Pazartesi, Nisan 29, 2013

Der Golem..


Yatağa uzandım, uyumak istiyordum, ama uykum bir türlü gelmiyordu, bunun yerine garip bir durum çıktı ortaya; ne düş görme, ne uyanıklık, ne de uykuydu bu. Işığı söndürmüştüm, gene de odada bir şey öylesine belirgindi ki, bütün biçimleri seçebiliyordum.

Oysa kendimi son derece huzurlu ve o acı veren tedirginlikten kurtulmuş hissediyordum, yoksa bu gibi durumlarda uykuya dalamamak işkence gibi gelirdi.

Şimdiye kadar yaşamımda hiçbir zaman böylesine keskin ve kesin bir düşünme yeteneğine sahip olduğumu anımsamıyorum. Sağlıklı olma durumu sinirlerime işliyor, düşüncelerimi sıraya sokup düzenliyordu. Emir vermemi bekleyen bir ordu gibi sıraya dizildiler.

Onları çağırmam yetiyordu, önümde durup isteklerimi yerine getiriyorlardı.

Geçtiğimiz haftalarda yıldız taşından oymaya çalıştığım, kafamda tasarlamış olduğum yüzü bir türlü başarıyla oyamıyordum; benim çizmek istediğim yüzle, taşın içindeki dağınık biçimde bulunan bir yığın parıltı bir türlü uyum sağlamıyordu — bütün bunlar bir anda aklıma gelen bir çözümle son buldu, maddenin yapısına uygun olarak minkaşı nasıl hareket ettirmem gerektiğini artık kesinlikle biliyordum.

Şimdiye kadar ne olduklarını bilmediğim hayaletler ve düşsel yüzler ordusunun esiriydim; düşünce ya da duygu muydu bunlar; şimdi onları bana ait bir dünyada görüyordum ve onlara hükmedebileceğimi biliyordum.

Şimdiye kadar kâğıt üzerinde binbir ıstırapla zorla yapabildiğim hesaplamaları zihnimde hemen sonuçlandırabiliyordum. İçimde yeni uyanan bir yetenekle, yani o anda bana gereken sayıları, şekilleri, eşyaları ya da renkleri bulup onları kullanma yeteneği ile yapabiliyordum bunu. Bu çeşit araçlarla çözülmesi olanakdışı olan felsefî ya da benzeri sorunlar olursa, o zaman ruhumdaki duyuşun yerini kulağımla işitme alıyor ve Şemayah Hillel'in sesi konuşmacı rolünü üstleniyordu.

Garip bilgiler sahibi oluyordum.

Yaşamımda şimdiye kadar hiç dikkat etmeden kulağımdan geçip giden sözler, sonuna kadar değerlendirilmiş olarak çıkıyordu karşıma; "ezberlediğim", "algıladığım" her şey, birden "bana ait" oluyordu, şimdiye kadar hiç algılamadığım sözcük hazinesinin sırları bütün çıplaklığıyla önüme seriliyordu.

Daha önce, hesaplanmış yüz hatlarıyla, heybetli göğüslerde asılı nişanlarla lekelenmiş olan insanlığın "yüksek" idealleri beni tepeden süzerken, şimdi alçakgönüllükle maskeyi indiriyor ve özür diliyorlardı; kendileri dilenciymişler, daha büyük sahtekârlıklara arka çıkıyorlarmış.

Acaba hâlâ düş mü görüyordum?

Pazartesi, Nisan 22, 2013

Ectectbeh Pomah..



37 

Zen zendost...

İnsan; herhâlde kendi başlangıcını hatırlayamayacak şekilde ayarlandı. Kendi doğumumla ilgili hatıralarım yok. Hafıza çalışmıyor, beynimizdeki o bölge hâlâ hazır değil. Başlangıç belirsiz ve şekilsiz. Mecburiyetler zincirine yol açan birkaç tesadüfün toplamı. Yine de başlangıca giden kapı; her zaman sımsıkı kapalı değildir. Her zaman bir aralık vardır, oradan geçemeyeceğimiz kadar dar ve arasından yumuşak, pembe, bizi sürekli cezbeden bir ışığın süzülmesine izin verecek kadar da geniş bir aralık.

Çocukluğumuzda sevildiğimiz kadar asla sevilmeyeceğiz. Bu nedenle de çocukluk zalim bir dönemdir. Zalimliği gelecekte gizlidir. Bir süre sonra bu sevgi nereye kayboluyor? Neden daha sonra; hayatımız boyunca, insanları bizi çocukluğumuzda olduğu gibi nedensiz, sırf var olduğumuz gerçeğinden dolayı sevmelerini bekleriz? Son günlerde çocukluğumda gittikçe daha fazla ve daha uzun kalıyorum. Her şeyi o kadar canlı yaşıyorum ki —psikiyatra göre bu eidetik bir olguymuş— bazen dizlerim yara bere içinde, bir kez de kafamda şişlikle dönüyorum. Bunları doktora söylemiyorum, anlamı yok. Çocukluğuma döndüğümde çoğunlukla kiraz ağacının üstünde oluyorum. Özel bir şey yaptığım da söylenemez, bir dalın üzerinde oturuyorum, kiraz çekirdeklerini yiyip tükürüyorum.

Buda; bir ağacın altında bu şekilde tam 7 yıl geçirmiş. Ne ağacıydı acaba? Ne fark eder ki? Ben kiraz ağacının üzerinde 7 yıl kalacağım... Yedi yıl; beyazın yeşile, yeşilin ise kırmızıya dönüşümünü seyredeceğim. Yedi kez! Beyaz, yeşil ve kırmızıdan oluşan yedi uzun yıl... Kiraz, kiraz olacak... Bulgar Buda'nın ağacı! Ama Bulgarlığın hiç önemi yok. Çocukların vatanı yoktur. Onların vatanı çocukluktur. Ama babaları var. Ya, hem de çok. Babalar işe gider, onlar ortada olmaz. Bir baba; sekiz saat boyunca memur, müdür yardımcısı, veznedar veya dolandırıcı olup geride kalan zamanda, kaç saat kalıyorsa artık geriye, baba olabilir mi? Olamaaaz! diye geveliyorum, şimdi kiraz ağacından, çünkü ağzım çekirdekle dolu, dilinin altında taşlarla konuşma sanatını öğrenen bir Demosthenes gibiyim. Tamam, çekirdeği tüküreceğim. Vahiy olayını sadece çocukluğumuzda yaşayabiliriz, sadece kendi kendimize emanet edildiğimiz bu yedi yıl boyunca. Toplum dışında geçen yedi yıl. Yedi yıl devletsizlik. Yedi anarşi yılı. Her gün tümüyle sana ait. Her günün yegâne amacı dünyayı oyun sahasına dönüştürmek. Aaaa, şuradaki karıncalar, kiraza bak, peki ya şu sinek, onu yakalayıp bir kanadını koparsam, baksana masanın üstünde nasıl dolanıyor, ikisini de koparsam...

Babalar basit şeylerle ilgilenir; mesela; yürümeye ne zaman başlamışsın, bu türden şeyler... Hiç kimse ne zaman düşünmeye başladığını sormuyor. İlk düşünceler, adım adım, keşke onlara bir somutluk kazandırabilsem. Çocukluğun yedi canlı yılı.

Cumartesi, Nisan 13, 2013

Benim Adım Meleklerin Hizasına Yazılıdır..


MİRAÇ

Dalgalanıyor. Hafifçe. Tekdüze. Birbirine sürtünen nesnelerin, atomların, şeylerinin hepsinin entipüften sesleri ve gürültü. Kendi gizemli ezgisini üretiyor. Kendi seslerinin yankısını, kendi çıtırtısını, kendi kuruluşunun bozuluşunun ritmiyle. Seriliyor. Sere serpe. Alıngan ve yalnızlığına düşkün. Patlayarak saçılıyor. Meraklı ve sokulgan. Durmadan bir araya gelme eğilimi gösteriyor.

Sokulganlığı ona hafif bir köpeksilik veriyor. Köpeği böyle bulmuş olmalı. Yavaşlama eğilimi taşıyor. Tembel hayvanı böyle bulmuş olmalı. Durmadan fikir değiştiriyor. Rüzgârı böyle, denizi kararsızlıkla. Salınmayı denerken ağacı buluyor. Serilerek su, dikilerek dağ. Kendinde sertlik buluyor. Taş. Üşüyor, saltık boşluk olarak. Tatlılıkla meyve. Dolgunlukla ekin. Yırtıcılıkla kurt. Bozulmakla, çürümekle yok olmak ve yeniden kurulmak üzere ortadan çekilmekle, içine göçmekle... içi yanıyor. Güneşler patlatıyor, parlıyor. Püskürüyor. Isırıcı dişlerini hayvan ağzına diziyor. Yarasa oluyor, insanın yarasa olası geliyor. Perde kanat, karanlıkta süzülen. Ve kaplan. Ve hep yeniden. Sokucu yılan ve akrep.

Sun-Tzu'yu düşündüm. Büyük usta “düşmanına sarıl” demişti. Elbette. Ama diyorum, insan akrebe yılana ve köpek balığına nasıl sarılır? Düşmanına benze. Bu, olabilir. Belki kastettiği budur. Yerde sürünmek, tıkır tıkır eden takır tukur bir bedeni insanlar ezmesin diye gizlemek, kuyruğunun ucundaki zehirli iğneyi nereye koyacağını bilememek ya da boş denizleri arşınlayıp durmak, uyumamak...

Bunlar üzerine düşünmek, bunları bilmek anlamak için doğa bendenizi geliştirdi (İnsan sensorlarla donatılmış bir ölçüm aletidir fakat bir rivayete göre de insan bir cümledir; bu ikinci ihtimali elediğimi düşünüyorum). Düşünecek, ad verecek bir aracı seçiyor kendine. Gözlerim, doğa adına doğaya bakıyorum. Akıl olarak doğa benim aracılığımla düşünüyor. Doğa, kendini anlamak için beni icat etti.

Anladım. Efendi bendim. Kendimle görüşecektim. Bu, doğayla görüşmenin diğer adı oluyordu. Doğa, kendini bende gömülü tutuyordu. İçimde çeşit çeşit hayvanın yankısını bunun için buluyordum, onlarla kardeştim. Koyun kadar yumuşak, timsah kadar sinsi, erkek aslan kadar boş ve işe yaramaz (kendisi sırf üreme organı olarak yaratılsaydı yeriydi), dirençli bir manda, emici bir yarasa, ağır ve kindar bir fil. Bu kadar kolay öfkelenebilmek, beni lav püskürten yanardağların kardeşliğine bağlıyor. Ölü gibi sessiz bekleyebilmem, beni deniz yapıyor ve değişkenliğimle nehir oluyordum...

Ve peki, ben kendime ne diyecektim...