Cumartesi, Ocak 07, 2012

"Öylesine kaçıyor, öylesine kaçıyor ki tramvay.."

 -Cemal Süreya'nın çizgileriyle, Edip-

Sevgilimin etrafını kalabalık gördüğüm zamanki gibi bir yalnızlığa kapılıyorum.
Lüzumsuz Adam”, Sait Faik Abasıyanık

Bir hırsızı evinizi soyarken yakalarsanız, paniğe kapılmayın. Unutmayın o da en az sizin kadar korkmuştur. En iyi yöntem onu soymaktır. İlk siz davranın ve hırsızın kol saatiyle cüzdanını aşırın. O zaman, siz kaçarken o yatağınıza girmek zorunda kalır. Bir keresinde bu savunma yoluyla tuzağa düşüp, Des Moins'da altı yıl başka bir adamın karısı ve üç çocuğuyla yaşamak zorunda kaldım, ancak başka bir hırsızı yakalayınca oradan ayrılabildim, hırsız benim yerimi aldı. O aileyle birlikte olduğum altı yıl çok mutlu geçti, onları sık sık sevgiyle anarım, ama bu arada, bir prangalı mahkumlar çetesiyle çalışmak üzerine söylenecek daha pek çok şeyim var.
Confessions of a Burglar”, Woody Allen. Çev.: Irma Dolanoğlu

Kendi kentime döndüğümde değişen hiçbir şey olmadığını hayal meyal hatırlıyorum. Gençlik yıllarında aklımı dolduran sorular kimi zaman kafamın içinde silikleşti; kimi zaman da yeniden belleğime baskın vermek istediler. Fakat bulabildiğim karşılıklar hemen hemen hep aynıydı. Orada ya da burada bulunmak insana sınırlı olmayan sonsuz bir genişlikle olanaklar sunuyormuş gibiydi; öte yandansa başınızı biraz çevirip baktığınızda duvarlarla çevrili dar bir alanda dönüp durduğunuzu görüyordunuz:
Kendi hapishanenizdeydiniz.
Böylece yıllar geçti. Her şey hemen hemen aynı kaldı.
Kendi Evine Varamamak”, Demir Özlü

Ama beni hepsinden çok etkileyen şey (sabununun, tarağının, dişfırçasının verdiği tiksintiden; yaşlılığın ve yıpranmanın, zayıflatmaktan çok sanki yaşamaya elverişsiz hale getirdiği bu bedenle temaslarını dokularına sindirmiş izlenimini veren havluların küflü ve uçuk renklerinin doğurduğu tiksintiden çok) her türlü sağduyuya ve sanki her türlü edebe karşı gelen bu kalıcı olma diretisinin ortaya vuruluş biçimiydi aslında: el kol hareketlerinde, bedenin devinimlerinde gözlenen ürküntü verici tutumluluk yüzünden her hareket, aslının bir karikatürü gibi duruyordu -sendelediği, düşecek gibi olduğu ya da hareketlerini yanlış hesapladığı için değil; tersine bütün bunlar, gücünü dikkatli bir tutumluluk içinde harcama isteminin parçalan olmuşlardı (cimrilik dememek için tutumluluk diyorum)- ve onları öylesine yavaşlıkla yönetiyordu ki (daha uygun bir sözcük bulamıyorum) bütün yer değiştirmeleri, en küçük eylemleri bile sanrımsı bir havaya bürünüyordu -yavaş oynatılan bir filmdeki gibi değildi bu (orada düşmeler de, darbeler de atlar, boksörler, jokeyler, futbolcular) bir tür uçucu zariflik kazanır ve öylesine gerçekdışı, öylesine zıpzıp bir zarifliktir ki bu, seyirci hemen, normal hareketlerin yavaşlatılması ve bundan doğan bir tür yerçekiminden kurtulma durumu karşısında olduğu uyarısını alır), tersine, çok ağır bir yavaşlık bu hareketler, öyle ki yerçekimi kuralları hiçbir zaman etikisini yitirmiyor ama bu, herhangi bir sendeleme, titreme ya da acemiliğe yol açmıyordu: en küçük bir devinim bile, deyim yerindeyse, başlangıcından sonuna dek, kılı kırk yaran bir tedbirle yönetiliyor ve denetim altında tutuluyor, bunun için adam önce çarşafları üstünden atıyor, sonra yatakta oturuyor, ardından yavaş yavaş yere kayıyor, terliklerini ayağına geçiriyor, o korkunç kırmızı kadife pijamanın üstüne sabahlığını giyiyor, sabahlığın kemerini bağlarken tüm istemi, tüm dikkati ve özenle ölçülüp biçilmiş tüm güçleri, aldığı sayısız önlemde yoğunlaşıyordu ve bu güçler, en küçük aşamalarında bile o denli dikkatle yönetiliyordu ki, sanki canlı değil de mekanik bir düzenek (ama sonsuz hassaslıkta bir düzenek) komuta ediyordu onlara, üstelik robotlara özgü o sert el kol sarsılmalarına da yer vermeden: bedeninin bütün hareketleri, sanki zarifliğin bütün tersi bir şeyle birbirine bağlanıyor ve bu, görüntüyü daha da sanrısal hale getiriyordu; sanki acil bakım bölümüne girişiminden bu yana (ama, bir kez daha, ateşin etkisiyle mi acaba?) bir dizi garip olay, yaşamın (ya da ansızın açınlanmış, gizli, bir tür büyülü dünyanın) bir dizi garip belirtisi akıp geçiyordu önümden: o gülünç sarhoştan başlayarak, karo beyi biçiminin ortasında balmumu bir kelle kadar kıpırtısız duran, o sarı saçlı, bilmecemsi kesik başa, oradan da yaşlı adamın -deyim yerindeyse- azaltılmış eylemlerine dek uzanan, bir dizi tuhaf olay.
Le Tramway”, Claude Simon. Çev.: Samih Rifat

Zaman zaman, güneşin altında donup kalmış, ölü çayırlıkta duyulan ağustosböceklerinin tiz sesi, insana, bir üşüme, yalnızlık duygusu, ya da, korkulu bir şeyin oluşmakta olduğu düşman bir evrende unutulmuş olma hissini verir.

İnsan, cayır cayır yanan güneşte, otlara uzanarak, hareketsiz durur, dikkat kesilir, bekler. 
Tropismes”, Nathalie Sarraute. Çev.: Meral Akdeniz
 
Dünyada iki türlü insan vardır: Çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol. Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli; en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kâfi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. Beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını isporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış; unutulma sakın! Elinden geldiğince ortalarda boy göster. Kendi hakkını al; küfürden, hakaretten yılma. Lâf dediğin havada kalır. Bu kapıdan kovulursan, öbür kapıdan gülümseyerek gir. Anladın mı? Yüzsüz, kaba ve cahil. Bazen işlerin yolunda gitmesi için doğruymuş gibi davranmak gerekir. Memleketimizin bugün böyle adamlara ihtiyacı var. Günün adamı olmak lâzım. İtikat, din, ahlâk, bunların hepsi lâf salatası. Ama takiye yapmak gerek. Çünkü halk için önemlidir. İnsanlara itikat gerek; yular takmak lâzım onlara. Yoksa toplum dediğin bir engerek yuvasıdır; nereye elini soksan, sokarlar. İnsanlar itaatkâr, kaza ve kadere itikatlı olmalı ki sırtlarında güvende iş yapmak mümkün olsun. Önemli olan yemek yemek, selam vermek, insanların arasına karışmak, kadınlara sırnaşmak, dansetmek, yapmacık yapmacık gülmektir. Hele hele yüzsüz olmayı mutlaka öğren. Bu devirde böyle şeyler geçerli olduğuna göre, ayak uydurmak lâzım.
 “Haci Aga, Sâdık Hidâyet. Çev.: Mehmet Kanar

Yalnızca bizden isteneni yapıyoruz. Ama çok şey istiyorlar bizden.
 “Killing Game”, Eugène Ionesco. Çev.: Hasan Anamur

Düşüncesinden çok feyz aldığım biri de Gongsun Long'dur. Gongsun Long, Zhou'lar zamanında, Chao'da Savaşçı Krallıklar dönemi diye anılan zamanlarda yaşadı. Timaios'un çağdaşıydı. Eski Çinlilerin Gongsun Long'a sitem etmelerinin sebebi “hiçbir okula ait olmaması”ydı. Lao tse'de bu sitemden söz edilir. 1977'de, Gongsun Long'un bir aporia'sını çevirdim. 1986'da yeniden yorumladım. “Hiçbir okula ait olmaması”, düşüncesinin bir sonucu olarak yazgısını belirledi maalesef; ama neyse ki düşüncesinin vardığı bu nokta, düşüncesi adına, zafiyet gereği belki de yalnızca düşüncenin vardığı bir noktaydı. Gongsun Long'un "çok şaşırtıcı" diye işaret ettiği iki önerme var. Bunların nihai önermeler olduğu su götürmez:

“Hiçbir yerden türeyen düşünceler vardır.”
“Sonu hiçbir yere varmayan düşünümler vardır.”

Dille hakikat arasında kalan gözyaşının tükenmesi olanaksızdır, der Budistler. Ganj nehridir gözyaşı.
Le nom sur le bout de la langue”, Pascal Quignard. Çev.: Esra Özdoğan

60lı yılların ortasından itibaren, Warhol yıllar ilerledikçe giderek daha kötü bir sanatçı haline geldi, zira sembollerin statüsü artan biçimde aşındı. Geriye sadece boşluk ve sıkıntı kaldı: Bazen sıkılmayı seviyorum, bazen sevmiyorum - bu, içinde bulunduğum halet-i ruhiyeye bağlı. Herkes bunun nasıl olduğunu bilir, kimi günler saatler boyu oturup pencereden bakarız ve kimi günler bir saniye bile yerimizde duramayız. Çoğu kez bana “sıkıcı şeyleri seviyorum” dediğimi hatırlatırlar. Pekâlâ, bunu dedim ve böyle düşünüyordum. Ama bu, bu şeylerden sıkılmadığım anlamına gelmez. Tabii ki, benim sıkıcı bulduklarımı illâki başkaları da sıkıcı buluyor değil, çünkü ben televizyonda asla popüler yayınları izlemeye dayanamam, zira bunlar esasen daima aynı kurgular, aynı planlar, aynı montajlar olur. Görünüşe göre, insanların çoğu, ayrıntılar farklı olduğu sürece aynı şeyleri izlemeye bayılıyor. Ama ben tam tersiyim. Eğer bir önceki günkü şeyin aynısını izlemek için oturursam, bunun esasen aynı şey olmasını istemem - bunun tam olarak aynı şey olmasını isterim. Çünkü aynı şeye ne kadar çok bakarsak, anlam o kadar çok ortadan kalkar, kendimizi o kadar iyi ve boş hissederiz.
A Philosophy of Boredom, Lars Fr. H. Svendsen. Çev.: Murat Erşen

İnsan ölmek için ne acılara katlanıyor.
Le Lys dans la vallée”, Honoré de Balzac. Çev.: Tahsin Yücel

Can sıkıntısından insan neler neler uydurmaz! Zaten altın iğneler de can sıkıntısından batırılmaktadır, daha bu kadarıyla kalınsa çok iyi. İşin kötüsü, (Bunu da gene ben söylüyorum.) bakarsınız, altın iğnelere sevinenler bile çıkar. Çünkü insanoğlu ahmak bir yaratıktır, hem de görülmemiş derecede... Daha doğrusu ahmak değil de nankördür, eşine rastlanmayacak kadar nankördür. Çünkü, sözün gelişi insanlar demin anlattığım mantık düzeninde yaşayıp giderlerken, bayağılığı yüzünden akan, daha doğrusu gerici, alaycı bir beyefendi ansızın ortaya çıkıp elini böğrüne dayayarak, hepinize: “Ne dersiniz beyler, şu mantıklılığa bir tekme vurup bütün logaritmacıları bir anda cehenneme yollasak da, gene eskisi gibi ahmakça, başımıza buyruk yaşasak nasıl olur?” diye bağırırsa hiç şaşmam! Onun böyle bağırması gene neyse, ama peşinden sürüyle geleceklerin çıkması insanın zoruna gider. İşte insanın yaratılışı budur.
Zapiski iz podpolya”, Fyodor Dostoyevski. Çev.: Mehmet Özgül

Cornelius ansızın gözlüklerini çıkararak,
-Tanrı evrenin ressamıdır.
Sonra da, sesini alçaltarak büyük bir acıyla,
-Tanrı'nın kendisini manzara resmi yapmakla sınırlamış olması ne büyük talihsizliktir Başkan Bey, dedi.
Nouvelles Orientales”, Marguerite Yourcenar. Çev.: Hür Yumer

On iki yaşındayız. Bütün aşıklar on iki yaşındadır, yetişkinlerin öfkesi de bundan kaynaklanır. Onun gülüşü, benim gözümde diğer tüm gülüşlerden farklı olmaya başladı, şimdiye dek hiç kimsenin böyle güldüğünü duymadım, tek bir akışla, başın arkasından gelen bir gırtlak şelalesi adeta, sırttan, profilden, aşağıdan ve yukarıdan gelen bir gülüş, sebepsiz bir sevinç gülüşü, yalnızca var olmanın sebep olduğu bir gülüş, gerisinin canı cehenneme.
Passion fixe”, Philippe Sollers. Çev.: Pınar Yasemin Akan
 
En kötüsü, şimdi, yakında veya uzakta hiç kimsenin olmaması
A la lumière d'hiver”, Philippe Jaccottet. Çev.: Halil Gökhan