Pazartesi, Mayıs 28, 2012

Insomnia..


Sabahın üçünde, umutsuzca aşıksan ve telefonu kullanamayacak kadar gururluysan, özellikle de onun orada olmadığını düşündüğün anlarda, kendine çullanırsın ve bir akrep gibi kendi kendini sokarsın. Ya da, hiç yollamayacağın mektuplar yazarsın ona, volta atar, söver ve dua edersin, sarhoş olursun, ya da kendini öldürür gibi yaparsın.

Remember to Remember [Hatırlamayı Hatırlamak], dürüstçe, karşılaştığım en güzel kitap isimlerinden biri. Öyle eserler var, isimleri bile uykularınızı kaçırmaya ve heyecanınızı hortlatmaya yetebiliyor. İçerikten bağımsız salt ismine alkış tutulabilecek Richard Brautigan'ın So the Wind Won't Blow it all Away [Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek]'i, Charles Bukowski'nin The Days Run Away Like Wild Horses Over the Hills [Günler Tepelerden Aşağı Koşan Vahşi Atlar Misali]'i, Özdemir Asaf'ın Dün Yağmur Yağacak'ı gibi çok örnek var. İşte onlardan biri olan  Rimbaud ya da Büyük İsyan, orijinal adı ile Rimbaud, Henry Miller ile tanıştığım kitaptı. Çünkü bir biyografiden çok otobiyografiyi andırıyor, bir başkası üzerinden kendini anlayan, anlamaya devam eden ve anladığı üzerinden anlatan bir adamı resmediyordu. Henry and June ise, Miller'ın Anaïs Nin ile yaşadığı tuhaf aşka tanıklık ettiğim tuhaf bir filmdi ancak şairlerin, yazarların, edebiyatçıların hayatlarının konu edinildiği filmler beni hiçbir zaman çekmedi. Jeremy Irons'lı Kafka'yı, Leonardo DiCaprio'lu Total Eclipse'i, Cronenberg imbiğinden süzülmüş William S. Burroughs'u hiç sevemedim. John Keats'e kerteriz tutan Bright Star'ı istisna alırsam, sinema, en azından benim için, edebiyatçının hayatını aceleye getiriyor, onu karşımıza 'olmuş' olarak çıkarabilmek adına vitesi biraz fazla yükseltiyor diyebilirim.

Miller, cinsellik ile adı ayrı cümlelerde yazılamayan, Beat'e benzemeyen ama bana Beat Generation'dan Neal Cassady'i andıran, biraz troubadour biraz flaneur bir adam. Havaî, coşkulu ve yazın alanında realist bir mistik. Çok aşık olmuş, çok gezmiş, çok yazmış, çok unutmuş; tam yetmişaltısında tanışıp aşık olduğu genç kabare sanatçısı Hoki Tokuda için yazdığı upuzun bir aşk mektubu diye düşünebiliriz Insomnia'sını bu nedenle. Uzun zamandır kitaplığımın unuttuğum bir köşesinde duran Sexus'unu saymazsam, sahip olduğum ilk Miller kitabı. Çünkü 'Kara Bahar'ının adını düne kadar duymamış, "dönence"lerini okumamıştım. El yazısının güzelliği şöyle dursun, mensur şiirin nadide bir örneği sayabileceğim bu kitabı okumazdan evvel kafamda bir Henry Miller oluşturamamıştım.

Ve şimdi de sözü biraz Şeytan'dan açalım. Mübarek şeytan!  Çünkü bu işin içinde yeri var, yaşadığım kadar kesin. Çok önemli bir yer diye de eklemeliyim. (Thomas Mann gibi konuşuyorsam beni bağışlayın.) Şeytan, eğer onu iyi tanıyorsam, "İçgüdülerinize inanmayın, sezgilerinizden sakının!" diyendir. O, bizim insan kalmamızı ister - fazlasıyla insan. Eğer bir düşüşe sürükleniyorsan, devam etmeye zorlar. Seni tepeden aşağı yuvarlamaz - yalnızca uçurumun kıyısına itekler. Ve orada, onun insafına kalırsın. Onu iyi tanırım çünkü sık karşılaştık. İpin üzerinde yürürken seni izlemeye bayılır. Ayağını dolaştırır ama düşmene izin vermez.

Tespitim o ki, Coca Cola'nın 'Hayat Sokakta'sının kanıtlarından biri de, Miller'ın sokaklardan ödünç aldığı ve kağıt üzerindeki doğallığı tartışılamaz serseri sesi. Acemi daktilolardan okur için bir tehdit jesti olarak sıçrayan lokal dil, John Fante'nin mahzun, Marquis de Sade'ın kibirli, Antonin Artaud'nun kararlı ve Jorge Luis Borges'in vakur parmaklarından damıtılmışcasına cümlelere sinmiş, ortaya bir yiyenin belki biter korkusuyla bir daha yiyemeyeceği kadar lezzetli bir potpuri çıkmış sanki. Insomnia'da, gri fon üzerine kirden seçilmeyen bir sarı adeta Miller. Yaşamının sonuna doğru, "Son Bakışta Aşk" kavramına epey farklı bir dalından, yine, yine tutunuyor. O kadın için ölmüyor, yaşamaya devam ediyor, o kadın için Japonca öğrenmek, o kadın için bir kez daha bar sineği olmak, hastalık çekmek, ölmemek, sevmek, yine sevmek, belki başkalarını da, ancak ölünceye kadar, sevmek. Ingeborg Bachmann'ın dediği gibi: 'Sevmek-sevmek. Sevmek, her şeydir. O kadar.'

Derler ki cennet cehennemden düşsel bir çizgiyle ayrılırmış. Mutluluk ve umutsuzluk da "Doppelgänger", yani kan kardeşidir. Aşk kapısız penceresiz bir hücre olabilir; insan girip çıkmakta serbesttir, ama boşuna. Şafak özgürlük ya da dehşet getirebilir. Aklın hiçbir yararı yoktur, eğer insan deli gömleğinin içindeyse. İşte böyleydi. Böyle de olacak.

Ahmet Karagöz tercümeli, Büyülüdağ'dan 2. Bası'sını okuduğum an ile hayatıma dahil ettiğim bu kısa ama vurucu kitaptan, kitabı belki seneler boyu okumama vesile olacak o kısmı paylaşarak kahveme dönüyor, susuyor, herkese de tavsiye ediyorum:

Ama hiçbir zaman yarın yoktu. Hep dündü.

Çarşamba, Mayıs 23, 2012

Yann Andréa Steiner..


Ve işte: Bir anda ısınmıştı geceler. Sonra da günler.
Ve yaz kampının küçük çocukları mavili beyazlı çadırlarında öğle uykusuna yattılar.
Ve susan çocuğun gözleri kapalıydı, onu diğer çocuklardan ayıran hiçbir şey yoktu.
Ve genç çalıştırıcı kız onun yanına gelmişti. Gözlerini açmıştı çocuk. Uyuyor muydun? Hep o özür dileyen gülümseme, cevap vermiyor. Ne zaman uyuduğunu bilmiyor musun? Gülümsüyor yine, pek farkında olmadığını söylüyor.
Kaç yaşındasın? Altı buçuk, diyor. Kızın dudakları titriyor. Seni öpebilir miyim? Gülümsüyor, evet. Onu kollarına alıyor kız; saçlarını, gözlerini öpüyor. Kollarını, dudaklarını çekip alıyor çocuğun bedeninden. Gözlerinde yaşlar var, çocuk da görüyor bunu. Çocuk alışkın, zaman zaman ona bakan insanları ağlattığını biliyor. Çocuk alışkın. Derken son günlerden söz ediyor; fırtına, güçlü dalgalar, yağmur olduğunda üzüldüğünü söylüyor.
“Dönecekler mi?”diye sordu.
“Hep dönerler,” dedi kız.
“Her gün mü?” diye soruyor çocuk.
“Belli olmaz, diyor kız.

House M.D., evet, bitti. İyi, kötü, beklenmedik, şaşkınlık verici, hüzünlü vb. diye bir yorum yapmak istemiyorum. Burada, herhangi bir karakterden fırlamış herhangi bir aforizma üzerinden dizinin finaline yönelik herhangi bir şey söylemek de istemiyorum. Elimizde kalan birkaç şeyden birinin daha gidişi diye algılayarak kendimi kitaba gömdüm, diyeyim özetle. Arada film izledim, bitti. Arada bira içtim, bitti. Sonra tabii, kitap da bitti. Marguerite Duras da Marguerite Yourcenar kadar yoğun ancak ağdasız, sessiz fakat neşeli, çaresiz ama küstah, umutsuz lâkin başarılıymış ona kanaat getirdim. Gözlerim sözcükleri acelesiz taradı. Tüy kadar hafif, saydam itirafların altından çıtkırıldım gürzler indi kirpiklerime, oradan dudaklarımı buldu ve ademelmamın bulunduğu yerden olsa olsa bir düğme iliği kadar büyük minicik bir delik açtı. Esra Özdoğan'ın çok başarılı çevirisi ile yarım bir yutkunma işte böyle tamamlandı. Duras da Yourcenar gibi, biseksüel bir ilişkinin taraflarından biri olmuş, onu da yakın tarih dipsomaniden mustarip uçarı bir kadın olarak anımsıyor, ona karşı da tavrımız çok net, ona da basit birkaç anahtar sözcükle yaptığımız basit bir araştırma ile basit bir yoldan erişebiliyoruz. Hem tek benzerlikleri bu da sayılmaz: Yourcenar, Mishima, ou, La vision du vide [Mishima ya da Boşluk Algısı]'de Yukio Mishima'dan söz etmişti uzun ve enfes; Duras ise Alain Resnais tarafından beyazperdeye de aktarılmış Hiroshima mon amour [Hiroşima Sevgilim]'u ile maruf. Alıntıladığım kısım, Yann Andréa Steiner ile yaşadığı tuhaf aşkı büyülü gerçekçilikle bize sunduğu, kendisinden yaklaşık kırk yaş ufak aşkının adını taşıyan son dönem eserinden. Pürdikkat keman konçertosu dinleyen bir martı gibiydim okurken.

Arada çok güldüğüm zamanlar da oldu:
- Bir sigaranı alabilir miyim?
- İki tekila atalım.
House M.D için IMDB 2004 - 2012 diyor, Duras için Wikipedia 1914 - 1996. Andréa son deminde Duras'ya yoldaş, House son deminde Wilson'a yol arkadaşı oldu.

Ben, benzerlikler beni ürküttükleri için onları çok sevemiyorum. Aklım beni aldatıyor, paralellikler kuruyor, ortak paydalar yaratıyor gibi geliyor öyle zamanlarda. Sanki herkes başka değil. Filmlerdeki zarif anlamlar kitaplardaki zarif sözlerle karışıyor. 'İnsanlar birbirlerini severler ve ölürler' komik gelse de profilden mizahî durmuyor. Herkesin ısrarla birbirine benzemeye başladığı bir Mayıs biterken, birbirimize benzeyeceğimiz bir Haziran daha geliyor.

Onbeş senedir evimde cıvıldayan 'Yağmur' yok. Daha yakın zamanda Memo Tembelçizer'in kedisinin vefatı üzerine çizdiği karikatüre korkan gözlerle bakarken, kendimi bilerek içip kendimi bilmeden gündüzüne uyandığım bir pazar günü: şimdi muhabbet eden o kuş yok. Zaman geçecek, geçiyor.

Uzamasın, insan yas tutmamalı:
Evin hiçbir yerinde '1997 - 2012' ibaresi yer almıyor.