin. Bunun yükü insanı delirtmez mi?
Sen, tayfta karanlığın niçin olmadığını ne zaman anlayacaksın?
İçindeki acıklı kol-oyuncuları ne kadar maske değiştirirse değiştirsin birlikte olmuyor ama birbiriyle bağ kuramıyor belki.- -Öyle diyorlar.- -Aslında tayftaki yerlerini bulamıyorlar ve yerini bulamamış birbirinden nefret ediyorlar. Hele seçenler, seçmiş olanlar, kudurtuyor onları. O zaman, soluk ve perişan bir tayf karşısında bile, acımasız oluyorlar, yürekleri kararıyor, kıyıyorlar.

(VII)

Hikâye nerede nasıl başladı ve bir adı olacak mı? Bunu hiç bilemiyorum. Oysa yazdıklarının adlarıyla deliler gibi uğraşanları çok severdim. Ve benim de bir adım yok ki. Bu ülkede hele bu kentte, yazarlıkla uğraşan birinin işi çok güç.
Çok güç, çünkü kiralanmış bir ruhun da, kendisini oburca koruyan ruhtan daha ışıklı olduğu yerdeyiz.
Ve kiralığım ve benim adım da yoktur, diyordu biri, bir hikâyenin ağzından konuşarak
işte ben buradayım ve bu bana yeter
işte hepimiz buradayız ve bu bize yetmiyor ama
yine de ne diyeceksen de
ne yaparsan yap böyle bu diyordu öbürü
bak ne yazarsan yaz demiyorum işte.
Deniz de, sokaklar da, senden kopup sana kavuşan ikindi gölgen de, değişir değişir aynı kalır. Birisi de, neyin değişmediğini anlatsın istiyorsun. Tehdit etmeyen birisi. Darda kalınca kendisiyle hemen barışmayan birisi, sürekli barışık olanlardan elaman zaten. Ona zor rastlayacağını biliyorsun. Belki bir içkievinde beni bulacak diyorsun, beni karşılayacak. Değişir görünen her şeyden de iyicil/kötülükçü, sevdalı/boşyürek birileri bir şeyler koparıp duruyor. Nasıl uzdilli biri olsan da yetmiyor… hiçbir yere, hiç kimseye. Böyle sanıyorsun. Gözlerken doğrucu, yazarken doğrucu olsan da yetmiyor. Kara bir kapı, sürekli çırpınan kanatlar, sürekli asılı duran o sevgili cehennem.
Kendi gönlünden (bu sözcük hâlâ geçerlikte mi?) ve öfkenden korkuyorsun o zaman. Çok yorucu bir tetik duruş: Acaba kullanıla kullanıla sıradanlaşmış bir yürek mi bu, bıkıntı verici bir öfke mi bu?
Başkalarını yok etmek için kullanır kullanırsın bunları, böylece ikisi de boşalır. Başkalarını yok ederken, hiç değilse o zaman, esrik bir acıyla yok olmaya başladığını düşünürsün kendinin de. Yüreği ve öfkeyi, inandırıcılıktan yoksun kılmak suçu!

(VIII)

Karanlık kuş. Kapıya gölgeleri işlenmiş nice bin kuştan biri.
İşte bu yıl, kentin denizinde yüzlerce karabatağın sökün etmesi, birkaç çocuk kuşağınca unutulmuş karabatakların bellekten öç alırcasına yeniden türemesi, ne kadar çabalasam bir hikâyeye dönmemekte direnen bu ünleyişi yarattı... Karabataklar canımı yakıyordu, dertlendiriyordu beni. Pencereden sarkarak bekleyişin ise, bir hüznün kullanılmaya başlanmasıydı, yeniden. Eskitilmeye duruşuydu.
Doğurgan bir karabatak kuşağı mı geldi? Tam da bu yıl. Bu bizi andırır ikiyaşayışlıların sevdiği balıklar mı çoğaldı denizimizde? Tam da bu yıl, hangi ilkyazla birlikte belirseydi karabatak, erik çiçekleri gibi dalda, toprağın ve suyun dallarında değil karanlık bir kapıda ve gövdelerimizde zuhur edip yitecek zuhur edip yitecek, battığından diri çıkacaktı.
Çok zaman önce, bir çocuğun ya da karabatağı ilk kez gören taşralı bir çocuğun (bir adamçocuğun) hikâyeler üretebileceğini, bu hikâyelerin de müthiş adları olabileceğini sezmişim. Doğal, izleyiciler, denizi de ilk kez görüyor olmalılarmış ve öyleymişler. Ancak bu yolla, kuşun ve kapıdaki gölgesinin hikâyesini ele geçirebilirmişim. Günümüzde olsa, bu çocuk ya da adamçocuk, ıssız toprağın ortalarında bile, kim bilir, engin bir göl değilse bile, bir gölet, bir baraj filan görmüş olacaktı.
Oysa erden bir düşlem gerekiyordu.

(IX)

Ama hayır. Denizi ilk görenlerin şaşkınlığı, daha büyük olurdu eskiden. Karabatak da, bu şaşkınlığı kerteriz alır, izleyenin korkulu sevincini artırmak için bütün becerisini gösterirdi.
Düşlere konuk olurdu.
Adım adım değil koşarak geldin. Kardeşim, diyebildim ancak. Sokakta herkes pencerelerinden bakıyordu sanki ve herkesin karanlık bir kapısı vardı. Ecinniler takımı için pek sıradan bir ilişki ve sıradan bir düşlem değil miydi bu? Bense, kimilerinin hâlâ izlediğini, bana "hayır, kov onu," diye fısıldadığını, kimilerinin de "sana geldi, karşıla, sakla," dediğini anımsıyorum. Budala. Hepimiz de. İkimiz de.
Peki karabataklar nereye gitmişti bunca yıl? Hadi, hikâye başlasın: Sen deniz kıyısına git, durup bak, izle onları. Hadi zenaatkâr iblis, nasıl da güzel kuşlar, ne de sevecen. Sen neler devşirirsin onlardan. Ara sıra uçuyor da karabataklar. Sağını solunu özenle kolluyor. Ama, sapanla taş atan çocuklardan bile kaçmıyor, vuruluyor karabataklar.
Hiçbir duygu taşımaz görünen, gırtlağına düşkün ve şişko martılarla bile iyi araları. Paylaşamayacakları şey yok. Sığ kıyılı iskelelerde, vapurun ürkünç pervanesi dönüp de deniz dibini altüst ederek kaldırınca, bir martı saldırısı başlar su yüzüne. Bu korku verici çöplenmeden, bu korku verici karın çığlıklarından, kursak gürültüsünden kaçıyor karabataklar. Ama sapanlı çocuklara yaklaşıyor.

(X)

Hiç konuşmayın. Konuştuklarınızın hepsini yok edeceklerdir. Senin ve seninle ilgili adların, hattâ seslerin hepsini.
Yalnız bu da değil... Vurmak için mi taşlıyorlar onları, yoksa olağanüstü gösterilerini yinelesinler diye mi? Ölen ölüyor ve geri kalan şarkısını söylüyor der biri.
Dalsınlar, gözeriminde pırıl pırıl çıksınlar diye mi?
Bazı çocuklar da boğularak bir karabatak masalına karışmıştır diye mi?
Biri diyor sonunda:
Çocuklar da söyletir durur beni diyor biri
babasına ya da tanıdık bir balıkçıya yardak durmak için çıldıran bir çocuk balıklar çaparide ilk kez göründüğünde ve balıkçı iğneleri yaralı ağızlardan tek tek kurtarmaya başladığında 'onlara iğne batırma onlara iğne batırma' diye bağırır
gözleri de kocaman açılmıştır
işte onlar nemlidir ve ağlamaktadır
çocuğa göre balıklar iğnelere tutunmuşmuş der biri
dostmuşlar.
Balıkçı katıdır ve "bırakalım da," der inildeyerek, "karabataklar mı yesin onları?"

(XI)

Her şey yavaş yavaş bitiyor da nokta yok. Kimi zaman, bir esrik, bir esrarkeş biçemi tutturuyor yaşam. Dostluk etmek için, iğnelerine tutunan olmaz mı senin? Ben de, bir karabatağın yediğinde, sevgili kıyılar, hattâ taş ve sapan aramışım. Ve gölgesiyle yalnız kalan açık bir kapı.
Nokta yok. Ama hep son gece'ler oluyor.
Yine rastlantı bir yağmur altında, yarı yarıya batık, çürümüş bir iskelede kendini yapayalnız mı bırakmıştın yoksa? Bu kaç kez olabilir ki?
O, döndüğünde kovamamıştı seni- -bizdeki bu yılancık dolu, bu vatansız hikâyeyi. Böyle oldu işte diyor biri, tam da bu yıl...
...karabatak sökün etti. Artık kimseleri karşılayamayacağımız bu yıl.

Cumartesi, Aralık 14, 2013

Port-Sudan..


9
A.'nın geçirdiği sıkıntıları bildiğimi sanıyordum, yalnızca ben onları daha gençken yaşamıştım, benim şansım bu olmuştu: İnsan kanı kaynarken hemen hemen her şeye direnç gösterir. Onca mekânın, artık mutsuzluk simgesine dönüşmüş mutlu anılarla ilişkili olduğu bir ülkeden kaçarak, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu'na gitmek üzere gemiye binmekle yetinmiştim. O kıyılarda korkulacak hiçbir Olympio* kederi yoktu. O zaman hissettiğim acıdan daha büyük bir acı olamaz gibi gelmişti bana,  anımsıyorum: Hayattan öylesine habersizdim ki, yanılmamışım, bir daha hiç o derece paramparça olmadım.

Dostların, anne-babanın ölümü bile ihanet kadar yıkıp bırakmaz insanı. Ölüm, varlığın derinlerinde temellenen birey olma güvenine zarar vermez. Ölüm fotoğrafları, mektupları, giysileri, bir tutam saçı, güzel günlerin görkeminden bir şeylerin durmaksızın dirildiği o kalıntıları korur: Solmuş, sararmış ama yine de gösterişsiz ve sevecen bir biçimde o günleri çağrıştıran; insanı tiksintiyle o günlere sırt çevirmeye mecbur etmeyen bir görüntü. Oysa ihanet hiçbir şeyi sağlam bırakmaz; tersine çevirdiği ve anlamını tümüyle zehirlediği geçmişi bile: İlk kez akşam yemeği yediğiniz; hayranlıkla, kuşkuyla, daha pek bakışmaya cesaret edemeden birbirinizi keşfettiğiniz; parmaklarınızı, anıların suç ortaklığını gösterecek biçimde daha bir sıkı kenetlemeden önünden geçmediğiniz; zaman zaman, adeta çok özel bir tören için gidip yemek yediğiniz o lokanta. Üstelik yeniden gittiğinizde, biriniz, ötekine beceriksizce söylediği sözleri, kendisini titreten heyecanı anımsardı. İşte artık, lanetli bir yermiş gibi o lokantadan kaçmak, onun olduğu sokaktan geçmekten sakınmak gerekiyor; işte artık adı bile, gözlerinizde yaşlar belirmesine yol açıyor. En tatlı sözler, en basit şeyleri ifade eden sözcükler; yazın oturmayı sevdiğiniz teras; panjurların gerisinde doğan günün anısı; odanın duvarına yansıyan dalgaların ışıltısı; bu sırada, kayıkların denize açılmaya hazırlandığını haber veren tahta gürültüleri; onun, yastığın üzerine dağılmış saçları; tenindeki tuzun tadı ve çizdiği şekil; kumsaldan dönüşte durulandığı su şişeleri, hepsi birer hançer darbesi.

İlk kucaklaşmayı daha da ateşli kılacak olan hayal kırıklığını yaratmak için perondaki sütunlardan birinin arkasına saklanarak o kadını beklediğinizi anımsadığınız zaman, istasyona giren bir tren, rayların üzerinde gıcırdayan tekerler, artık nerede olursa olsun yüreğinizi parçalayacak. O halde, eğer hayatta kalmak istiyorsanız; ondan kalan tek şeyi, bütün bir görüntü hazinesini, bedene kazınmış tatlı alışkanlıkları sonsuza dek altüst etmeye, darmadağın etmeye çabalamamız gerekir: Oysa ölülerle görüşmeye devam ettiğimiz düşsel alan var olmayı sürdürür. Her an arabayı bizim sürmemiz, bir zamanlar birlikte kurduğumuz ve içinde yaşadığımız kenti unutmamız gerekir; içinde kalmayı istediğiniz, kalmayı sevdiğiniz şeyi yıkma çabasına, durmaksızın yeni baştan başlamanız gerekir. Sevilen kadının bedenidir, uğruna ölünen o nesnedir asıl, unutmayı inatla öğrenmemiz gereken. Gözlerin, parmakların, ağzın, tenin, cinsel organın; kişinin her yerinin, her parçasının sakladığı o bedenin anılarını bir yana bırakmayı; cesetlerin çürüdüğü gibi çürümeyi ve erimeyi öğrenmek gerekir.

Ölüm, zaten, yüz çizgilerini, sözleri, tavırları sonsuza dek sabitleştirir: Oysa giden kadın söz konusuysa, her geçen saniyenin onun görüntüsünü anlaşılmayacak bir  biçimde değiştirdiğini, bir zamanlar yürekten sevilen kadının görüntüsünden uzaklaştırdığını; dudaklarından bilmediğimiz sözcüklerin döküldüğünü, kafasından ortak olmadığımız ve hiçbir zaman bilmeyeceğimiz düşüncelerin geçtiğini dehşetle sezeriz. Bu karşı konulmaz uzaklaşmanın; uğursuzluğun ya da ters giden bir talihin değil, onun iradesinin değişmez bir sonucu olduğunu biliriz. Artık, onun nerede yaşadığını bilmeyiz, bilmek istemeyiz. Her sokağın köşesinde, size yabancı olmayı, size görünmemeyi, artık size ilişkin hiçbir şey bilmemeyi ve anlamamayı seçen o kadınla karşılaşma felaketine uğrayabileceğinize göre; şehir baştanbaşa anlaşılmaz, kocaman ve değişmez bir tuzak haline gelir adeta. Saç biçiminin değişmiş olabileceğini; kuşkusuz kendisine, giyip çıkardığını asla görmeyeceğimiz yeni giysiler aldığını; o giysileri giyip çıkardığını başkaları görsün diye satın aldığını düşünürüz. Buna kırılmamış, incinmemiş oluşuna şaşıp kalırız.

Her geçen an, o anı paylaşmadığımız, o andan haberimiz bile olmadığı gerçeğiyle, uğradığımız ihaneti ve çektiğimiz acıyı çoğaltır. Üstelik bu acının tam anlamıyla bitkin düşüren çelişkisi; size bir zamanlar en yakın olan, hiçbir yerde bulamadığınız desteği bulmak için yöneldiğiniz, her şey sizi terk ettiğinde yanınızda kalan kişinin acı vermesidir: Ama gönül, alışkanlığı üzre, kurulmuş bir makina gibi, yediği darbelerden sersemlemiş bir hayvan gibi; eskiden dayanağı, sevinci, ama artık celladı olandan avuntu beklemeyi sürdürür.


Artık yokluktan başka bir şey barındırmayan eve geri dönmemek için, karşıma çıkan ilk barda içki içerek, sarhoş geçirdiğim korkunç geceleri anımsıyordum. Sigaraların, ağzımın çevresinde halka halka olan, lambaların altında, asılmış birisinin ipi gibi dosdoğru tavana yükselen mavi dumanını anımsıyordum. Ellerimin titrediğini; başımın, sanki içinde bir arı kovanı varmış gibi uğuldadığını anımsıyordum. En sonunda çıkıp arabama bindiğimde, kaldırımın kenarındaki oluklarda karanlık ve parlak suyun ürperişlerini anımsıyordum. Geceleyin, kaçığın biri gibi, çoğunlukla bütün farları söndürüp arabamı sürmeye koyulduğumu; şehrin sokaklarından geçerek, kamyonların kırmızı ve beyaz kuyruklu yıldızlar kaydırdığı ıslak otoyollarda ilerlediğimi anımsıyordum. Tatile çıktığımızda, ben araba sürerken dizlerime koyduğu başını usul usul okşadığımı; onun parmaklarıma öpücükler kondurduğunu anımsıyordum. Bununla birlikte, açık unutulan bir lambanın, mavi gündoğumunda parlayan pencerenin altında, bir an onun geri döndüğünü düşündürdüğü zaman kapıldığım çılgınca umudu anımsıyordum. Telefonun başında sigara tüttürerek geçirdiğim günleri; telefonun zili çaldığında, geceleyin sokaktan yavaşlayarak bir taksi geçtiğinde yüreğimin sıçrayışlarını, o hayallerin yok olup gitmesi için gereken zamanı, çekilip gidişleriyle daha çok üzüntü veren yalnızlığı anımsıyordum.

Hatta, zihnimize durmaksızın gelip onu ele geçirmeye çalışan şeyi durmaksızın kovarak; zihnimizi parçalayıp yıkan şey yerine neyle olursa olsun, hangi ipe sapa gelmez sözlerle olursa olsun rasgele doldurarak —bunaltıcı bir çabadır bu— anıları biraz olsun uzaklaştırmayı başardığımızı sanırız; ne var ki, tam olarak kurtulamayız onlardan. İşte gecenin ortasında, o kadın kollarımızın arasındadır. İşte bedenler, hiçbir zaman olmadığı gibi birleşmiş ve kendilerinden geçmiştir; dilini ve dişlerini, boynunda ısırdığınız saçlarını, gamzeli kalçalarını ve sizinkilere dolanan bacaklarını ve pek hoşlanmadığı şeyleri yapmaya giriştiğinizde çıkardığı küçük homurtuları tanırsınız ya da bir burunda onunla birliktesinizdir; direkleri gölgeden, yan yatmış büyük bir gemi görürsünüz; bir hayalet gemi; o, güneşin doğuşunu seyredeceğini söyler size; birden, doğan günle ondan ayrılacağınızdan; kendisi orada, gül parmaklı şafağın önünde tek başına kalırken sizin gitmenizi istemesinden çok korkarsınız; ama biraz daha kalmanızı ister ve ağlayarak, diz dize, sevişmeye başlarsınız. Ya da... Tanrım, siz ter içinde, sertleşmiş cinsel organınızla bunun bir düş olduğunu anlayana kadar geçen saniyeler ne de uzundur; ardından, merhametli yorgunluk sonunda sizi sersemletmeden önce geçip giden saatler ne korkunçtur.

Ölümün ne olduğunu biliyorum; bu yaşımda ölümle bir kereden fazla karşılaştığım düşünülebilir. Ama şunu söylemeliyim ki, ölüm, terk ediliş kadar derinden yıkmaz insanı. Ölüm, geri dönüşü olmayan şeylerin o iğrenç yumuşaklığına da sahiptir: ona isyan etmek, kararından dönmesini dilemek yararsızdır. Oysa sizi terk etme kararını, bilirsiniz ki bir kişi almıştır; hem de sizin kötülüğünüzü istemeyen, dahası, sizin için iyilik dileyen, bütün iyilikleri dileyen bir kişi yani sizi seven kadın. İyi ile kötü öylesine duyulmamış bir biçimde ters yüz olur, roller öylesine anlaşılmaz bir biçimde tersine döner ki üzüntüden sersemleyen zihin, bunları ne kavrayabilir ne de kabullenebilir; pek tatlı sözler söylemeyen kadının tek bir sözü, sanki en değerli varlığıymışsınız gibi sizin için kaygılanan kişinin tek bir sevecen düşüncesi yeterli olacağına göre; zihin, alınanın geri verileceğine, çözülenin yeniden bağlanacağına boşuna beslediği inançla tükenip gider. Şimdi onun aldığı bir kararın sizi neredeyse cansız olarak bir kenara bırakması, kendisinin de çığlıklarınıza aldırmadan yoluna devam etmesi mümkün mü? Başınıza gelebilecek en küçük kötülükten endişe duyan o insanın; en ufak bir sıyrığı olduğunda, çoğunlukla sabahları kramplarla kasıldığında öpücüklerle yatıştırdığınız o kadının, sizde açtığı korkunç yaradan ötürü kahrolmaması mümkün mü?

Bazı bakımlardan, geçmiş ile bugün arasında bir bağlantı olduğunu ileri sürerek, böyle kendi kendimizi sorgulamakta haklıyız. Ne var ki geçmişte olanla bugün olanın imkânsızlığını değerlendirmek yerine; çelişkili ve acı verici görünse de tersine bir düşünme eylemi gerçekleştirilmelidir: şimdi olan, geçmiş olmuş görüneni geçersiz kılar. Şimdi başımıza gelen, hep gelmiş olanın ama belli edilmeyenin gerçeğidir. Bu en azından, savaşın ve aşkın en uç, dolayısıyla da en güzel durumları için doğrudur. Zaten söz konusu durumlar için, aynı acımasız ihanet sözcüğünün kullanılması boşuna değildir. Arkadaşını ateş altında bırakıp giden, onu düşman polisine veren kişi, zaten ona hep ihanet etmiş, hep bir alçak, bir muhbir olmuş demektir. Sevgililere gelince, eşini İlyada'daki ölü bir savaşçı gibi, tozun içinde, devrilmiş ve yıkılmış bir halde bırakıveren, hep orospu çocuğunun teki ya da Babil'in büyük orospusu olmuş demektir. Bu böyledir.

Sonuç olarak benim duygusal eğitimim böyle oldu işte. Dediğim gibi, gençtim. En çok liman kızlarını tanıdım. Bu, hepsi de orospudur anlamına gelmiyor; hatta pek azı öyleydi. Yalnızca, kendilerine hikâye anlatılmasını beklemiyorlardı. İnanma ve inandırma yeteneğim onulmaz biçimde yok olup gitmişti. Böylece Port Said ile Lourenço Marqués arasında sıralanmış, az konuşan sevgililerim oldu. Biri pipo içerdi; bir başkasının evcil bir pitonu vardı; bir üçüncüsü Tehlikeli İlişkiler'in İngilizce çevirisini okumuştu. Anılar işte. Hem sonra, gemi enkazlarındaki sevgilim de vardı. Mutluluk konusunda müşkülpesentliğimi azalttım. Kısacası, zamanından önce yaşlanmıştım; oysa A. sonuna kadar ihtiyar bir yeniyetme olarak kalmış, onu mahveden de bu olmuştu.

*Tristesse d'Olympio (Olympio'nun Kederi), Victor Hugo'nun bir şiiri.

Cuma, Aralık 13, 2013

Aurélia..

Kişi mutsuz olduğu zaman başkalarının mutsuzluğunu düşünür. Çok sevdiğim dostlarımdan birinin hasta olduğunu duymuş, ziyaret edememiştim. Tedavi gördüğü yere giderken, bu işi savsakladığım için kendime kızıyordum. Bir gün önce daha kötü durumda olduğunu söylediğinde büsbütün üzüldüm. Kireç badanalı bir odaya girdim. Güneş, duvarlara kıvançlı açılar çiziyor ve bir dindarın getirip masasına koyduğu çiçek vazosunda oynaşıyordu. Çilekeş bir İtalyan keşişinin hücresini andırıyordu oda. Yüzü çökmüştü dostumun, sakalı ve saçlarının karasıyla gölgeli benzi, sararmış fildişi gibiydi, gözlerinde ateş kalıntısının izleri parlıyordu; kukuletalı bir palto atmıştı omzuna ve bu haliyle o, bir zaman tanıdığım insandan yarı yarıya farklıydı. Birlikte çalıştığımız, gülüp eğlendiğimiz kıvançlı arkadaşım değildi artık; bir havari hali vardı üstünde. İlginç şeyler anlattı; bir gün ağrılar ve acılarla kıvranırken başka bir dünyaya taşınır gibi olmuş ve acıları dinmiş birden. "Ne yüce andı o, sanki bir tansık gerçekleşmişti" diyordu. Daha sonra söylediklerini bilmem nasıl açıklamalı; sonsuzluğun belirsiz alanlarında olağanüstü bir rüya görmüş, hem farklı, hem ondan bir parça olan bir varlıkla, bir ruhla konuşmuş. Ölü sandığı varlığa, "Tanrı nerede?" diye sormuş. Şu yanıtı vermiş ruhu: "Tanrı her yerde, sende, herkeste. Yargılıyor, dinliyor seni, öğütler veriyor sana; şu an birlikte düşünen ve birlikte rüya gören sensin, ben'im o Tanrı, ve hiç terk etmedik birbirimizi ve bizler ebediyiz!"

Belki yanlış duyduğum ya da yanlış anladığım bu konuşmaya değgin başka şey söyleyemem. Bildiğim şey, bende büyük heyecan uyandırdığı. Sözlerinden çıkardığım sonucu dostuma mal edemem, yargılarım yanlış da olabilir.

- Tanrı onunla, diye haykırdım... Benimle değil artık! Oy mutsuzluk! Tanrı'yı kendim sürdüm içimden, tehdit ettim, kargıdım onu! Oydu içimdeki, ruhumdan gittikçe uzaklaşan ve boş yere beni uyarıp duran o gizemli kardeşti Tanrı! O seçkin koca, o utku kralı, yargılıyor, suçluyor beni, bana verdiği kadını, bundan böyle layık olmadığım kadını, kendi göğüne götürüyor!