Cuma, Mart 16, 2012

Ölümüne..


[Aklım düştü, buza kestiğim yerden teessüf ediyorum: tükettiğimiz hiçbir ân, bir Sovyet kara-komedisinden koparılmamıştır. İyi oyuncular, dokunaklı müzikler, 'profesyonel' dekor, güzel sahne, çatırdamayan öykü, buharınca terk edilmemiş kahve az sonra, hep biraz daha viski, hani, yani her şey güzelken, başta sana sonra hepinize şükran, o sırada herhangi bir  Nick Cave parçası çalacak ve susma hakkımı, susabiliyor olma şansımı (üçgenin ortasına temkinsiz indirilmiş bir dikmeden farkı ne?), uç uca eklenmiş esmer tütünlü ince sigaralardan ve onun nasırlı, yorgun, tırnakları törpülenmemiş, hep o taşın altındaki ellerine saklıyorum. Önce ellerimiz döküldü, ellerimiz bomboş kalıp ip ip eklemlerinden söküldü. İşte onları kaldırıp dürtüyor, ama yerine sert adam çaresizliği ile marine maalesefler bırakıyorum. Benim ellerimden bu kadarı geliyor. Kuru bir kardelen. Ölümün adını vakitsiz çok ânmalar, hayatı başa bela etmeler, göğüsboşluğuna saplanan yumruk ve kahkahalar sürekli artmaktadır ve yaz, sen artık gelme.

Pasa bulanmış griden, Mart ortası manâsız yağan kardan gayrı, geriye  bir şey kalmıyor. Kulaklarımdaki lekesiz doğa artığı; katı, kinik, şimdi sahneye konmuş pür mutsuzluk. Ûd ile beni dövmemesi konusunda konuşuyorum. Gitmenin acı haline çekimli dağınık sözcükler olmadan, hiçbir yere sabitleyemediğim gözlerime sessizliği tembihleyip, ağzımı sonuna kadar açıyor, bir kez söylüyorum.]

Toprağın gülsün güzel amca, ellerinden, yanaklarından öpüyorum.

Hiç yorum yok: