Perşembe, Mart 08, 2012

Post Mortem..

Bitirdiğimi sanıyordum ama hâlâ söyleyecek bir iki şey kaldı, beni boyunduruğuna alan eğilime niçin direneyim ki? Silinen bir acıyı tatmama izin verin, defalarca baktıktan sonra bir kez daha arkama bakmama izin verin. Sayın Anne'nin ölümlü olduğunu biliyordum, onun öleceği fikri yıllardır benim hayal gücümü çalıştırıyordu, kendimi yavaşça buna hazırlamak istedim ve bu olay meydana geldiğinde dehşet benim için aşinaydı artık, yatıştığımı hissettim, ölümün, Sayın Anne'nin ölümünün bile bir hiç olduğunu görmüştüm. Ölüler ölü olmaktan acı çekmezler, yalnızca yaşayanlar yaşadıkları için acı çekerler.

Hep acı çekmek akla yatkın bir şey değil, tabii eğer acı bizi ıslah etmiyorsa, ağladığımız ölüler bunu hiç bilmez, teselli bulmaz bir hâl alırsak eğer kendi sevgimizin esiri olmuşuzdur. İnsanın sürdürmek için yaratılmadığı saflığın içinde varlığımızı asla uzun süre koruyamayız, azizlerin yaşamı bu nedenle tehlikelere daha açıktır, bir tutku içimizi sardığında biz de kimi zaman onlara benzeriz. Kendime ağlayacak ve merhumeyi düşünmenin yerine kendimi geçirebilecek miyim? Teselli bulmayan herkes buraya varır, üzüntülerimden daha değerli olduğumu hissediyorum...


Çünkü acının bile içinde sanılandan çok kendini beğenmişlik ve itiraf edilenden çok şehvet vardır. Bizi tecrit eden yas, bizi hantallaşmak zorunda bırakarak, sonunda yükümlülük altına alır: O zaman herkese benzeriz ve herkesin dengi oluruz, herkesle birlikte kayıp kitleyi oluştururuz, arzunun, kaygının, sevgi ve nefretin, yanılsama oyuncaklarının ve olumsallık kölelerinin dokuduğu ağlara kapılır kalırız. Aslında ben zinciri kırdım, Sayın Anne bunu biliyordu, bu özgürlüğün ilk öğelerini bana o sağladı, bunlar beni sırası geldiğinde onun anısından da kurtaracaklar.

Sayın Anne'yi, yüceltme eğilimi gösterdikten sonra, saygıyla ve minnetle sevmek istiyorum, çünkü başka türlü, canlıların ortasında, bir merhumenin teselli bulmaz oğlu olarak kalırım. Ustaca yenilenmiş bir acıdan yararlanırsam onun anısını kötüye kullanırım, yasımı bir yaşama nedeni yaparsam kendime ihanet ederim. Sayın Anne çok meziyetliydi, ne kendi ailesini ne de benim ona borçlu olduğum mizacı o seçmişti, bunlar benim nefsime egemen olmam sayesinde hazırladığım mutsuzluklardır. Ölümü bir sevgiliyi bekler gibi bekliyorum, Sayın Anne'yi beklediğim gibi bekliyorum.

Bréviaire du Chaos'da olduğu gibi, Işık Ergüden tercümesi ile gözlerimize, kulaklarımıza, zihinlerimize sunulmuş bir Albert Caraco eseri Post Mortem.

Madame Mère, 'Sayın Anne', üzerinden acı bir şaplak. Ağır ağır ölüme yaklaşan, ölüme alıştıran hoyrat çıkışlar, yine de bir tam bilinçlilik hâli, yalpalamak nedir bilmez bir nihilizm. Ben, en son Shameless'da, Peg'in ölümle 'ciddi ciddi alay' edişinde böyle bir hazırlık süreci ile karşılaştım sanırım. Sarsıldım; onun dar, kapısı kapalı bir odada, duvarlara çarpa çarpa yokoluşa sürüklenen kuş kaderi, beklenmedikliğiyle bilinenin sıradanlaştırılmasını andırırken, ben hırpalandım bir nebze. Yine, bundan haliyle bir süre önce, Maurice Blanchot'nun L'Arrêt de mort [Ölüm Hükmü]'unu okumuş ve orada hastalığa, ağrılı bekleyişlere, bitmez refakatlere, artık gelsin dediğim ölüme neredeyse alıştırılmış ve nihayet geldiğinde uyuşmuş bir şekilde kitabı fırlatmıştım. Bu araya Van Depremi sığdı, kazalar, hastalıklar, ölümler sığdı: İnsan, aklını/canını gerçekten acıtmadığı takdirde her şeyi unutabilen bir tuhaf varlıkmış, tekrar anladım. Bana dokunmayan tüm yılanlar asırlarca yaşayabilir demiyorsam da o bıçak gibi keskin gerçek vuruyor hep. Her gün binlerce insan ölüyor, diye başlayan duyarsız savunmayı yapmasam ve o umarsız, vurdumduymaz adamı alkışlamasam da ciğerim ağrıdı diyemediğim yerde bir yanlışlık olmalı.

Ne ölümü kutsamak ne ölümle alay etmek ne de ölüme ilgisiz kalmak harcım değil: Dışsallıklardan azade kutupsuz, rafine bir kafaya sahip olmak, ölüme karşı Woody Allen olmak epey zor o anlamda. Pek çokları gibi. Pek çoğunuz gibi.

Ancak, Bohumil Hrabal, Jiri Menzel tarafından filmi de çekilmiş Ostre Sledované Vlaky [Sıkı Kontrol Edilen Trenler] isimli kitabında, "...derken, tank teğmeni elindeki küçük flamayla bir işaret verince tank hareket etmiş, ama dedem santim kıpırdamamış yine yerinden ve tank da dedemin üzerinden geçip başını gövdesinden ayırmış; böylece rayh ordusu da artık yolunu kesememiş dedemin." diye devam eden öyle bir nokta atış mizahla anlatmaya başlıyor ki hayran oluyorum. Yaşama tutunmak mı yaşamdan çalmak mı? Nilgün Marmara'dan sonra kimse kuşlara iyi bakmadı, ve Zafer Ekin Karabay ve Özge Dirik ve Kaan İnce ve Comte de Lautréamont, Sylvia Plath, Mayakovski, Kleist, Van Gogh, hangi biri, Deleuze, Kosiński, Pavese, yahu Beşir Fuad, Brautigan, Virginia Woolf, Hemingway, üstelik, Jack London, Sâdık Hidâyet? Diğerlerimiz? Değerlerimiz?

O mütemadiyen ardışık hizalandırılan 'öncesi/sonrası' sorularının uçsuz gereksizliğini heybeme saklıyorum. Eve tırıs, ellerim çiçeksiz, bulanık bir kafa ve kahve ihtiyacını dizginleyemeyen bir bedeni sürükleyerek döndüğümde Sayın Annem'e sarılıyorum.
AHANNEM: Kim bu kadın Bedia Muvahhit'e benziyor.. (gülüyor, gülsün)
AHBUBEN: Canımsın da andırmıyor bile.

Böyleyiz, mutluyuz. Mutlu muyuz? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü mutlu olsun.

Hiç yorum yok: