Salı, Aralık 31, 2013

"Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir."




 “Uyandığında, dinozor hâlâ oradaydı.”
Augusto Monterroso


Julien NetoVoy
Boa Morte Burn 
Ralfe BandMoths
SpinvisBagagedrager
Jim JamesA New Life

*
 Rob Dickinson Oceans
Greg WeeksAftermath 
Sam CookeYou Send Me
Bob LindElusive Butterfly 
The Felt TipsDear Morrissey
  
*
Current 93A Gothic Love Song
Don McLeanCastles In The Air 
PederTimetakesthetimetimetakes
Andrew Bird's Bowl of FireWhy?
Christopher CrossArthur's Theme

*
Jump, Little ChildrenMother's Eyes
Van Morrison Have I Told You Lately
Charlie Haden At The End Of The World 
Butcher Boy Whistle And I'll Come To You
The LibertinesMusic When the Lights Go Out

*
Metin Alkanlı Ve OrkestrasıTövbeler Tövbesi 
R.E.M. & Neil YoungCountry Feedback (live)
Metro TrinitySpend My Whole Life Loving You
Mark RaymondGone Gone (Julie Doiron cover) 
Okkervil RiverThe Velocity of Saul at the Time of His Conversion

.


Pazartesi, Aralık 30, 2013

La conspiration..

Yalan. Söylediğini söylemez görünmeyle söylenen. İyi niyetle susulan:  “Susmaya hakkım var: Bu susma sayesinde verimli olacağım bir gün. Tek yargıç benim.” Geleceğe dönük yedeklemeler. Edebiyatta. Aşkta.

Büyüklüğün katılmaktan çok katılmamakta olacağı bir çağ düşünüyorum. Kendisini koşullara uymuş hissetmenin bazı övünçleri olacağı bir çağ. Şimdiye kadar tüm insanî büyüklükler olumsuzluklardaydı sadece. Umutta. Us, her zaman, yalnızca umut adına yadsır. İnsanların hiç umutlanmayacakları bir çağ düşünmek.

Bu gençlik, vaktini bir düş durumunda geçiriyor; simgelerinin ve imlerinin türetilmesiyle iyicene doymuş. Eyleminin izlerine ve sonuçlarına kayıtsız. Yaptığı davranışlardan birinin, kendi düşlerinin havasını taşıması ve orada kendisini bulması yetiyor ona. Eylemlerinin, çok yüksek nitelikli gerçek diyebileceğimiz bir katsayısı yok, işte bunun içindir ki acı çektirmekten asla korkmuyor. Rosen'e dedim ki: 

— Peki ya, her şey kötü gitseydi de arkadaşınız gerçekten kodese tıkılsaydı, harp divanına çıkarılsaydı?
— Peki sonra? dedi. Sonunda işin ciddi olduğunu, oyuna gelmeyeceğini anlardı.
— Söylevleriniz, tutkularınız ve başarılarınız arasındaki sapma bana gene de son derece gülünç geliyor.
— Aklınız ermiyor da ondan.

Savaştan önce Alfred de Tarde ve Massis döneminde ciddi miydik? Babalarını uzaklara götüren savaş, sorumluluktan kuşkuya varıncaya kadar neler almıştı bu kuşağın elinden.

Çok haklı Rosen. Hâlâ oynuyorlar, bir hiç eğlendiriyor onları. Dayanma güçleri yok, bir çocuk kararsızlığıyla durmadan oyun değiştiriyorlar. Kendi mutluluklarını bilmiyorlar.

Eğer zaman tersine döndürülebilse, anlam değiştirilme olanağı bulunabilseydi, o zaman, hayatın uyarlılığı anlaşılmaz ve aşağılık olmaktan kurtulurdu. Değiştirilebilecek anlam yoktur, tek bir anlam vardır, zorunlu olarak, tek anlam ve anlamsızlık... Hayatın başlıca konumu, olasılıklar ve seçim bakımından çoktan aşılmış ve çoktan gerçekliğini yitirmiş bir yol kavşağına bir daha kesinlikle geri dönemeyebilmekten ibarettir: Bütün yollar aynı yönde ilerler. Bu durum, saçma olduğundan çok korku vericidir, düşünülmeye hiç dayanamaz.

Anlam üzerine oynanan saçma bir cinas oyunu anlayışında, bir anlam'ın yerine yön konulmak istendi her zaman. Ama varlık hiçbir şeyle bağıntılı durumda değildir. Hayattan ölüme doğru tek yönlü gidişte bir anlam ilişkisi bulmayan isteyen her anlayışın yazgısı başarısızlığa uğramaktır.

YOK olalım! Toptan kılık değiştiriyoruz, yazgısı yoktur İNSANIN.

İnsan, kendinden yana tanıklık edecek, öfke eylemlerinden başka bir şey üretmedi henüz: En eşsiz düşü, en önemli yüceliğidir, tersine çevrilmeyeni tersine çevirmek.  Tüm fizik ve tüm sanayinin tek bir amacı vardır: azalan enerjiyi yükseltmek, en düşük biçimlerden en soylu biçimleri yaratmak, başarısızlık ve dağılmaları geciktirmek. Verimin kayıpları ve değersizlikleri ne olursa olsun.

Öfke sayesinde ölümü geciktirmek. Özel hayatta. Siyasette.

Santé Cezaevi'nin karşısındaki bir duvarda okundu:
— Çocukları kırbaçlayan kadın kendine âşık eder.

Martyrs Sokağı'nda, pembe korseler, ipek çoraplar dolu bir vitrinin önünde, koltuğunun altında yeşil bir bez tutan bir adamdan duydum. Kendi kendine konuşuyordu:
— Doğadan söz etmek istiyorum. Ben saçtan yoksunum, sizse teneke parçaları icat edip uçmaya kalkışıyorsunuz!

Bundan iki ay kadar önce, kapısının önünde bir kiracı ile sohbet eden bir kapıcı kadından duyuldu:
— Gelip geçiciyiz, diyordu. Bütün bunlar evrime bağlı.

Öfkelenmeyecek kadar tembelim.

Poe, Arnheim Malikânesi'nde şunları yazıyor: ...şimdi bile, içinde bulunduğumuz bilgisizlikte ve toplumsal koşulların büyük sorununa ilişkin insan düşüncesinin çılgın durumunda, insanın, birey olarak, alışılmamış ve son derece beklenmedik bir ortamda mutlu olabilmesi olanaksız değildir.
Gene çok özenişli. Elli ya da yüz yıl sonra, mutluluktan kesinlikle vazgeçilecek.

Bereket versin, çocuğum yok: Yaşlandığımı görmüyorum. Ama her gün değersizleştiğimi hissediyorum. Tek umut kendime yeniden başlamak olacak.

Bir erkek, kendisine ancak bir kadınla başlar tekrar. Ya da savaşla, devrimle. Kitaplar yazalım.

Cuma, Aralık 27, 2013

Adını Yok Eden Hikâye..


Seni seçmişim artık. Hikâyeni de seçmiş oldum böylece.

(I)

Başkalarının kapısını zorlayan, sarsalayan rüzgâr, bu kapıyı açık buluyor. Giden gittiği gibi dönebiliyor ama, o gelinen yol öyle acı yıpranıyor ki. Kapı, eskiden pek sevilmiş, içine incik boncuk doldurulmuş kapkara bir kutunun kapağını andırıyor. Üzerinde bir kuşun gölgesi var. Köşelerine eskimeyecek bakır köşebentler konmuş. Bakır önce özenle tek tek delinmiş, deliklere cam çivisi gibi ince çiviler çakılmış. Kuş azgın. Azgın da, ne kuşu olduğu belli değil. Bu gölgeyi miras bırakan işlemede, kuş mutlaka daha belirgindi. Belli ki, işlemeyi işleyen, usunda nice kuş varsa hepsini bu kapıda birleştirmiş. Oymuş, yontmuş, yaldızla boyamış, kuşun kuyruğu, kanatları, sorgucu karanlıklar içinde. Hem gidilecek, def olunacak bir kapı, hem de özlenecek ve dönülecek bir kapı.

(II)

Birileriyle senden söz ettik. Gittiği hiçbir yere dönmez, dediler.
Gönlü en yüceyken, en bataktakidir o, dediler.
İçkiler içiliyordu. İçkilerin sırları üzerine konuşuluyordu. Sonunda, senin sırlarınla içki birbirine karıştı. Kimse kimsenin dediğini duymaz oldu. Ah, şu biçim denemeleri ve bunların niteliğini açıklamaya çabalayan yazarlar! Lânet olsun size. Yazın yazdığınızı da bir köşede durun, biz yorumlayalım ve yorumsayalım, dedi biri.
Dünya ne kadar kötü öyle değil mi dedi biri işte bizim şuradaki konuşmalarımız çığrından çıkmış suçlamalar gibi çığrından çıkmış günah çıkarmalara da dönüşüyor dedi biri ah kel kafa eskiden ne güzeldin dedi biri (kapıdaki kuş gölgesi eskiden) ve dedi ki biri herkes terk etti onu herkes karşı ona dedi biri bu sıralarda çok yalnız olduğu için dişlerini en fazla gösterdiği sıralar
olabilir ne yapalım dedi biri herkes bir tür değil mi senin o pek sevdiğin Joyce bir mektubunda karısının donundaki kahverengi küçük benekten söz ediyor dedi biri ne yapalım herkesin bir sapıklığı var dedi öbürü katlanan bir sesle ve herkesin varsa buna niçin sapıklık derler dedi biri onu siz diyorsunuz dedi öbürü
biliyor musunuz bir yazar var bunca yıl sonra dilimizi iyi kullanmadığını nihayet kabul etmiş dedi o
yine bir dönüş diyordum ben
kanatlar Arafta çırpınıyor şimdi
dönmesem ne olacaktı acaba dedim yürek aldatıcı bir çevrim yeniden başlıyor ve düşüncelerimle düşlerim seni nasıl yargılarsa yargılasın yine o kullanılmış yüreğimden yararlanacaksın dedim.

(III)

Bağlarımı da koparıp duruyorum herkesten. Hep böyle oluyordu. Bu sürdükçe daha çok bağlanıyordum ben.
O kullanılmış yürekten yararlanacaksın. Ama hiçbir gün, kendisine özgü suçlar da taşıyan o yürekten yararlanmanın kötülüklerini giyinmeyeceksin. (Hep öyle: Hem düşük birisin, hem de esirgenmiş bir yalvaç. Kabuğun ne olursa olsun kendini kayırıyorsun.)
Ben karabatakları izlemiş ve eve dönmüştüm. Hep kendini kayırıyorsun.
Onların zuhuru ile kendi acılarım arasında bağlar kurmuştum, hep kendini kayırıyorsun.
Battım ve gizlenmek istedim, ama olmadı, sen hep oradaydın ve gözlüyordun, hep kendini kayırıyorsun.
Her şey unutuldu- -gövdeni artık koruyamayacağın sezildi- -gövden her istediğini yaptıracak sana şimdi- -ihanet de edecek- -karanlık bir kuş- -hayır gölgesi bir kuşun- -ve bak şimdi- -boyun eğişlerin bilgece görünüyor- bir kedi değil midir o- -boyun eğiyor ve boyun eğerken egemenlik ipleriyle oynamıyor mu?

(IV)

Sen pencereden sarkıyordun. Yarı beline kadar. Şişmanlamıştın. Düşebileceğinden korktun. İlk bunu düşünmem, şaşırtıcıydı. Üzücü. Çok benzer bir hüznü, saçların dökülürken de duymuştum. Birdenbire bir tutam. Hızla bir tutam. Kıvırcık bir sesle iniveriyordu düşüncelerinden. Sen, dökük yerleri başka saçlarla örtmeye uğraşırken, arapsaçı bir tutam daha.
Yakın birinin saçları uzun süre azalır azalır, o kendisini koruduğu için, ayırdına varamazsın.- -Kimse korumamaktadır ki onu...- -Günün birinde, yaşam üstüne en karanlık yorumlara teşneyken üstelik, görüverirsin. O, artık yaşlanmış biri. Başkalarının "ah kel kafa!" diye anacağını düşünür ürperirsin.
Beni gördün. Pencereden düşercesine gördün. Belki koşup karşılamak için- -karşılamak- -belki evi üşütmemek için kapattın pencereyi. Gölgen, kapıdaki kuş, içerilere kaçtı.
Akşam gaz lambalarıyla başka geliyordu. Ve elektrikle bizim olamıyordu eskisi gibi. Geceleri kendimi ne güzel yitirirdim. Biri bulsun, bulsun birisi beni, azaldığım, yok olduğum o yerde.
Hayır. Bu olmuyordu.
Sen pencereden sarkmıştın. Işıklar hınzır gibi yanıyordu ve söndürmüştün. Hava yağmur doluydu. Kötü romanların ilk cümlesindeki kötü bir gece başlayacaktı.
Ummuş muydum seni? Seni evet. Kendimi hayır.
Merdivenleri ikişer üçer atlayarak aşağıya inmektesin. Seziyorum.
O an eve girmek istemiyordun hiç. Başkalarıyla dolu bir evdi. Ben de, bir başkasıydım. Sana öfkeli davranacaktım sözde. Nasıl? Buraya gelmesin, dedim. Seni kovacağımı söylemiştim. Bunları tasarlamak da ne güzel kandırmıştı beni.

(V)

Döndüm işte. Kendimi dönerek mi kayırıyorum?
Engel ol- -bana engel ol- -ölüyorum ben, yalnızca tartışmak için ölüyorum- -aldanıyorsun- -senin kapıların tabii açık, ama yalnızca gitmeye.
Derin bir iniltiyle açılıyor kapı. Küf, nem, bunları seven birkaç böcek, dışarıya taşıyor. Sokağın köşesinde durdum, gidemiyorum. Beklemeden edemiyorum da. Eve doğru bakamıyorum. Geleceğini biliyordum. Hiç bağımız yok, hiç diyordum. Böyle sözleri ne de çok duyuyorum.
İlk yağmurun, erken akşamın altında, yıpratılmış, çarpıcılığı ölüp gitmiş, anlamı yok olmuş, bu görünümüyle de daha acıklı gözyaşıydı işte. Aptaldı ve gözyaşıydı. Hep olacaktı, gözyaşıydı yalnız.
Hadi gözyaşı üzerine konuşalım diyordu biri ama ne melodramdı bu sekiz mendil ıslatıyordu diyerek korkunç bir kahkaha attı diğeri ve ağlatan komedyenlerin en şarlosu bile bana dokunamaz siktirsin dedi ben ona deplasman teşkil ederim dedi öteki
iyi ama ağlayan insana ne dersin diye ımızgandı biri bu vardır hüzün vardır gebermek vardır ve ardından ağlanır şeylerdir bunlar dedi
bunların hepsi vardır ama ağlamak gözyaşısı yoktur dedi yüce yalvaçlar gibi sakalını titreten biri.
ha ha ha yahut daha doğrusu ah ah ah diye güldü sofranın en başındaki ve fermante hayır evet efendim tahammür etmiş içkiler bana yasak çünkü kolit var bende.
sen alkoliksin şimdi de alkolit oldun acı yeme
hani adanada muhammara diye acılı bir meze yemiştik hatırla çıkar anımsa bu da hamr kökünden türemektedir nah bilirsin sen dedi
azizim fermante gözyaşı var mıdır acaba
uah uah uah.

(VI)
Seni yaralamayacağım. Olmuyor, yapamıyorum. Yine vurduğunla kalacaksın bu maskeler toplantısında. Hüzne benzettiğin, duyarlığa benzettiğin, hattâ gözyaşıyla anımsadığın acımasız bir korunağın içinden sürekli ateş edeceksin. Bunun yükü insanı delirtmez mi?
Sen, tayfta karanlığın niçin olmadığını ne zaman anlayacaksın?
İçindeki acıklı kol-oyuncuları ne kadar maske değiştirirse değiştirsin birlikte olmuyor ama birbiriyle bağ kuramıyor belki.- -Öyle diyorlar.- -Aslında tayftaki yerlerini bulamıyorlar ve yerini bulamamış birbirinden nefret ediyorlar. Hele seçenler, seçmiş olanlar, kudurtuyor onları. O zaman, soluk ve perişan bir tayf karşısında bile, acımasız oluyorlar, yürekleri kararıyor, kıyıyorlar.

(VII)

Hikâye nerede nasıl başladı ve bir adı olacak mı? Bunu hiç bilemiyorum. Oysa yazdıklarının adlarıyla deliler gibi uğraşanları çok severdim. Ve benim de bir adım yok ki. Bu ülkede hele bu kentte, yazarlıkla uğraşan birinin işi çok güç.
Çok güç, çünkü kiralanmış bir ruhun da, kendisini oburca koruyan ruhtan daha ışıklı olduğu yerdeyiz.
Ve kiralığım ve benim adım da yoktur, diyordu biri, bir hikâyenin ağzından konuşarak
işte ben buradayım ve bu bana yeter
işte hepimiz buradayız ve bu bize yetmiyor ama
yine de ne diyeceksen de
ne yaparsan yap böyle bu diyordu öbürü
bak ne yazarsan yaz demiyorum işte.
Deniz de, sokaklar da, senden kopup sana kavuşan ikindi gölgen de, değişir değişir aynı kalır. Birisi de, neyin değişmediğini anlatsın istiyorsun. Tehdit etmeyen birisi. Darda kalınca kendisiyle hemen barışmayan birisi, sürekli barışık olanlardan elaman zaten. Ona zor rastlayacağını biliyorsun. Belki bir içkievinde beni bulacak diyorsun, beni karşılayacak. Değişir görünen her şeyden de iyicil/kötülükçü, sevdalı/boşyürek birileri bir şeyler koparıp duruyor. Nasıl uzdilli biri olsan da yetmiyor… hiçbir yere, hiç kimseye. Böyle sanıyorsun. Gözlerken doğrucu, yazarken doğrucu olsan da yetmiyor. Kara bir kapı, sürekli çırpınan kanatlar, sürekli asılı duran o sevgili cehennem.
Kendi gönlünden (bu sözcük hâlâ geçerlikte mi?) ve öfkenden korkuyorsun o zaman. Çok yorucu bir tetik duruş: Acaba kullanıla kullanıla sıradanlaşmış bir yürek mi bu, bıkıntı verici bir öfke mi bu?
Başkalarını yok etmek için kullanır kullanırsın bunları, böylece ikisi de boşalır. Başkalarını yok ederken, hiç değilse o zaman, esrik bir acıyla yok olmaya başladığını düşünürsün kendinin de. Yüreği ve öfkeyi, inandırıcılıktan yoksun kılmak suçu!

(VIII)

Karanlık kuş. Kapıya gölgeleri işlenmiş nice bin kuştan biri.
İşte bu yıl, kentin denizinde yüzlerce karabatağın sökün etmesi, birkaç çocuk kuşağınca unutulmuş karabatakların bellekten öç alırcasına yeniden türemesi, ne kadar çabalasam bir hikâyeye dönmemekte direnen bu ünleyişi yarattı... Karabataklar canımı yakıyordu, dertlendiriyordu beni. Pencereden sarkarak bekleyişin ise, bir hüznün kullanılmaya başlanmasıydı, yeniden. Eskitilmeye duruşuydu.
Doğurgan bir karabatak kuşağı mı geldi? Tam da bu yıl. Bu bizi andırır ikiyaşayışlıların sevdiği balıklar mı çoğaldı denizimizde? Tam da bu yıl, hangi ilkyazla birlikte belirseydi karabatak, erik çiçekleri gibi dalda, toprağın ve suyun dallarında değil karanlık bir kapıda ve gövdelerimizde zuhur edip yitecek zuhur edip yitecek, battığından diri çıkacaktı.
Çok zaman önce, bir çocuğun ya da karabatağı ilk kez gören taşralı bir çocuğun (bir adamçocuğun) hikâyeler üretebileceğini, bu hikâyelerin de müthiş adları olabileceğini sezmişim. Doğal, izleyiciler, denizi de ilk kez görüyor olmalılarmış ve öyleymişler. Ancak bu yolla, kuşun ve kapıdaki gölgesinin hikâyesini ele geçirebilirmişim. Günümüzde olsa, bu çocuk ya da adamçocuk, ıssız toprağın ortalarında bile, kim bilir, engin bir göl değilse bile, bir gölet, bir baraj filan görmüş olacaktı.
Oysa erden bir düşlem gerekiyordu.

(IX)

Ama hayır. Denizi ilk görenlerin şaşkınlığı, daha büyük olurdu eskiden. Karabatak da, bu şaşkınlığı kerteriz alır, izleyenin korkulu sevincini artırmak için bütün becerisini gösterirdi.
Düşlere konuk olurdu.
Adım adım değil koşarak geldin. Kardeşim, diyebildim ancak. Sokakta herkes pencerelerinden bakıyordu sanki ve herkesin karanlık bir kapısı vardı. Ecinniler takımı için pek sıradan bir ilişki ve sıradan bir düşlem değil miydi bu? Bense, kimilerinin hâlâ izlediğini, bana "hayır, kov onu," diye fısıldadığını, kimilerinin de "sana geldi, karşıla, sakla," dediğini anımsıyorum. Budala. Hepimiz de. İkimiz de.
Peki karabataklar nereye gitmişti bunca yıl? Hadi, hikâye başlasın: Sen deniz kıyısına git, durup bak, izle onları. Hadi zenaatkâr iblis, nasıl da güzel kuşlar, ne de sevecen. Sen neler devşirirsin onlardan. Ara sıra uçuyor da karabataklar. Sağını solunu özenle kolluyor. Ama, sapanla taş atan çocuklardan bile kaçmıyor, vuruluyor karabataklar.
Hiçbir duygu taşımaz görünen, gırtlağına düşkün ve şişko martılarla bile iyi araları. Paylaşamayacakları şey yok. Sığ kıyılı iskelelerde, vapurun ürkünç pervanesi dönüp de deniz dibini altüst ederek kaldırınca, bir martı saldırısı başlar su yüzüne. Bu korku verici çöplenmeden, bu korku verici karın çığlıklarından, kursak gürültüsünden kaçıyor karabataklar. Ama sapanlı çocuklara yaklaşıyor.

(X)

Hiç konuşmayın. Konuştuklarınızın hepsini yok edeceklerdir. Senin ve seninle ilgili adların, hattâ seslerin hepsini.
Yalnız bu da değil... Vurmak için mi taşlıyorlar onları, yoksa olağanüstü gösterilerini yinelesinler diye mi? Ölen ölüyor ve geri kalan şarkısını söylüyor der biri.
Dalsınlar, gözeriminde pırıl pırıl çıksınlar diye mi?
Bazı çocuklar da boğularak bir karabatak masalına karışmıştır diye mi?
Biri diyor sonunda:
Çocuklar da söyletir durur beni diyor biri
babasına ya da tanıdık bir balıkçıya yardak durmak için çıldıran bir çocuk balıklar çaparide ilk kez göründüğünde ve balıkçı iğneleri yaralı ağızlardan tek tek kurtarmaya başladığında 'onlara iğne batırma onlara iğne batırma' diye bağırır
gözleri de kocaman açılmıştır
işte onlar nemlidir ve ağlamaktadır
çocuğa göre balıklar iğnelere tutunmuşmuş der biri
dostmuşlar.
Balıkçı katıdır ve "bırakalım da," der inildeyerek, "karabataklar mı yesin onları?"

(XI)

Her şey yavaş yavaş bitiyor da nokta yok. Kimi zaman, bir esrik, bir esrarkeş biçemi tutturuyor yaşam. Dostluk etmek için, iğnelerine tutunan olmaz mı senin? Ben de, bir karabatağın yediğinde, sevgili kıyılar, hattâ taş ve sapan aramışım. Ve gölgesiyle yalnız kalan açık bir kapı.
Nokta yok. Ama hep son gece'ler oluyor.
Yine rastlantı bir yağmur altında, yarı yarıya batık, çürümüş bir iskelede kendini yapayalnız mı bırakmıştın yoksa? Bu kaç kez olabilir ki?
O, döndüğünde kovamamıştı seni- -bizdeki bu yılancık dolu, bu vatansız hikâyeyi. Böyle oldu işte diyor biri, tam da bu yıl...
...karabatak sökün etti. Artık kimseleri karşılayamayacağımız bu yıl.

Cumartesi, Aralık 14, 2013

Port-Sudan..


9
A.'nın geçirdiği sıkıntıları bildiğimi sanıyordum, yalnızca ben onları daha gençken yaşamıştım, benim şansım bu olmuştu: İnsan kanı kaynarken hemen hemen her şeye direnç gösterir. Onca mekânın, artık mutsuzluk simgesine dönüşmüş mutlu anılarla ilişkili olduğu bir ülkeden kaçarak, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu'na gitmek üzere gemiye binmekle yetinmiştim. O kıyılarda korkulacak hiçbir Olympio* kederi yoktu. O zaman hissettiğim acıdan daha büyük bir acı olamaz gibi gelmişti bana,  anımsıyorum: Hayattan öylesine habersizdim ki, yanılmamışım, bir daha hiç o derece paramparça olmadım.

Dostların, anne-babanın ölümü bile ihanet kadar yıkıp bırakmaz insanı. Ölüm, varlığın derinlerinde temellenen birey olma güvenine zarar vermez. Ölüm fotoğrafları, mektupları, giysileri, bir tutam saçı, güzel günlerin görkeminden bir şeylerin durmaksızın dirildiği o kalıntıları korur: Solmuş, sararmış ama yine de gösterişsiz ve sevecen bir biçimde o günleri çağrıştıran; insanı tiksintiyle o günlere sırt çevirmeye mecbur etmeyen bir görüntü. Oysa ihanet hiçbir şeyi sağlam bırakmaz; tersine çevirdiği ve anlamını tümüyle zehirlediği geçmişi bile: İlk kez akşam yemeği yediğiniz; hayranlıkla, kuşkuyla, daha pek bakışmaya cesaret edemeden birbirinizi keşfettiğiniz; parmaklarınızı, anıların suç ortaklığını gösterecek biçimde daha bir sıkı kenetlemeden önünden geçmediğiniz; zaman zaman, adeta çok özel bir tören için gidip yemek yediğiniz o lokanta. Üstelik yeniden gittiğinizde, biriniz, ötekine beceriksizce söylediği sözleri, kendisini titreten heyecanı anımsardı. İşte artık, lanetli bir yermiş gibi o lokantadan kaçmak, onun olduğu sokaktan geçmekten sakınmak gerekiyor; işte artık adı bile, gözlerinizde yaşlar belirmesine yol açıyor. En tatlı sözler, en basit şeyleri ifade eden sözcükler; yazın oturmayı sevdiğiniz teras; panjurların gerisinde doğan günün anısı; odanın duvarına yansıyan dalgaların ışıltısı; bu sırada, kayıkların denize açılmaya hazırlandığını haber veren tahta gürültüleri; onun, yastığın üzerine dağılmış saçları; tenindeki tuzun tadı ve çizdiği şekil; kumsaldan dönüşte durulandığı su şişeleri, hepsi birer hançer darbesi.

İlk kucaklaşmayı daha da ateşli kılacak olan hayal kırıklığını yaratmak için perondaki sütunlardan birinin arkasına saklanarak o kadını beklediğinizi anımsadığınız zaman, istasyona giren bir tren, rayların üzerinde gıcırdayan tekerler, artık nerede olursa olsun yüreğinizi parçalayacak. O halde, eğer hayatta kalmak istiyorsanız; ondan kalan tek şeyi, bütün bir görüntü hazinesini, bedene kazınmış tatlı alışkanlıkları sonsuza dek altüst etmeye, darmadağın etmeye çabalamamız gerekir: Oysa ölülerle görüşmeye devam ettiğimiz düşsel alan var olmayı sürdürür. Her an arabayı bizim sürmemiz, bir zamanlar birlikte kurduğumuz ve içinde yaşadığımız kenti unutmamız gerekir; içinde kalmayı istediğiniz, kalmayı sevdiğiniz şeyi yıkma çabasına, durmaksızın yeni baştan başlamanız gerekir. Sevilen kadının bedenidir, uğruna ölünen o nesnedir asıl, unutmayı inatla öğrenmemiz gereken. Gözlerin, parmakların, ağzın, tenin, cinsel organın; kişinin her yerinin, her parçasının sakladığı o bedenin anılarını bir yana bırakmayı; cesetlerin çürüdüğü gibi çürümeyi ve erimeyi öğrenmek gerekir.

Ölüm, zaten, yüz çizgilerini, sözleri, tavırları sonsuza dek sabitleştirir: Oysa giden kadın söz konusuysa, her geçen saniyenin onun görüntüsünü anlaşılmayacak bir  biçimde değiştirdiğini, bir zamanlar yürekten sevilen kadının görüntüsünden uzaklaştırdığını; dudaklarından bilmediğimiz sözcüklerin döküldüğünü, kafasından ortak olmadığımız ve hiçbir zaman bilmeyeceğimiz düşüncelerin geçtiğini dehşetle sezeriz. Bu karşı konulmaz uzaklaşmanın; uğursuzluğun ya da ters giden bir talihin değil, onun iradesinin değişmez bir sonucu olduğunu biliriz. Artık, onun nerede yaşadığını bilmeyiz, bilmek istemeyiz. Her sokağın köşesinde, size yabancı olmayı, size görünmemeyi, artık size ilişkin hiçbir şey bilmemeyi ve anlamamayı seçen o kadınla karşılaşma felaketine uğrayabileceğinize göre; şehir baştanbaşa anlaşılmaz, kocaman ve değişmez bir tuzak haline gelir adeta. Saç biçiminin değişmiş olabileceğini; kuşkusuz kendisine, giyip çıkardığını asla görmeyeceğimiz yeni giysiler aldığını; o giysileri giyip çıkardığını başkaları görsün diye satın aldığını düşünürüz. Buna kırılmamış, incinmemiş oluşuna şaşıp kalırız.

Her geçen an, o anı paylaşmadığımız, o andan haberimiz bile olmadığı gerçeğiyle, uğradığımız ihaneti ve çektiğimiz acıyı çoğaltır. Üstelik bu acının tam anlamıyla bitkin düşüren çelişkisi; size bir zamanlar en yakın olan, hiçbir yerde bulamadığınız desteği bulmak için yöneldiğiniz, her şey sizi terk ettiğinde yanınızda kalan kişinin acı vermesidir: Ama gönül, alışkanlığı üzre, kurulmuş bir makina gibi, yediği darbelerden sersemlemiş bir hayvan gibi; eskiden dayanağı, sevinci, ama artık celladı olandan avuntu beklemeyi sürdürür.


Artık yokluktan başka bir şey barındırmayan eve geri dönmemek için, karşıma çıkan ilk barda içki içerek, sarhoş geçirdiğim korkunç geceleri anımsıyordum. Sigaraların, ağzımın çevresinde halka halka olan, lambaların altında, asılmış birisinin ipi gibi dosdoğru tavana yükselen mavi dumanını anımsıyordum. Ellerimin titrediğini; başımın, sanki içinde bir arı kovanı varmış gibi uğuldadığını anımsıyordum. En sonunda çıkıp arabama bindiğimde, kaldırımın kenarındaki oluklarda karanlık ve parlak suyun ürperişlerini anımsıyordum. Geceleyin, kaçığın biri gibi, çoğunlukla bütün farları söndürüp arabamı sürmeye koyulduğumu; şehrin sokaklarından geçerek, kamyonların kırmızı ve beyaz kuyruklu yıldızlar kaydırdığı ıslak otoyollarda ilerlediğimi anımsıyordum. Tatile çıktığımızda, ben araba sürerken dizlerime koyduğu başını usul usul okşadığımı; onun parmaklarıma öpücükler kondurduğunu anımsıyordum. Bununla birlikte, açık unutulan bir lambanın, mavi gündoğumunda parlayan pencerenin altında, bir an onun geri döndüğünü düşündürdüğü zaman kapıldığım çılgınca umudu anımsıyordum. Telefonun başında sigara tüttürerek geçirdiğim günleri; telefonun zili çaldığında, geceleyin sokaktan yavaşlayarak bir taksi geçtiğinde yüreğimin sıçrayışlarını, o hayallerin yok olup gitmesi için gereken zamanı, çekilip gidişleriyle daha çok üzüntü veren yalnızlığı anımsıyordum.

Hatta, zihnimize durmaksızın gelip onu ele geçirmeye çalışan şeyi durmaksızın kovarak; zihnimizi parçalayıp yıkan şey yerine neyle olursa olsun, hangi ipe sapa gelmez sözlerle olursa olsun rasgele doldurarak —bunaltıcı bir çabadır bu— anıları biraz olsun uzaklaştırmayı başardığımızı sanırız; ne var ki, tam olarak kurtulamayız onlardan. İşte gecenin ortasında, o kadın kollarımızın arasındadır. İşte bedenler, hiçbir zaman olmadığı gibi birleşmiş ve kendilerinden geçmiştir; dilini ve dişlerini, boynunda ısırdığınız saçlarını, gamzeli kalçalarını ve sizinkilere dolanan bacaklarını ve pek hoşlanmadığı şeyleri yapmaya giriştiğinizde çıkardığı küçük homurtuları tanırsınız ya da bir burunda onunla birliktesinizdir; direkleri gölgeden, yan yatmış büyük bir gemi görürsünüz; bir hayalet gemi; o, güneşin doğuşunu seyredeceğini söyler size; birden, doğan günle ondan ayrılacağınızdan; kendisi orada, gül parmaklı şafağın önünde tek başına kalırken sizin gitmenizi istemesinden çok korkarsınız; ama biraz daha kalmanızı ister ve ağlayarak, diz dize, sevişmeye başlarsınız. Ya da... Tanrım, siz ter içinde, sertleşmiş cinsel organınızla bunun bir düş olduğunu anlayana kadar geçen saniyeler ne de uzundur; ardından, merhametli yorgunluk sonunda sizi sersemletmeden önce geçip giden saatler ne korkunçtur.

Ölümün ne olduğunu biliyorum; bu yaşımda ölümle bir kereden fazla karşılaştığım düşünülebilir. Ama şunu söylemeliyim ki, ölüm, terk ediliş kadar derinden yıkmaz insanı. Ölüm, geri dönüşü olmayan şeylerin o iğrenç yumuşaklığına da sahiptir: ona isyan etmek, kararından dönmesini dilemek yararsızdır. Oysa sizi terk etme kararını, bilirsiniz ki bir kişi almıştır; hem de sizin kötülüğünüzü istemeyen, dahası, sizin için iyilik dileyen, bütün iyilikleri dileyen bir kişi yani sizi seven kadın. İyi ile kötü öylesine duyulmamış bir biçimde ters yüz olur, roller öylesine anlaşılmaz bir biçimde tersine döner ki üzüntüden sersemleyen zihin, bunları ne kavrayabilir ne de kabullenebilir; pek tatlı sözler söylemeyen kadının tek bir sözü, sanki en değerli varlığıymışsınız gibi sizin için kaygılanan kişinin tek bir sevecen düşüncesi yeterli olacağına göre; zihin, alınanın geri verileceğine, çözülenin yeniden bağlanacağına boşuna beslediği inançla tükenip gider. Şimdi onun aldığı bir kararın sizi neredeyse cansız olarak bir kenara bırakması, kendisinin de çığlıklarınıza aldırmadan yoluna devam etmesi mümkün mü? Başınıza gelebilecek en küçük kötülükten endişe duyan o insanın; en ufak bir sıyrığı olduğunda, çoğunlukla sabahları kramplarla kasıldığında öpücüklerle yatıştırdığınız o kadının, sizde açtığı korkunç yaradan ötürü kahrolmaması mümkün mü?

Bazı bakımlardan, geçmiş ile bugün arasında bir bağlantı olduğunu ileri sürerek, böyle kendi kendimizi sorgulamakta haklıyız. Ne var ki geçmişte olanla bugün olanın imkânsızlığını değerlendirmek yerine; çelişkili ve acı verici görünse de tersine bir düşünme eylemi gerçekleştirilmelidir: şimdi olan, geçmiş olmuş görüneni geçersiz kılar. Şimdi başımıza gelen, hep gelmiş olanın ama belli edilmeyenin gerçeğidir. Bu en azından, savaşın ve aşkın en uç, dolayısıyla da en güzel durumları için doğrudur. Zaten söz konusu durumlar için, aynı acımasız ihanet sözcüğünün kullanılması boşuna değildir. Arkadaşını ateş altında bırakıp giden, onu düşman polisine veren kişi, zaten ona hep ihanet etmiş, hep bir alçak, bir muhbir olmuş demektir. Sevgililere gelince, eşini İlyada'daki ölü bir savaşçı gibi, tozun içinde, devrilmiş ve yıkılmış bir halde bırakıveren, hep orospu çocuğunun teki ya da Babil'in büyük orospusu olmuş demektir. Bu böyledir.

Sonuç olarak benim duygusal eğitimim böyle oldu işte. Dediğim gibi, gençtim. En çok liman kızlarını tanıdım. Bu, hepsi de orospudur anlamına gelmiyor; hatta pek azı öyleydi. Yalnızca, kendilerine hikâye anlatılmasını beklemiyorlardı. İnanma ve inandırma yeteneğim onulmaz biçimde yok olup gitmişti. Böylece Port Said ile Lourenço Marqués arasında sıralanmış, az konuşan sevgililerim oldu. Biri pipo içerdi; bir başkasının evcil bir pitonu vardı; bir üçüncüsü Tehlikeli İlişkiler'in İngilizce çevirisini okumuştu. Anılar işte. Hem sonra, gemi enkazlarındaki sevgilim de vardı. Mutluluk konusunda müşkülpesentliğimi azalttım. Kısacası, zamanından önce yaşlanmıştım; oysa A. sonuna kadar ihtiyar bir yeniyetme olarak kalmış, onu mahveden de bu olmuştu.

*Tristesse d'Olympio (Olympio'nun Kederi), Victor Hugo'nun bir şiiri.

Cuma, Aralık 13, 2013

Aurélia..

Kişi mutsuz olduğu zaman başkalarının mutsuzluğunu düşünür. Çok sevdiğim dostlarımdan birinin hasta olduğunu duymuş, ziyaret edememiştim. Tedavi gördüğü yere giderken, bu işi savsakladığım için kendime kızıyordum. Bir gün önce daha kötü durumda olduğunu söylediğinde büsbütün üzüldüm. Kireç badanalı bir odaya girdim. Güneş, duvarlara kıvançlı açılar çiziyor ve bir dindarın getirip masasına koyduğu çiçek vazosunda oynaşıyordu. Çilekeş bir İtalyan keşişinin hücresini andırıyordu oda. Yüzü çökmüştü dostumun, sakalı ve saçlarının karasıyla gölgeli benzi, sararmış fildişi gibiydi, gözlerinde ateş kalıntısının izleri parlıyordu; kukuletalı bir palto atmıştı omzuna ve bu haliyle o, bir zaman tanıdığım insandan yarı yarıya farklıydı. Birlikte çalıştığımız, gülüp eğlendiğimiz kıvançlı arkadaşım değildi artık; bir havari hali vardı üstünde. İlginç şeyler anlattı; bir gün ağrılar ve acılarla kıvranırken başka bir dünyaya taşınır gibi olmuş ve acıları dinmiş birden. "Ne yüce andı o, sanki bir tansık gerçekleşmişti" diyordu. Daha sonra söylediklerini bilmem nasıl açıklamalı; sonsuzluğun belirsiz alanlarında olağanüstü bir rüya görmüş, hem farklı, hem ondan bir parça olan bir varlıkla, bir ruhla konuşmuş. Ölü sandığı varlığa, "Tanrı nerede?" diye sormuş. Şu yanıtı vermiş ruhu: "Tanrı her yerde, sende, herkeste. Yargılıyor, dinliyor seni, öğütler veriyor sana; şu an birlikte düşünen ve birlikte rüya gören sensin, ben'im o Tanrı, ve hiç terk etmedik birbirimizi ve bizler ebediyiz!"

Belki yanlış duyduğum ya da yanlış anladığım bu konuşmaya değgin başka şey söyleyemem. Bildiğim şey, bende büyük heyecan uyandırdığı. Sözlerinden çıkardığım sonucu dostuma mal edemem, yargılarım yanlış da olabilir.

- Tanrı onunla, diye haykırdım... Benimle değil artık! Oy mutsuzluk! Tanrı'yı kendim sürdüm içimden, tehdit ettim, kargıdım onu! Oydu içimdeki, ruhumdan gittikçe uzaklaşan ve boş yere beni uyarıp duran o gizemli kardeşti Tanrı! O seçkin koca, o utku kralı, yargılıyor, suçluyor beni, bana verdiği kadını, bundan böyle layık olmadığım kadını, kendi göğüne götürüyor!

Pazar, Kasım 24, 2013

Thomas l'obscur..

Şehir neredeydi peki? Yerleşim alanının ortasında Thomas kimseye rastlamadı. Binlerce sakiniyle o muazzam evler ıssızdılar, taşın içine sıkıca hapsedilmiş mimardan, o esas sakinden yoksundular. Kurulmamış devasa şehirler. Binalar üst üste yığılıyorlardı. Kavşaklarda anıtlarla yapılar düğüm oluyorlardı. Ta ufka kadar, ulaşılmaz taştan kıyıların yavaş yavaş yükseldiği görülüyordu; sonu, güneşin ceset görüntüsüne varan çıkmaz sokaklar.  Bu kasvetli seyir uzun sürmedi. Evlerinde göçebe olan, artık hiçbir yerde oturmayan binlerce insan dünyanın sınırlarına kadar yayıldılar. Kendilerini atıp, yerin dibine gömüldüler; orada Thomas'nın özenle çimentoladığı tuğlalar arasına hapsoldular; şeylerin muazzam kütlesi bir kül bulutu altında parçalanırken, enginliğin uçsuz bucaksızlığını ayakları altında sürükleyerek ilerliyorlardı. Yaratılış taslaklarına karışmış olarak, sonsuz kısa bir an süresince dağları kendilerine katıyorlardı. Tesadüfi hareketleriyle evrensel düzenlemeyi yıkarak yıldızlar gibi yükseliyorlardı. Kör elleriyle görünmez dünyaya dokunuyorlardı, onları yıkmak için. Artık parlamayan güneşler, onların yörüngelerinde serpiliyorlardı. Büyük gün onları boşuna kucaklıyordu. Thomas hâlâ ilerliyordu. Tıpkı bir çoban gibi, yıldız kümeleri sürüsünü, yıldız-insanlar selini ilk geceye doğru götürüyordu. Yürüyüş görkemli ve soyluydu, ama hangi hedefe doğru ve hangi biçim altında? Onlar kendilerini, sınırlarını aşmayı istedikleri bir ruhun içine hapsolmuş sanıyorlardı hâlâ. Hafıza, harika bir güneşin erittiği o buzdan çöl gibi görünüyordu onlara ve orada, kasvetli, soğuk, onu sevmiş olan yürekten kopmuş hatıra vasıtasıyla,  yeniden yaşamaya kalkıştıkları dünyayı buluyorlardı yine. Artık vücutları olmadığı halde, bir vücudu temsil eden tüm imgelere sahip olmanın tadını çıkarıyorlardı, ruhları ise hayali cesetlerin sonu gelmez kortejini canlı tutuyordu. Ama yavaş yavaş unutuş çıkageldi. Korkunç bilmeceler içinde çırpındıkları dev hafıza üzerlerine kapandı ve onları hâlâ hafifçe nefes alıyor göründükleri bu beldeden kovdu. Vücutlarını ikinci defa kaybettiler. Bakışları gururla denize dalıp giden birkaçı, adlarını canla başla koruyan diğerleri, boş Thomas kelimesini tekrar ederken sözün hafızasını kaybettiler. Hatıra silindi ve onlar, umutlarını boşu boşuna oyalayan lanetli ateşe dönüşerek, zincirlerinden başka kaçacak şeyleri olmayan tutsaklar gibi, tahayyül edemedikleri hayata geri çıkmaya çalıştılar. Umutsuzca duvarlarının dışına atladıkları, yüzdükleri, sinsice kaydıkları görüldü; fakat yasaları, teoremleri, bilgeliği parçalayıp yutacak daha güçlü bir düşünceyi düşünce yokluğu ile meydana getirmeye çalışarak zafere koştuklarını sanırlarken, imkânsızın nöbetçisi onları yakaladı ve batışın içine gömüldüler. Uzun, ağır düşüş: Hayal ettikleri gibi, katettiklerini sandıkları ruhun sınırlarına varmışlar mıydı? Yavaş yavaş bu rüyadan çıktılar ve öyle büyük bir yalnızlıkla karşılaştılar ki, insanken korkutuldukları canavarlar yaklaştığında, onlara kayıtsızlıkla baktılar, bir şey görmediler; yeraltı mezarlığına eğilip, derin bir atalet içinde orada kaldılar ve her kâhinin gırtlağının dibinde doğuşunu hissettiği dilin denizden çıkıp imkânsız kelimeleri ağızlarına tıkmasını esrarengiz bir şekilde beklediler. Bu bekleyişin, bir dağın zirvesinden damla damla yayılan bu ölüm buharının, sonu olamazmış gibi görünüyordu. Ama bir rüyanın sonuymuş gibi karanlıkların dibinden geçerken uzun uzun bir çığlık yükseldiğinde, hepsi de okyanusu tanıdı ve uçsuz bucaksızlığı ve tatlılığı ile onlarda dayanamayacakları arzular uyandıran bakışı fark etti. Bir an için yeniden insan olarak, sonsuzlukta, tadını çıkardıkları bir görüntü gördüler ve son bir kışkırtmaya boğun eğerek suyun içinde büyük bir zevkle soyundular.

Thomas da bu ilkel görüntü seline baktı, sonra sıra ona geldiğinde kendini içine attı; ama hüzünle, umutsuzca, sanki onun için utanç başlamışçasına.

Perşembe, Kasım 14, 2013

Grámosinn glóir..

İşte karşında, onun başarıya ulaşamamış yapıtı duruyor. Yıllar ve yıllar sonra, sen, onun bilincindeki birikimi ortaya çıkaracak ve içerdiği simgeleri yorumlayacak olan, tutkulu bir tükenişle yanıp tutuşan, ve yaşamını sürdürebilmek için, anlaşılmak ve huzur bulmak isteyen bir ruhun sırlarını çözecek olan şeyleri yaratmaktasın; ne var ki bunları geçerli biçimde, imgelerle, dile getirmiş değilsin. Ve salonun hayhuyu ayyuka çıkmakta, neşenin şamatalı sesleri yükselmekte ve çağlayanlar gibi köpürerek dalga dalga, tablonun üzerine boşanmakta; ve sen daha da yoğun bir sessizliğe gömülmektesin; işte yeniden duyulan hüzünlü ve pes tuş vuruşları bir ağ örüyor; birbirine dolanıyor ve yeniden duyuluyor ritimler, daha başka ritimler de; renkler canlanıyor, ve camın o parıltısı, örtüsüz masanın üzerinde yakalıyor ışınları.

Koruyanı yok, sırtı çıplak biri.* Sırtını duvara verip, çöküyorsun oturduğun yere. Sana kimse ulaşamaz burada, hiçbir göz seni arkadan dikizleyemez. Karabüyünün kem gözü de değemez sana. İşte arzuyla yanan gözler ve gece hayatı semtinin kadınları, o saatlerde kendilerine ait olan mekânı gözleriyle sarıyorlar; kimileri mavi, sana usulca değip geçiveriyorlar, davetkâr, asla kara değil onlar; dalganın tepesinden aşan bir kanat gibi, parçalanırken aklaşır maviler; ya da karanlık sularda parlayan bir far sanki, yalnızlığı içinde yükseklerde süzülen bir kuşa vurur ışıkları.

Ve boş masadan ona bakan biri vardı hep. Boşalan şişeyi bırakıp, kalktı, gitti adam.

Ilık bir geceydi, gökyüzü zift karası, elini uzatsan değeceksin sanki. Bir tek yıldız bile yoktu.

Bari güzel bir şeyler söyle bana, dedi kadın, simsiyah saçlarının altındaki mavi gözlerinde açmıştı ruhu. Madem ki bırakıp gideceksin. Gitmen şart mı sanki?

Herkesi terk ederim ben. Yalnızca biri hariç, dedi adam, ayak parmaklarıyla onun karnını gıdıklayarak.

Gitme, kal.

Ses çıkarmadı. Gideceğini biliyordu kadın.

Bir şeyler söyle. Yalnızca benim için, özel bir şeyler.

Sonbahar, dedi adam o zaman; ve rüzgâr. Ve yeni renklerinin şaşkınlığı içinde bir sürü yaprak uçar ağaçlardan, havalanır; ama kanatları olmadığından, yere düşerler, bir su birikintisine yığılır, bir kümeye karışırlar; ve her şey bitmiştir orada. Sonra yine bahar gelecektir, ama bu yapraklar geri gelmez artık.

Kadın bunu söylerken, gözlerinde harika bir şeyin oluştuğunu görüyordu adam.

Ama, yeni yapraklar yeşerecek, dedi kadın.

Evet, tabiî yeşerecek, dedi adam, ama aynı şey değil. O ayrı bir yaşamın öyküsü.

Adam bankta oturuyordu, kaldırım bomboştu.

Ama yakınında birinin bulunduğunu, görmekten çok, seziyordu.

Gece, kocaman bir salon gibi, alabildiğine uzanıyordu. Uzaklardaki memleketinin geceleri başkaydı, sonu gelmeyecek gibi gecelerdi onlar. Burada ise, gökyüzü bir evin damını andırıyordu, bir sonsuzluğu değil. Ve uzay, yıldızlar arası bir boşluk muydu?

* Güçlü Grettir adlı sagadan bir özdeyiş: Onu düşmanlarına karşı koruyacak eşi dostu, yakını olmayan kişi güçsüzdür.

Pazar, Ağustos 25, 2013

- Unutmak utanmaktır, siz bilirsiniz -


TennisTraveling
JehroAll I Want
AthleteTrading Air
ModdiMagpie Eggs
Arctic Monkeys505 

*
Mystery JetsRadlands
BadfingerWithout You
Pete YornJust Another 
CalogeroTien An Men
Mimi SecueKleidermann

*
Luigi TencoVedrai vedrai 
The La'sThere She Goes 
Si Connellybaby i'm tired
Alice GoldRunaway Love
Al StewartYear of the Cat

*
Yellow TricycleHelicopters
Till BrönnerAntonio's Song
a-haHunting High and Low
Brett AndersonBack to You 
Talk TalkTomorrow Started 

*
The MaccabeesSlowly One
 Hindi ZahraAt The same time
The CureThis Twilight Garden
Sufjan StevensSize Too Small
The BluetonesSleazy Bed Track  

 
İyi bir güz. 


Mary HopkinThere's No Business Like Show Business
Mark Kozelek & Jimmy LavalleYou Missed My Heart
PederDaylight (feat. Signe Marie Schmidt-Jacobsen) 
Mich Gerber Feat. Imogen HeapEmbers of Love
Tim HardinHow Can We Hang On To A Dream 

*
Animal Liberation OrchestraPut Away the Past
Colin Hay Waiting For My Real Life To Begin 
Max Raabe & Palast OrchesterSupreme
Lisa Gerrard & Pieter Bourke Meltdown
George MichaelYou Have Been Loved 

*
Melody's Echo ChamberI Follow You
My Morning JacketBermuda Highway 
David Sylvian & Ryuichi SakamoRide 
Bill CallahanThe Wind and the Dove 
Paul BanksI'm a Fool to Want You 

*
Bang Gang Ghosts From The Past
Loney, dearAirport Surroundings
The RaspberriesGo All The Way
No Clear MindDream Is Destiny
This Beautiful MessFly Anna Fly

*
Lost LanderAfraid Of Summer 
Rufus WainwrightPerfect Man 
Blonde RedheadBlack Guitar  
Joanna NewsomGo Long
ClogsLast Song

.

Afiyetler.” 

Pazartesi, Temmuz 29, 2013

Arquitectura del Matadero..


Güzel geri zekâlı dilberden eser yoktu. Belki de gece yanımda yatmamıştı. Belki her şey bir rüyaydı. Gerçekten de, kalp rahatsızlığıyla uyandığımda onu gördüğümü veya yatakta varlığını hissettiğimi hatırlamıyordum.

Duş alıp giyindim, tam kahvaltı etmek üzere dışarı çıkacakken, Gabino'dan bir mesaj geldi:

Genç dostum,
Babanla yıllar önce, bir İtalya seyahatinde yazmış olduğumuz bir metni sana gönderiyorum. Dün seni son gördüğüm andaki halini düşünerek, yararlanacağını umuyorum.

Sahipsiz akşamdan kalma hali
(akşamdan kalma halinin üstesinden gelmek için 20 öğüt)

1. İçki içmeyin.
2. İkinci tercih: içmeye devam edin. Bloody Mary.
3. Akşamdan kalma halini ciddiye alın. Akşamdan kalma hali, basit ve geçici bir durum değil, bir hastalıktır.
4. Makarna.
5. Meyve salatası.
6. Sanayi boyu şişelerle su, tercihen maden suyu.
7. 055 67 20 83
8. Müzikten, bilhassa folk müzikten kaçının.
9. Nehir kenarında gezinti yapın (ölçüyü kaçırmayın).
10. Madrid usulü işkembeyi ve Floransa usulü trippa'yı ağzınıza koymayın.
11. Üşütmeyin.
12. Süt ürünlerinden uzak durun; yoğurt (belki zaten mayalanmış olduğu için) bu kuralın dışında tutulabilir.
13. Akşamüzerine kadar kahveden ve çaydan uzak durun.
14. Fazla konuşmayın (genel kural).
15. Her tür faaliyetten kaçının (bilhassa fiziksel faaliyetlerden (bilhassa seksten (özellikle yalnızken))).
16. Güneşe maruz kalmaktan, yağmurdan, rutubetten, otomobile binmekten, uçak yolculuğundan, yolculuktan kaçının.
17. Telefonun fişini çekin.
18. Arasıra elma suyu için.
19. Tıraş losyonundan uzak durun.
20. Bazı durumlarda pilav yiyin.

Bir çıkış alıp listeyi katlayarak pantalon cebime koydum ve evden çıktım.

Cuma, Mayıs 10, 2013

Resul..

Çoğu kez salt düşünmekle doyar, söylemekle yetinir beynimiz; aklından geçirmek eyleme geçirmenin tohumudur muhakkak, ancak bu tohumun kendisi yeterli olur. Aklın bu yetinme yetisine ne kadar şükretsek azdır. Ya isteklerimizi kaçınılmaz biçimde gerçekleştirmek zorunda olarak programlanmış olsaydı beynimiz ve bedenimiz. Dünya bizim için muhteşem bir yer olurdu muhtemelen, ama başkaları için kesinlikle felaketlerle dolacaktı.
Hepimiz başkaları için başkalarıyız. Herkes herkes için bir başkası olduğuna göre, kimse için güvenli bir yaşam mümkün olmayacaktı; olduğu kadarıyla bile demek istiyorum.

Her insan bir diğeri için bir arzu oluşturur ve bir ağrı ve şiddet kaynağıdır. İnsan kendisi bir ağrı ve şiddet deposu değilse ne? Bununla baş etmenin mümkün tek yolu tehdit eden başkalarını tamamen benden ibaret kılmak, onları kendimize benzetmek, onlara kendini ben zannettirmek, mümkünse bizzat ben yapmaktır. Belki de her insanda fırsatını bulunca güçlüce yeşeren şu başkalarında kendini çoğaltma ve varlığını onların varlığını kovarak boşalan bu alana yerleştirme dürtüsünün anlamı budur. Dünyada bir Ben varsa, başkalarına yer yoktur. Başkaları, o uzay kadar karanlık ve ve ölçülemez, bilinemez ve ulaşılamaz varoluşlarıyla Ben'i tedirgin ediyordur. Ben korkuyordur. Başkaları tarafından içerilmemek, kendinden kovulmak ya da sindirilip ezilmemek, yok edilmemek için, başkalarının bütün bunları yapma kabiliyet ve potansiyeli olduğunu kendinden bildiği akıl ve ruhlarını kendi akıl ve ruhunun gölgesi altında çürütüp yok etmek istiyordur. Tüm dünya kurumuş, kabuk halini almış ve içlerine dolan yeni varlık adına yaşamaya kendini adamış insan boşlarından ibaret kalıncaya dek, canlı olan her şeyi, herkesi yutacak; geride sadece bir tek Ben kalacak ve bu, O'nun ben'i olacak. Herkes sadece onu besleyecek, O durmadan şişecek. Böylece herkesi kapsayıp kapattığında, O yaşayan tek ruh, isteyen ve alan tek Varlık olarak kalacak. Artık kimse onu tehdit edemeyecek. Mutlak güvenlik, mutlak karanlık şeklinde olsa bile gerçekleşecek. Kocaman, dünya ölçeğinde bir penis olarak bütün kadınları o dölleyecek, genişliği bilinen her yer kadar bir rahim olarak bütün insanları kendinden doğuracak ve böylece onları kendinden parçalar haline getirecek; böylece herkes bu Ben olacak ve sonsuz huzur gelecek. Sonsuz huzur bütün insanların tek bir insanda toplanmasıyla ve ancak o bir tek insan için gelebilir ancak. Bunu keşfeden birçok kişi arasında geçen bu korkunç mücadelede ayakta ve hayatta kalan son İnsan, insanların tözü olan o üstün varlık, herkesi örten ve yutan o sonsuz ben, güçlülerin en güçlüsü olarak, altın diş ve platin göz, bronzdan dökülmüş bir kartal kanadı, etçil aslanpençesi, beton bir yapı, çelik iskeletiyle görkem fışkıran bir heykel olarak, duvarlara asılan tek resim olarak, en büyük sevgili dünyanın atan biricik kalbi olarak, düşmansız ve tehditsiz kalarak, yerleştiği yerden sökülmemecesine bize bakacak, bakacak.

Pazartesi, Nisan 29, 2013

Der Golem..


Yatağa uzandım, uyumak istiyordum, ama uykum bir türlü gelmiyordu, bunun yerine garip bir durum çıktı ortaya; ne düş görme, ne uyanıklık, ne de uykuydu bu. Işığı söndürmüştüm, gene de odada bir şey öylesine belirgindi ki, bütün biçimleri seçebiliyordum.

Oysa kendimi son derece huzurlu ve o acı veren tedirginlikten kurtulmuş hissediyordum, yoksa bu gibi durumlarda uykuya dalamamak işkence gibi gelirdi.

Şimdiye kadar yaşamımda hiçbir zaman böylesine keskin ve kesin bir düşünme yeteneğine sahip olduğumu anımsamıyorum. Sağlıklı olma durumu sinirlerime işliyor, düşüncelerimi sıraya sokup düzenliyordu. Emir vermemi bekleyen bir ordu gibi sıraya dizildiler.

Onları çağırmam yetiyordu, önümde durup isteklerimi yerine getiriyorlardı.

Geçtiğimiz haftalarda yıldız taşından oymaya çalıştığım, kafamda tasarlamış olduğum yüzü bir türlü başarıyla oyamıyordum; benim çizmek istediğim yüzle, taşın içindeki dağınık biçimde bulunan bir yığın parıltı bir türlü uyum sağlamıyordu — bütün bunlar bir anda aklıma gelen bir çözümle son buldu, maddenin yapısına uygun olarak minkaşı nasıl hareket ettirmem gerektiğini artık kesinlikle biliyordum.

Şimdiye kadar ne olduklarını bilmediğim hayaletler ve düşsel yüzler ordusunun esiriydim; düşünce ya da duygu muydu bunlar; şimdi onları bana ait bir dünyada görüyordum ve onlara hükmedebileceğimi biliyordum.

Şimdiye kadar kâğıt üzerinde binbir ıstırapla zorla yapabildiğim hesaplamaları zihnimde hemen sonuçlandırabiliyordum. İçimde yeni uyanan bir yetenekle, yani o anda bana gereken sayıları, şekilleri, eşyaları ya da renkleri bulup onları kullanma yeteneği ile yapabiliyordum bunu. Bu çeşit araçlarla çözülmesi olanakdışı olan felsefî ya da benzeri sorunlar olursa, o zaman ruhumdaki duyuşun yerini kulağımla işitme alıyor ve Şemayah Hillel'in sesi konuşmacı rolünü üstleniyordu.

Garip bilgiler sahibi oluyordum.

Yaşamımda şimdiye kadar hiç dikkat etmeden kulağımdan geçip giden sözler, sonuna kadar değerlendirilmiş olarak çıkıyordu karşıma; "ezberlediğim", "algıladığım" her şey, birden "bana ait" oluyordu, şimdiye kadar hiç algılamadığım sözcük hazinesinin sırları bütün çıplaklığıyla önüme seriliyordu.

Daha önce, hesaplanmış yüz hatlarıyla, heybetli göğüslerde asılı nişanlarla lekelenmiş olan insanlığın "yüksek" idealleri beni tepeden süzerken, şimdi alçakgönüllükle maskeyi indiriyor ve özür diliyorlardı; kendileri dilenciymişler, daha büyük sahtekârlıklara arka çıkıyorlarmış.

Acaba hâlâ düş mü görüyordum?

Pazartesi, Nisan 22, 2013

Ectectbeh Pomah..



37 

Zen zendost...

İnsan; herhâlde kendi başlangıcını hatırlayamayacak şekilde ayarlandı. Kendi doğumumla ilgili hatıralarım yok. Hafıza çalışmıyor, beynimizdeki o bölge hâlâ hazır değil. Başlangıç belirsiz ve şekilsiz. Mecburiyetler zincirine yol açan birkaç tesadüfün toplamı. Yine de başlangıca giden kapı; her zaman sımsıkı kapalı değildir. Her zaman bir aralık vardır, oradan geçemeyeceğimiz kadar dar ve arasından yumuşak, pembe, bizi sürekli cezbeden bir ışığın süzülmesine izin verecek kadar da geniş bir aralık.

Çocukluğumuzda sevildiğimiz kadar asla sevilmeyeceğiz. Bu nedenle de çocukluk zalim bir dönemdir. Zalimliği gelecekte gizlidir. Bir süre sonra bu sevgi nereye kayboluyor? Neden daha sonra; hayatımız boyunca, insanları bizi çocukluğumuzda olduğu gibi nedensiz, sırf var olduğumuz gerçeğinden dolayı sevmelerini bekleriz? Son günlerde çocukluğumda gittikçe daha fazla ve daha uzun kalıyorum. Her şeyi o kadar canlı yaşıyorum ki —psikiyatra göre bu eidetik bir olguymuş— bazen dizlerim yara bere içinde, bir kez de kafamda şişlikle dönüyorum. Bunları doktora söylemiyorum, anlamı yok. Çocukluğuma döndüğümde çoğunlukla kiraz ağacının üstünde oluyorum. Özel bir şey yaptığım da söylenemez, bir dalın üzerinde oturuyorum, kiraz çekirdeklerini yiyip tükürüyorum.

Buda; bir ağacın altında bu şekilde tam 7 yıl geçirmiş. Ne ağacıydı acaba? Ne fark eder ki? Ben kiraz ağacının üzerinde 7 yıl kalacağım... Yedi yıl; beyazın yeşile, yeşilin ise kırmızıya dönüşümünü seyredeceğim. Yedi kez! Beyaz, yeşil ve kırmızıdan oluşan yedi uzun yıl... Kiraz, kiraz olacak... Bulgar Buda'nın ağacı! Ama Bulgarlığın hiç önemi yok. Çocukların vatanı yoktur. Onların vatanı çocukluktur. Ama babaları var. Ya, hem de çok. Babalar işe gider, onlar ortada olmaz. Bir baba; sekiz saat boyunca memur, müdür yardımcısı, veznedar veya dolandırıcı olup geride kalan zamanda, kaç saat kalıyorsa artık geriye, baba olabilir mi? Olamaaaz! diye geveliyorum, şimdi kiraz ağacından, çünkü ağzım çekirdekle dolu, dilinin altında taşlarla konuşma sanatını öğrenen bir Demosthenes gibiyim. Tamam, çekirdeği tüküreceğim. Vahiy olayını sadece çocukluğumuzda yaşayabiliriz, sadece kendi kendimize emanet edildiğimiz bu yedi yıl boyunca. Toplum dışında geçen yedi yıl. Yedi yıl devletsizlik. Yedi anarşi yılı. Her gün tümüyle sana ait. Her günün yegâne amacı dünyayı oyun sahasına dönüştürmek. Aaaa, şuradaki karıncalar, kiraza bak, peki ya şu sinek, onu yakalayıp bir kanadını koparsam, baksana masanın üstünde nasıl dolanıyor, ikisini de koparsam...

Babalar basit şeylerle ilgilenir; mesela; yürümeye ne zaman başlamışsın, bu türden şeyler... Hiç kimse ne zaman düşünmeye başladığını sormuyor. İlk düşünceler, adım adım, keşke onlara bir somutluk kazandırabilsem. Çocukluğun yedi canlı yılı.

Cumartesi, Nisan 13, 2013

Benim Adım Meleklerin Hizasına Yazılıdır..


MİRAÇ

Dalgalanıyor. Hafifçe. Tekdüze. Birbirine sürtünen nesnelerin, atomların, şeylerinin hepsinin entipüften sesleri ve gürültü. Kendi gizemli ezgisini üretiyor. Kendi seslerinin yankısını, kendi çıtırtısını, kendi kuruluşunun bozuluşunun ritmiyle. Seriliyor. Sere serpe. Alıngan ve yalnızlığına düşkün. Patlayarak saçılıyor. Meraklı ve sokulgan. Durmadan bir araya gelme eğilimi gösteriyor.

Sokulganlığı ona hafif bir köpeksilik veriyor. Köpeği böyle bulmuş olmalı. Yavaşlama eğilimi taşıyor. Tembel hayvanı böyle bulmuş olmalı. Durmadan fikir değiştiriyor. Rüzgârı böyle, denizi kararsızlıkla. Salınmayı denerken ağacı buluyor. Serilerek su, dikilerek dağ. Kendinde sertlik buluyor. Taş. Üşüyor, saltık boşluk olarak. Tatlılıkla meyve. Dolgunlukla ekin. Yırtıcılıkla kurt. Bozulmakla, çürümekle yok olmak ve yeniden kurulmak üzere ortadan çekilmekle, içine göçmekle... içi yanıyor. Güneşler patlatıyor, parlıyor. Püskürüyor. Isırıcı dişlerini hayvan ağzına diziyor. Yarasa oluyor, insanın yarasa olası geliyor. Perde kanat, karanlıkta süzülen. Ve kaplan. Ve hep yeniden. Sokucu yılan ve akrep.

Sun-Tzu'yu düşündüm. Büyük usta “düşmanına sarıl” demişti. Elbette. Ama diyorum, insan akrebe yılana ve köpek balığına nasıl sarılır? Düşmanına benze. Bu, olabilir. Belki kastettiği budur. Yerde sürünmek, tıkır tıkır eden takır tukur bir bedeni insanlar ezmesin diye gizlemek, kuyruğunun ucundaki zehirli iğneyi nereye koyacağını bilememek ya da boş denizleri arşınlayıp durmak, uyumamak...

Bunlar üzerine düşünmek, bunları bilmek anlamak için doğa bendenizi geliştirdi (İnsan sensorlarla donatılmış bir ölçüm aletidir fakat bir rivayete göre de insan bir cümledir; bu ikinci ihtimali elediğimi düşünüyorum). Düşünecek, ad verecek bir aracı seçiyor kendine. Gözlerim, doğa adına doğaya bakıyorum. Akıl olarak doğa benim aracılığımla düşünüyor. Doğa, kendini anlamak için beni icat etti.

Anladım. Efendi bendim. Kendimle görüşecektim. Bu, doğayla görüşmenin diğer adı oluyordu. Doğa, kendini bende gömülü tutuyordu. İçimde çeşit çeşit hayvanın yankısını bunun için buluyordum, onlarla kardeştim. Koyun kadar yumuşak, timsah kadar sinsi, erkek aslan kadar boş ve işe yaramaz (kendisi sırf üreme organı olarak yaratılsaydı yeriydi), dirençli bir manda, emici bir yarasa, ağır ve kindar bir fil. Bu kadar kolay öfkelenebilmek, beni lav püskürten yanardağların kardeşliğine bağlıyor. Ölü gibi sessiz bekleyebilmem, beni deniz yapıyor ve değişkenliğimle nehir oluyordum...

Ve peki, ben kendime ne diyecektim...

Pazar, Mart 31, 2013

"Ve insansız anı yoktur."



Keaton HensonSweetheart, What Have You Done To Us
Yo La TengoMy Little Corner of the World
City and ColourAs Much As I Ever Could
AntonymesA Light From The Heavens
DovesThe Man Who Told Everything

*
James TaylorIn The Bleak Midwinter
Modern EonThe Grass Still Grows
The IrrepressiblesForget The Past
Camera ObscuraYou Told a Lie
Scud Mountain BoysGlass Jaw

*
Paul WellerBlack Is the Colour
The Brothers FourGreenfields
Ingram MarshallNow Canons
Guy ChadwickSoft and Slow
DonovanThe Lullaby Of Spring

*
TimoriaVincent Gallo Blues
Philippe SardeLa Rochelle  
The Mary OnettesHenry
Greg WeeksAftermath
Slut If I Had A Heart

*
David HickenFaylinn
ElbowSwitching Off
Tyler ButlerPlover
Jake BuggBroken
ÚlpaDok

Cumartesi, Mart 30, 2013

Alcools..



AUTOMNE

Sisler içinde eğri bacaklı bir köylü ile öküzü
Gidiyorlar ağır ağır sisinde sonbaharın
Görünmez olmuş fakir ve utangaç köyler

Ve bir türkü tutturuyor köylü oraya giderken
Aşk ve vefâsızlık türküsüdür bu
Bir yüzük ve kırılan bir kalp üzerine

Ah! sonbahar sonbahar yazı katleden mevsim
Siste gidiyor işte kül rengi iki gölge


(Varlık Şiir, I. Baskı, Çev. Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet)

Salı, Mart 26, 2013

karanlıkta, ...haykırarak



1


dillerini bildiğim insanlar
bana berrak bir hayat yaşatmadılar
sanmıştım ki gövdem günü delip geçer
ama meğer, günler görgülü zırhlarla kaplıdır
uyku duygum, öpücük köpeğim
herkesinkine benzer

ben sana güvenirim yitik şey
izlerini derin yüzümde bulduğum
dünya bensiz de olurmuş, anladım
bunu sabahlar su diye yüzüme çarparım diri
geçtim geçilecek bütün çizgileri
koruları bekleyen kırmızı köpekler
yalarken gecenin çengelini
ışıktan korunma yağları sürenler
ge-ril-la'yı heceler

ey gergin tel
ben bu seslerimi sana borçluyum
burçlarımı sürçlerimi efendilerin dilini
sus içinde sürüklenen güney
beni benimser
şimdi keşkeleri ısırmasa aklım
deniz... nehirleri kendine çeker
ruhlar... bazıları mıknatıslıdır
irkildikçe kırılır içimdeki heykel
engerek yuvası, çiçek taşı
kara tenimde gergin motifler
karanlığa gülümser


2


o karanlık bana doğru gövdeleşti
havluya peşkir denen günlere döndüm
yürüdü gitti içimin leylakları
yürüdü gitti mayalanmış kayalık
—ben ona kımıltısızlığından yaslanırım
nice cinayetler gördü parmaklarım
kesik başımda bile kaynaşır öfkeler
ben nerede sabahlarım

nerede sabahlarsam sabahlarım
çöl geçen güneşler beni geçemez
ceset dişleri arasında kaldım sarı
onlar bağlanır bu sebepten çeneleri
benden bu denli neden korkmaktır

onları çağırmak gerek, gelsinler
belki eksik kalmışlardır
kırık oklarını, kollarını
bakır taslarını getirsinler
ben hayat, onları buyur etmektedir
onlar adlarını mahyalara yazarım
bilinsinler
ben hayat, neden özlemişler ve nasıl
söylesinler

ya da yatırlara çaput bağlarım
mendiller yakamozlar sevda sözleri
öldürücü tozlar çatlak tonozlar çakılar
çocuk bağırtısı aklımın
huylanmışlığı simlesinler


3

ben hayat, hayata uymadım
kılavuzsuzluk içindeyim
şarkılarım kanırtkan ve neşeli
benimle konuşur
sandukalarda dinlenen huzur
halatların gözü bendedir
ben bunu sizlerle bölüşmem

sizi köpüklü küfürlerle andım
ben o küfürlerle yürüdüm cisimlerin üstüne
taşkın hacamatlar kav kuşları
geceyi bana lehimlediler

yanılgı benim güzel evim
kollarım uzun namlulardır
uzaklara bakmaktan ben böyle yoruldum
hayata harflerle bundan dokundum
baykuşların kanat vuruşları
kuşkusuz lehime işler
önümde beş taş
dördünü size verdim
hamaratım
mağrurum
kanserledim
dize gelmeyen nehirlerin böğrünü deldim

sineğim... ince dutluk arıyor
ona varşova verin
eroin güzeli şehir
ona gülümsesin
ekin biçen gelinler
tay bacaklı bir keçi
kurumuş ellerimde gizlensin
vietnamımı sivrilttim
gölgemi bıçaklamak istediler
görmezden geldim


4


bilirim bunlar ilgilendirmez sizi
sizin pancurlarınızı var sıkışmış
esaslı pergelleriniz, açılara hükmeden
birağızdan şarkılar anlamazsınız
geceleri et bölüşmek sizdedir
size her yer akdeniz

o mor deniz morluklarla morarmış
borazan seversiniz
urlarınız kabarmış, kabuğunuz atmış
gürzlü bitkilerle süslenmiş bahçeniz
hayvan dinlendiğiniz

sizi anlamamak elde değil umursuzum
bana kentte dağları dağlamak düştü
dağlar, yeryüzünün urları
siz birincisiniz

peki size bunları hediye etsem
bu kestiğim surat, az önce
bu jilet, çeliğini etimde erittim
bu kopan bacağım, ölçülmüştür
bu bakışım, batıcı ve sabit
eldivensizim


5


menfur niyetlerim var, bükemezsiniz
ekinler bana değmemiştir
buhurları azdırdım
hacatsız kaldım
haykırır makina parkım

ben hayata hatalarla başladım
çerçevelere sığmam
kuraklık nedir bilirim
yeşermiş ermiş kemikleri
değsin teninize
onları bağrımda saklarım

günlerin trapezi beni sıçratamaz
geyiğim giyinik
mahzenim meşe dolu
kırım hanlığı benden sorulur
kuşların uçuşlarına ortağım
bütün biley taşlarını ben biledim
kararsa da gümüşüm
bilimsel yaşadım

denizleri yırtan benim
kırmadığım yol kalmadı
soluğum rüzgârlara yarar
tarlalara tuz serpildi sayemde
meraları asitle yıkadım
debelenen geceyi bağlarım

...

köpük banyosunda kımıldanan gün
seğiren ten aşkına
çiftleşen köpekler
akrep yumurtası
kurbağa şeridi aşkına
havuzları dolduran koli basili aşkına
hayatı size bağışladım

..yaşayın

Salı, Mart 12, 2013

Zavist..


..beni affedin, gördüğünüz gibi biraz renkli konuşuyorum: Size cafcaflı geliyor mu söylediklerim? Güçlük çekiyor musunuz? Tebrik ederim. Su mu? Hayır, su istemem... Renkli konuşmayı severim...

...intihar etmiş bir komsomolun mezarının, ara sıra çelenklerle ve ayrıca, mücadele arkadaşlarının lanetleriyle süslendiğini biliyoruz. Yeni dünyanın insanı şöyle diyor: İntihar dekadan bir eylemdir. Eski dünyanın insanıysa şöyle derdi: Onurunu kurtarmak için hayatına son vermesi gerekir. Böylece, yeni insanın kendini şairlerin ve tarihin ilham perisinin ta kendisinin övdüğü, eski duyguları hor görmeye zorladığını görüyoruz. İşte görüyorsunuz efendim. Bu duyguların son bir geçit törenini yapmak istiyorum...”

“Bu sizin duygu komplosu olarak adlandırdığınız şey mi?”
“Evet. Bu duygu komplosu, başında da ben varım.”
“Evet. Çevremde bir topluluk oluşturmak istedim... Beni anlıyor musunuz?

...siz de biliyorsunuz ki, eski duyguların harika şeyler olduğu kabul edilebilir. Bir kadına ya da vatana duyulan büyük aşklar örneğin. Az şey mi! Kabul edin ki, bu hatıralardan bazısı bugüne dek hep heyecan vermiştir. Doğru değil mi? İşte benim istediğim de...
...bilirsiniz, elektrik lambasının beklenmedik bir biçimde karardığı olur. Söndü, dersiniz. Ve bu sönen lamba sarsılırsa, tekrar parıldar ve bir süre daha yandığı olur. Lambanın içinde bir kaza olmuştur. Tungsten telleri kırılmıştır ve kırık yerlerin temas etmesiyle lamba hayata döner. Kısa, yapay, açıkça sönmeye mahkûm bir yaşam — hummalı, aşırı gergin bir parıltı. Ardından karanlık basar, hayat geri gelmez ve karanlıkta sadece ölü, yanıp bitmiş teller sarsılır. Beni anlıyor musunuz? Ama kısa bir ışıltı muhteşem bir şey!

...sarsmak istiyorum...

...sönen çağın kalbini sarsmak istiyorum. Kırık yerler temas etsin diye kalp lambasını sarsmak...

...ve bir anlık muhteşem bir ışıltı yaratmak...

...oradan, sizin eski dünya dediğiniz yerden temsilciler bulmak istiyorum. Şu duygular var aklımda: Kıskançlık, kadınlara, onura yönelik sevgi. Size kanıtlamak için böyle bir aptal bulmak istiyorum. İşte, yoldaşlar, 'aptallık' denen insanî halin temsilcisi budur.

...birçok karakter eski dünyanın komedisini sergilediler. Perde kapandı. Oyuncuların sahne önüne koşması ve son kupleleri şakıması gerekiyor. Onlarla seyirci salonu arasında aracı olmak istiyorum. Koroyu yönetmek ve sahneden çıkan son insan olmak istiyorum.

...eski insanî tutkuların son geçit törenini tertipleme onuru bana düştü (...) maskelerin göz yarıklarından tarih ışıl ışıl bir bakışla bizi izliyor. Ve ben ona şunu göstermek istiyorum: İşte seven, işte onur düşkünü, işte hain, işte gözü kara bir yiğit, işte sadık dost, işte zina yapan oğul — işte onlar, büyük duyguların sahipleri, bugün değersiz ve bayağı sayılanlar. Yok olup gitmeden, alay edilmeden önce son bir kez olsun, kendilerini en yoğun halleriyle sergilesinler.

...tuhaf bir konuşma duyuyorum. Usturadan bahsediyorlar. Gırtlağını kesen akılsız bir adamdan. O sırada bir kadının adı geçiyor. Adam ölmemiş, beceriksiz, boğazını dikmişler —  ve o da tekrar aynı yeri kesmiş. Kim bu? Gösterin onu, o bana lazım, onu arıyorum. Ve kadını arıyorum. Kadın, şeytanî bir kadın ve adam, trajik sevgili. Ama nerede aramalı adamı? Sklifosovski Hastanesi'nde mi? Ya kadını? Kim o? Bir tezgâhtar mı? NEP spekülatörü olan kadın mı?

...kahramanları bulmakta zorlanıyorum...

...kahramanlar yok...

...başkalarının pencerelerine bakıyor, başkalarının merdivenlerini tırmanıyorum. Ara sıra yabancı gülüşlerin peşinden, bir kelebeğin peşinden koşan doğabilimci gibi hoplaya zıplaya koşuyorum! Haykırmak istiyorum: 'Durun! O fundalık nasıl renkleniyor, gülüşünüzün dayanıksız ve düşüncesiz pervanesi nereden uçup geldi? Bu fundalık hangi duygudan? Hüznünüzün pembe yabangülü mü yoksa sığ hırsınızın frenküzümü mü? Durun! Bana lazımsınız...'

...çevremde bir sürü kişi toplamak istiyorum. Seçim yapabilmek ve aralarından en iyisini, en parlak olanını seçmek için, ikna etmek için olacak bu grup... bir duygu grubu.

...evet, bu komplo, dünya ölçeğinde barışçıl bir ayaklanma. Dünya Duygu Gösterisi.

...diyelim, kanlı canlı, yüzde yüz ikbal düşkünü birini buldum. Ona şöyle diyeceğim: 'Ortaya çık! Seni yıpratan şeyi göster onlara, onlara ikbal düşkünlüğünün ne olduğunu göster. Öyle şeyler yap ki şöyle desinler: 'Ey, alçak ikbal düşkünü! Ey, güçlü ikbal düşkünü!' Ya da, diyelim, şans eseri ideal bir düşüncesiz buldum. Ona da rica edeceğim: 'Ortaya çık, düşüncesizliğin gücünü göster, göster ki seyirciler somut bir şekilde görebilsin.'

...duyguların dehası ruhları ele geçirecek. Gururun dehası bir ruhu idare ediyor, bir başkasını merhamet dehası. Onları, bu cinleri serbest bırakmak ve arenaya çıkarmak istiyorum.”

Sorgu yargıcı:  “Peki herhangi birini bulmayı başardınız mı?”
Ivan:  “Uzun zaman seslendim, uzun zaman aradım. Bu çok güç bir şey. Belki de beni anlamıyorlar. Ama birini buldum.”
Sorgu yargıcı:  “Kim bu?”
Ivan:  “Siz onun sahibi olduğu duyguyla mı, yoksa adıyla mı ilgileniyorsunuz?”
Sorgu yargıcı:  “Her ikisiyle de.”
Ivan:  “Nikolay Kavalyerov. Kıskanç.”

Perşembe, Mart 07, 2013

Black Spring..

Yaşamımın dev gibi parçaları, yitip gitti dönmemesiye. Patladılar, rüzgarda savruldular ve un ufak oldular konuşmada, eylemde, anımsamada, düşte. Hiçbir dönemde, ben, istersem bir koca olayım, istersem bir aşık ya da arkadaş olayım, tek bir yaşam sürmedim. Nerede bulunursam bulunayım, ne yaparsam yapayım, çoklu yaşantılar sürdüm hep. Böylece, benim kendi tarihim olarak görmek istediğim her şey, gitti, yitti, battı; başkalarının yaşamlarına, trajedilerine karıştı ayrılmamasıya.
Ben, eski dünyanın adamıyım, rüzgarın taşıdığı bir tohum; Amerika'nın küflü toprağında yeşeremeyen bir tohum. Geçmişin ağır ağacından geliyorum ben. Bedenimle ve ruhumla, Avrupa'nın insanlarına bağlıyım; bazan Frank, bazan Galyalı, bazan Viking, bazan Hun, bazan Tatar ve daha bilmem kim olmuş o insanlara! Bedenimin ve ruhumun ortamı orası; yaşamın ve çürümenin yeşerdiği o yer. Bu yüzyılın adamı olmamaktan gurur duyuyorum.

Belirtileri görmeyi beceremeyen astrologlar için, açıklayıcı fırça darbeleri vuruyorum Ölüm Evreni'nin kıyısına.

Ben Ur'um; bir yengeç, yan yan yürüyen, ileriye geriye, dilediğimce. Acayip dönencelerin altında deviniyorum; güçlü patlayıcılar, kokulu sıvılar, akik, mürrüsafi, zümrüt, sümük, kirpi parmağı alıp satıyorum. Boylamımdan geçen Uranus suçludur benim seks düşkünü oluşumdan, sıcak sucukları ve yatak ısıtıcılarını sevişimden. Beni Neptün yönetiyor. Bu yüzden ben, su gibi akıcıyım, uçar gezerim, Don Kişot gibiyim, bir yerde duramam, bağımsızım. Kavgacıyım da. Kıçım tutuştuğunda yiğitlik taslarım ya da duruma göre, şaklabanlık yaparım. İşte, yetersizliklerle dolu bir portre — bir gemi çapası, bir yemek çanı, sakal kalıntıları, bir inek sağrısı. Kısacası, ben, zamanını boşa harcayan bir tembelim. Sıkıntılarım için göstereceğim bir neden yok, dehamdan başka. Ama tembel bir dahinin yaşamında bile, öyle bir an gelir ki, taşıtın kapısına gitmek ve bavuldaki fazlalığı kusmak gerekir. Eğer bir dahiyseniz bunu yapmak zorundasınız; çünkü en azından, sevebileceğiniz küçük bir dünya kurmak isteyeceksiniz kendinize, duvar saati gibi sonunda durmayacak bir dünya. Bordadan denize ne kadar çok safra atarsanız komşularınızın anlayış düzeyinden o kadar yükselirsiniz. Sonunda kendinizi gökte yapayalnız bulursunuz. Orada boynunuza bir taş bağlayıp aşağı atlarsınız. Böylece düşlerin benzetmeli yorumu yerle bir olur; merhemin dudakta cıvalı bir yara bırakması gibi. Size, gece düşü, gündüz düşü kalır, ve zincirinden boşanmış bir gülme.