Cuma, Mart 30, 2012

Minyatür..



Masanın önünde durdu kadın. Çay için ince
limon dilimleri kesmeğe başladı hüzünlü elleri
küçük çocukların peri masalı için yapılmış 
küçük bir arabaya sarı tekerlekler keser gibi.
Karşıdaki eski koltuğa gömülmüş, oturuyor
genç subay. Kadına bakmıyor.
Sigarasını yakıyor. Titriyor kibriti tutan eli,
ince çenesini ve fincanın sapını aydınlatıyor alev. Durduruyor
bir an için yüreğinin vuruşunu saat. Bir şey ertelendi.
An gitti. Çok geç artık. Çayımızı içelim.
Böyle bir arabayla gelebilir mi ölüm peki?
Geçip gider mi? Ve yalnızca küçük, sarı
limondan tekerlekleri olan bu araba mı kalır
uzun yıllar park edilmiş, lambaları sönük, bir yan sokakta,
ve sonra küçük bir şarkı, biraz sis ve sonra hiçbir şey?


Çev. Gürkal Aylan

Cumartesi, Mart 17, 2012

La leggenda del pianista sull'oceano..


Bütün Tim Roth filmleri gibi bir film. Biraz Youth Without Youth, bir parça The Curious Case of Benjamin Button, ama onlara da benzemiyor. Danny Boodmann T.D. Lemon Nineteen Hundred '1900', trompetçi dostu Max'in deyimiyle, tüm zamanların en büyük piyanisti ve onun karmaşık hüznü sonunda eski bir trompetten daha değerli bir öykü olarak karşımıza çıkıyor. Aşk, caz, okyanus. Hans Zimmer ve John Williams gibi 'ticarî' adamların arz/talep kafalarını sevebilmenin mümkün olamayacağını Ennio Morricone'nin katkısıyla bir kez daha anlıyor, Oscar'la taçlandırılmış Cinema Paradiso'nun büyük yönetmeni Giuseppe Tornatore'ye sevgilerimi sunuyorum. 

Okyanustan  hiç ayrılmamış ama okyanusun sesini de hiç duyamamış 1900, caz'ı icat ettiğini iddia eden Jelly Roll Morton'a verdiği ders ile uzun süre aklımdan çıkmayacak. Bir görsel şölen, bir başyapıt diye adlandıramayacağım bu harikulade film ise, 'aidiyet' üzerine şu diyalogla her daim eyvallah'ımı alacak.

MAX: Benimle gel 1900, büyük patlamayı rıhtımdan izleyelim ve sonra sıfırdan başlayalım, bazen en geriye, başa dönmen gerekebilir 1900; iyi bir öykün ve onu anlatacak bir kimsen oldukça gerçekten işin bitmemiştir, unuttun mu bunu bana sen söylemiştin. Şimdi anlatacak ne çok öykün vardır senin düşünsene. Dünya senin her sözünü can kulağıyla dinleyecek. Müziğine deli olacaklar inan bana, tüm şehir..

1900: Tüm bu şehir.. Sonunu göremiyorsun. Son, lütfen, lütfen bana onun sonu nerde gösterir misin? Şu geminin iskelesinde her şey güzeldi, ve paltomun içinde ben de muhteşemdim, çok yakışıklıydım, ve harika görünüyordum, ve gemiyi terk etmek konusunda hiç tereddütüm yoktu. Sorun yoktu. Beni durduran gördüklerim değildi Max, beni durduran görmediklerimdi. Bunu anlayabiliyor musun? Görmediklerim. Bu koca şehirde sondan başka her şey vardı, ama bir sonu yoktu. Görmediğim şeyse, bütün her şeyin nerde son bulduğuydu. Dünyanın sonu. Piyanoyu ele alalım. Tuşlar başlar.. Tuşlar biter.. Bilirsin ki onlardan seksensekiz tane vardır, hiçbiri sana farklı bir şey söylemez. Onlar sınırsız değildir. Sınırsız olan sensindir. Ve bu seksensekiz tuş üzerinde yapabildiğin müzik sınırsızdır. Ben bundan hoşlanıyorum. Bununla yaşayabilirim. Beni geminin iskelesine getiriyorsun ve önüme milyonlarca tuşu olan bir piyanoyu itiyorsun. Bu piyanonun tuşları sınırsız. Eğer sınırsız sayıda tuşu varsa o piyanoda çalabileceğin hiçbir müzik yoktur. Bu tanrının piyanosu. Tanrının caddeleri, görmüyor musun, orada binlerce cadde vardı. Nasıl yapıyorsunuz, yalnızca birini nasıl seçiyorsunuz? Bir tek kadın. Bir tek ev. Kendinin diyebileceğin bir toprak parçası ve seyredebileceğin bir tek manzara. Ölmek için bir tek yol. Bütün bu dünya nerede biteceğini bilmeden üstüne yükleniyor. Nerede sona erebileceğini bile bilmiyorsun. Yalnızca bunu düşünerek parçalanacağından hiç korkmadın mı? Onun içinde yaşamanın muazzamlığını.. Ben bu gemide doğdum ve dünya benim yanımdan gelip geçti. Ama her seferinde ikibin kişi. Ve burda arzular vardı. Ama asla geminin pruvasıyla kıçı arasına sığdırabileceğinden daha fazlası değil. Mutluluğunu sınırsız olmayan bir piyano çalarak yaşarsın. Ben bu şekilde yaşamayı öğrendim. Kara.. kara benim için fazla büyük bir gemi. Çok güzel bir kadın. Çok uzun bir yolculuk. Çok yoğun bir parfüm. Onun müziğini nasıl yapacağımı bilmiyorum. Bu gemiden ayrılamam ben. En iyisi yaşamıma burda nokta koymak. Hem ben hiçkimse için var olmadım. Sen bir istisnasın Max. Sen burda olduğumu bilen tek kişisin. Sen azınlıksın. Ve buna alışsan iyi edersin.  Affet beni dostum. Ama burdan ayrılmıyorum.

Cuma, Mart 16, 2012

Ölümüne..


[Aklım düştü, buza kestiğim yerden teessüf ediyorum: tükettiğimiz hiçbir ân, bir Sovyet kara-komedisinden koparılmamıştır. İyi oyuncular, dokunaklı müzikler, 'profesyonel' dekor, güzel sahne, çatırdamayan öykü, buharınca terk edilmemiş kahve az sonra, hep biraz daha viski, hani, yani her şey güzelken, başta sana sonra hepinize şükran, o sırada herhangi bir  Nick Cave parçası çalacak ve susma hakkımı, susabiliyor olma şansımı (üçgenin ortasına temkinsiz indirilmiş bir dikmeden farkı ne?), uç uca eklenmiş esmer tütünlü ince sigaralardan ve onun nasırlı, yorgun, tırnakları törpülenmemiş, hep o taşın altındaki ellerine saklıyorum. Önce ellerimiz döküldü, ellerimiz bomboş kalıp ip ip eklemlerinden söküldü. İşte onları kaldırıp dürtüyor, ama yerine sert adam çaresizliği ile marine maalesefler bırakıyorum. Benim ellerimden bu kadarı geliyor. Kuru bir kardelen. Ölümün adını vakitsiz çok ânmalar, hayatı başa bela etmeler, göğüsboşluğuna saplanan yumruk ve kahkahalar sürekli artmaktadır ve yaz, sen artık gelme.

Pasa bulanmış griden, Mart ortası manâsız yağan kardan gayrı, geriye  bir şey kalmıyor. Kulaklarımdaki lekesiz doğa artığı; katı, kinik, şimdi sahneye konmuş pür mutsuzluk. Ûd ile beni dövmemesi konusunda konuşuyorum. Gitmenin acı haline çekimli dağınık sözcükler olmadan, hiçbir yere sabitleyemediğim gözlerime sessizliği tembihleyip, ağzımı sonuna kadar açıyor, bir kez söylüyorum.]

Toprağın gülsün güzel amca, ellerinden, yanaklarından öpüyorum.

Perşembe, Mart 08, 2012

Post Mortem..

Bitirdiğimi sanıyordum ama hâlâ söyleyecek bir iki şey kaldı, beni boyunduruğuna alan eğilime niçin direneyim ki? Silinen bir acıyı tatmama izin verin, defalarca baktıktan sonra bir kez daha arkama bakmama izin verin. Sayın Anne'nin ölümlü olduğunu biliyordum, onun öleceği fikri yıllardır benim hayal gücümü çalıştırıyordu, kendimi yavaşça buna hazırlamak istedim ve bu olay meydana geldiğinde dehşet benim için aşinaydı artık, yatıştığımı hissettim, ölümün, Sayın Anne'nin ölümünün bile bir hiç olduğunu görmüştüm. Ölüler ölü olmaktan acı çekmezler, yalnızca yaşayanlar yaşadıkları için acı çekerler.

Hep acı çekmek akla yatkın bir şey değil, tabii eğer acı bizi ıslah etmiyorsa, ağladığımız ölüler bunu hiç bilmez, teselli bulmaz bir hâl alırsak eğer kendi sevgimizin esiri olmuşuzdur. İnsanın sürdürmek için yaratılmadığı saflığın içinde varlığımızı asla uzun süre koruyamayız, azizlerin yaşamı bu nedenle tehlikelere daha açıktır, bir tutku içimizi sardığında biz de kimi zaman onlara benzeriz. Kendime ağlayacak ve merhumeyi düşünmenin yerine kendimi geçirebilecek miyim? Teselli bulmayan herkes buraya varır, üzüntülerimden daha değerli olduğumu hissediyorum...


Çünkü acının bile içinde sanılandan çok kendini beğenmişlik ve itiraf edilenden çok şehvet vardır. Bizi tecrit eden yas, bizi hantallaşmak zorunda bırakarak, sonunda yükümlülük altına alır: O zaman herkese benzeriz ve herkesin dengi oluruz, herkesle birlikte kayıp kitleyi oluştururuz, arzunun, kaygının, sevgi ve nefretin, yanılsama oyuncaklarının ve olumsallık kölelerinin dokuduğu ağlara kapılır kalırız. Aslında ben zinciri kırdım, Sayın Anne bunu biliyordu, bu özgürlüğün ilk öğelerini bana o sağladı, bunlar beni sırası geldiğinde onun anısından da kurtaracaklar.

Sayın Anne'yi, yüceltme eğilimi gösterdikten sonra, saygıyla ve minnetle sevmek istiyorum, çünkü başka türlü, canlıların ortasında, bir merhumenin teselli bulmaz oğlu olarak kalırım. Ustaca yenilenmiş bir acıdan yararlanırsam onun anısını kötüye kullanırım, yasımı bir yaşama nedeni yaparsam kendime ihanet ederim. Sayın Anne çok meziyetliydi, ne kendi ailesini ne de benim ona borçlu olduğum mizacı o seçmişti, bunlar benim nefsime egemen olmam sayesinde hazırladığım mutsuzluklardır. Ölümü bir sevgiliyi bekler gibi bekliyorum, Sayın Anne'yi beklediğim gibi bekliyorum.

Bréviaire du Chaos'da olduğu gibi, Işık Ergüden tercümesi ile gözlerimize, kulaklarımıza, zihinlerimize sunulmuş bir Albert Caraco eseri Post Mortem.

Madame Mère, 'Sayın Anne', üzerinden acı bir şaplak. Ağır ağır ölüme yaklaşan, ölüme alıştıran hoyrat çıkışlar, yine de bir tam bilinçlilik hâli, yalpalamak nedir bilmez bir nihilizm. Ben, en son Shameless'da, Peg'in ölümle 'ciddi ciddi alay' edişinde böyle bir hazırlık süreci ile karşılaştım sanırım. Sarsıldım; onun dar, kapısı kapalı bir odada, duvarlara çarpa çarpa yokoluşa sürüklenen kuş kaderi, beklenmedikliğiyle bilinenin sıradanlaştırılmasını andırırken, ben hırpalandım bir nebze. Yine, bundan haliyle bir süre önce, Maurice Blanchot'nun L'Arrêt de mort [Ölüm Hükmü]'unu okumuş ve orada hastalığa, ağrılı bekleyişlere, bitmez refakatlere, artık gelsin dediğim ölüme neredeyse alıştırılmış ve nihayet geldiğinde uyuşmuş bir şekilde kitabı fırlatmıştım. Bu araya Van Depremi sığdı, kazalar, hastalıklar, ölümler sığdı: İnsan, aklını/canını gerçekten acıtmadığı takdirde her şeyi unutabilen bir tuhaf varlıkmış, tekrar anladım. Bana dokunmayan tüm yılanlar asırlarca yaşayabilir demiyorsam da o bıçak gibi keskin gerçek vuruyor hep. Her gün binlerce insan ölüyor, diye başlayan duyarsız savunmayı yapmasam ve o umarsız, vurdumduymaz adamı alkışlamasam da ciğerim ağrıdı diyemediğim yerde bir yanlışlık olmalı.

Ne ölümü kutsamak ne ölümle alay etmek ne de ölüme ilgisiz kalmak harcım değil: Dışsallıklardan azade kutupsuz, rafine bir kafaya sahip olmak, ölüme karşı Woody Allen olmak epey zor o anlamda. Pek çokları gibi. Pek çoğunuz gibi.

Ancak, Bohumil Hrabal, Jiri Menzel tarafından filmi de çekilmiş Ostre Sledované Vlaky [Sıkı Kontrol Edilen Trenler] isimli kitabında, "...derken, tank teğmeni elindeki küçük flamayla bir işaret verince tank hareket etmiş, ama dedem santim kıpırdamamış yine yerinden ve tank da dedemin üzerinden geçip başını gövdesinden ayırmış; böylece rayh ordusu da artık yolunu kesememiş dedemin." diye devam eden öyle bir nokta atış mizahla anlatmaya başlıyor ki hayran oluyorum. Yaşama tutunmak mı yaşamdan çalmak mı? Nilgün Marmara'dan sonra kimse kuşlara iyi bakmadı, ve Zafer Ekin Karabay ve Özge Dirik ve Kaan İnce ve Comte de Lautréamont, Sylvia Plath, Mayakovski, Kleist, Van Gogh, hangi biri, Deleuze, Kosiński, Pavese, yahu Beşir Fuad, Brautigan, Virginia Woolf, Hemingway, üstelik, Jack London, Sâdık Hidâyet? Diğerlerimiz? Değerlerimiz?

O mütemadiyen ardışık hizalandırılan 'öncesi/sonrası' sorularının uçsuz gereksizliğini heybeme saklıyorum. Eve tırıs, ellerim çiçeksiz, bulanık bir kafa ve kahve ihtiyacını dizginleyemeyen bir bedeni sürükleyerek döndüğümde Sayın Annem'e sarılıyorum.
AHANNEM: Kim bu kadın Bedia Muvahhit'e benziyor.. (gülüyor, gülsün)
AHBUBEN: Canımsın da andırmıyor bile.

Böyleyiz, mutluyuz. Mutlu muyuz? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü mutlu olsun.