Pazartesi, Aralık 31, 2012

"Ve büyümeyen adamlar gördüm, hiç şaşırmadım."


RefreeGallo rojo
Le LendemainFiore
HarmaaSaapuminen
Jono McCleeryFears
Dhafer YoussefYabay

*
LiliumIf They Cheered
The Timeout DrawerLull
Harper SimonBerkeley Girl
AberfeldyLove Is an Arrow
The Invisible FishBad Movie

 *
The TritonesMan Of Mystery
Woven HandStory and Pictures
The Whiskersonly source of light
Jeremy MessersmithOrgan Donor
American Music ClubAll My Love

*
M. Walking on the WaterMagic Forest 
Marc Ribot's Ceramic DogFor Malena
ClearlakeI Hang on Every Word You Say 
Françoise HardyWas mach' ich ohne Dich
Echo & the BunnymenEverything Kills You

*
ChokeboreYou are the Sunshine of my Life
Mice ParadeDouble Dolphins On the Nickel
ata ebtekar & mazdak khamdalonesome clouds
Micah P. HinsonThe Day Texas Sank to the Bottom of the Sea
Pieter Embrechts & The New Radio KingsDance Me To The End Of Love

.
    

Pazartesi, Ekim 15, 2012

"Belki de hiçbiri değil, canımız sıkılmak istemiş o kadar"


 “Yani hiçbir adres bilmiyordum.”
Oğuz Atay

FelekYağmur
CalogeroC'Est Dit 
Kid DakotaSo Pretty
Göksel BaktagirGülru
Songs: OhiaWhite Sulfur

 *
dEUSNothing Really Ends
Tom BaxterTell Her Today
Serdar Ateşerİstemeyerek
Super XX ManBig Balloon
Aeon SpokeThe Fisher Tale

*
Mark HollisThe Daily Planet
Carlo DomeniconiKoyunbaba
The Sunday DriversBetter Life
Nicu AlifantisEmotie de Toamna
The DearsMeltdown In A Major

 *
LjungblutStill Can't Say I Love You
The Evpatoria ReportTaijin Kyofusho
GravenhurstNicole (BBC Belfast Session)
The Chemistry ExperimentGood Morning   
Bill Wells & Aidan MoffatThe Copper Top

 *
The Marshmallow KissesBubble Love Waltz
Peter DohertyA Little Death Around the Eyes
Greg Haines & Wouter van VeldhovenOn Drowning 
Ronnie FaussThe Saddest Love That's Ever Been Made
Radka Toneff & Steve DobrogoszThe Moon is a Harsh Mistress


Cumartesi, Ağustos 25, 2012

"Bir gün, bir uzun gün hep denize baktık"


Sözlerin çılgınca akıp gitmesini engelleyemeyecek kadar çok kitap okudum ben.
Claudette, comme tout le monde”, Alain Bosquet


 *

The SmithsUnhappy Birthday
Trembling Blue StarsBirthday Girl
TramLight a Candle on My Birthday
Andrew BirdThe Happy Birthday Song
The Divine ComedyBirths, Deaths and Marriages

Çarşamba, Temmuz 04, 2012

"En çok da bir karanlığı bırakıp gittiler bana"



 “Seni, bir gün tanısaydım
Ve sen var olsaydın elbet.”

André Frénaud



NosfellSmoke
MozaikGitmeliydik
Patrick PhelanMidwest
JandekYour Other Man
Wingdisktachibana lament 

 *
John FruscianteDying Song 
Marc RibotDelancey Waltz
TempomatadorGlas og Støj
Abner JayI'm So Depressed
Arto LindsayNobody in Bed

 *
Teenage FanclubThe Concept
Martin Grech Open Heart Zoo
no clear mindalone and together
The PoguesFairytale of New York
The Box TopsGood Morning Dear

 *
Samuel LockridgeHair In the Snow
QuigleySticking Fingers In My Eyes
The CavalcadeMeet You In The Rain 
GnacThe Amstel Diamond Fraudsters
LebensessenzThe Heidegger's Silence 

*
Boo HewerdineThe Birds Are Leaving
I am DiveThe Years Rise Like The Dead 
The She-BrewsLeave All Your Old Loves
François CouturierA Celui Qui A Vu L'ange
Chappaquiddick SkylineKidney Shaped Pool

*
Murat Kemaloğlukaplumbağaların uykusuna dek 
Robin PecknoldI'm Losing Myself (feat. Ed Droste)
The United States Of AmericaLove Song for the Dead Che
James Vincent McMorrowFollow You Down to the Red Oak Tree
The Strange Death of Liberal EnglandSummer Gave us Sweets but Autumn Wrought Division

 “Afiyetler.

Pazartesi, Mayıs 28, 2012

Insomnia..


Sabahın üçünde, umutsuzca aşıksan ve telefonu kullanamayacak kadar gururluysan, özellikle de onun orada olmadığını düşündüğün anlarda, kendine çullanırsın ve bir akrep gibi kendi kendini sokarsın. Ya da, hiç yollamayacağın mektuplar yazarsın ona, volta atar, söver ve dua edersin, sarhoş olursun, ya da kendini öldürür gibi yaparsın.

Remember to Remember [Hatırlamayı Hatırlamak], dürüstçe, karşılaştığım en güzel kitap isimlerinden biri. Öyle eserler var, isimleri bile uykularınızı kaçırmaya ve heyecanınızı hortlatmaya yetebiliyor. İçerikten bağımsız salt ismine alkış tutulabilecek Richard Brautigan'ın So the Wind Won't Blow it all Away [Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek]'i, Charles Bukowski'nin The Days Run Away Like Wild Horses Over the Hills [Günler Tepelerden Aşağı Koşan Vahşi Atlar Misali]'i, Özdemir Asaf'ın Dün Yağmur Yağacak'ı gibi çok örnek var. İşte onlardan biri olan  Rimbaud ya da Büyük İsyan, orijinal adı ile Rimbaud, Henry Miller ile tanıştığım kitaptı. Çünkü bir biyografiden çok otobiyografiyi andırıyor, bir başkası üzerinden kendini anlayan, anlamaya devam eden ve anladığı üzerinden anlatan bir adamı resmediyordu. Henry and June ise, Miller'ın Anaïs Nin ile yaşadığı tuhaf aşka tanıklık ettiğim tuhaf bir filmdi ancak şairlerin, yazarların, edebiyatçıların hayatlarının konu edinildiği filmler beni hiçbir zaman çekmedi. Jeremy Irons'lı Kafka'yı, Leonardo DiCaprio'lu Total Eclipse'i, Cronenberg imbiğinden süzülmüş William S. Burroughs'u hiç sevemedim. John Keats'e kerteriz tutan Bright Star'ı istisna alırsam, sinema, en azından benim için, edebiyatçının hayatını aceleye getiriyor, onu karşımıza 'olmuş' olarak çıkarabilmek adına vitesi biraz fazla yükseltiyor diyebilirim.

Miller, cinsellik ile adı ayrı cümlelerde yazılamayan, Beat'e benzemeyen ama bana Beat Generation'dan Neal Cassady'i andıran, biraz troubadour biraz flaneur bir adam. Havaî, coşkulu ve yazın alanında realist bir mistik. Çok aşık olmuş, çok gezmiş, çok yazmış, çok unutmuş; tam yetmişaltısında tanışıp aşık olduğu genç kabare sanatçısı Hoki Tokuda için yazdığı upuzun bir aşk mektubu diye düşünebiliriz Insomnia'sını bu nedenle. Uzun zamandır kitaplığımın unuttuğum bir köşesinde duran Sexus'unu saymazsam, sahip olduğum ilk Miller kitabı. Çünkü 'Kara Bahar'ının adını düne kadar duymamış, "dönence"lerini okumamıştım. El yazısının güzelliği şöyle dursun, mensur şiirin nadide bir örneği sayabileceğim bu kitabı okumazdan evvel kafamda bir Henry Miller oluşturamamıştım.

Ve şimdi de sözü biraz Şeytan'dan açalım. Mübarek şeytan!  Çünkü bu işin içinde yeri var, yaşadığım kadar kesin. Çok önemli bir yer diye de eklemeliyim. (Thomas Mann gibi konuşuyorsam beni bağışlayın.) Şeytan, eğer onu iyi tanıyorsam, "İçgüdülerinize inanmayın, sezgilerinizden sakının!" diyendir. O, bizim insan kalmamızı ister - fazlasıyla insan. Eğer bir düşüşe sürükleniyorsan, devam etmeye zorlar. Seni tepeden aşağı yuvarlamaz - yalnızca uçurumun kıyısına itekler. Ve orada, onun insafına kalırsın. Onu iyi tanırım çünkü sık karşılaştık. İpin üzerinde yürürken seni izlemeye bayılır. Ayağını dolaştırır ama düşmene izin vermez.

Tespitim o ki, Coca Cola'nın 'Hayat Sokakta'sının kanıtlarından biri de, Miller'ın sokaklardan ödünç aldığı ve kağıt üzerindeki doğallığı tartışılamaz serseri sesi. Acemi daktilolardan okur için bir tehdit jesti olarak sıçrayan lokal dil, John Fante'nin mahzun, Marquis de Sade'ın kibirli, Antonin Artaud'nun kararlı ve Jorge Luis Borges'in vakur parmaklarından damıtılmışcasına cümlelere sinmiş, ortaya bir yiyenin belki biter korkusuyla bir daha yiyemeyeceği kadar lezzetli bir potpuri çıkmış sanki. Insomnia'da, gri fon üzerine kirden seçilmeyen bir sarı adeta Miller. Yaşamının sonuna doğru, "Son Bakışta Aşk" kavramına epey farklı bir dalından, yine, yine tutunuyor. O kadın için ölmüyor, yaşamaya devam ediyor, o kadın için Japonca öğrenmek, o kadın için bir kez daha bar sineği olmak, hastalık çekmek, ölmemek, sevmek, yine sevmek, belki başkalarını da, ancak ölünceye kadar, sevmek. Ingeborg Bachmann'ın dediği gibi: 'Sevmek-sevmek. Sevmek, her şeydir. O kadar.'

Derler ki cennet cehennemden düşsel bir çizgiyle ayrılırmış. Mutluluk ve umutsuzluk da "Doppelgänger", yani kan kardeşidir. Aşk kapısız penceresiz bir hücre olabilir; insan girip çıkmakta serbesttir, ama boşuna. Şafak özgürlük ya da dehşet getirebilir. Aklın hiçbir yararı yoktur, eğer insan deli gömleğinin içindeyse. İşte böyleydi. Böyle de olacak.

Ahmet Karagöz tercümeli, Büyülüdağ'dan 2. Bası'sını okuduğum an ile hayatıma dahil ettiğim bu kısa ama vurucu kitaptan, kitabı belki seneler boyu okumama vesile olacak o kısmı paylaşarak kahveme dönüyor, susuyor, herkese de tavsiye ediyorum:

Ama hiçbir zaman yarın yoktu. Hep dündü.

Çarşamba, Mayıs 23, 2012

Yann Andréa Steiner..


Ve işte: Bir anda ısınmıştı geceler. Sonra da günler.
Ve yaz kampının küçük çocukları mavili beyazlı çadırlarında öğle uykusuna yattılar.
Ve susan çocuğun gözleri kapalıydı, onu diğer çocuklardan ayıran hiçbir şey yoktu.
Ve genç çalıştırıcı kız onun yanına gelmişti. Gözlerini açmıştı çocuk. Uyuyor muydun? Hep o özür dileyen gülümseme, cevap vermiyor. Ne zaman uyuduğunu bilmiyor musun? Gülümsüyor yine, pek farkında olmadığını söylüyor.
Kaç yaşındasın? Altı buçuk, diyor. Kızın dudakları titriyor. Seni öpebilir miyim? Gülümsüyor, evet. Onu kollarına alıyor kız; saçlarını, gözlerini öpüyor. Kollarını, dudaklarını çekip alıyor çocuğun bedeninden. Gözlerinde yaşlar var, çocuk da görüyor bunu. Çocuk alışkın, zaman zaman ona bakan insanları ağlattığını biliyor. Çocuk alışkın. Derken son günlerden söz ediyor; fırtına, güçlü dalgalar, yağmur olduğunda üzüldüğünü söylüyor.
“Dönecekler mi?”diye sordu.
“Hep dönerler,” dedi kız.
“Her gün mü?” diye soruyor çocuk.
“Belli olmaz, diyor kız.

House M.D., evet, bitti. İyi, kötü, beklenmedik, şaşkınlık verici, hüzünlü vb. diye bir yorum yapmak istemiyorum. Burada, herhangi bir karakterden fırlamış herhangi bir aforizma üzerinden dizinin finaline yönelik herhangi bir şey söylemek de istemiyorum. Elimizde kalan birkaç şeyden birinin daha gidişi diye algılayarak kendimi kitaba gömdüm, diyeyim özetle. Arada film izledim, bitti. Arada bira içtim, bitti. Sonra tabii, kitap da bitti. Marguerite Duras da Marguerite Yourcenar kadar yoğun ancak ağdasız, sessiz fakat neşeli, çaresiz ama küstah, umutsuz lâkin başarılıymış ona kanaat getirdim. Gözlerim sözcükleri acelesiz taradı. Tüy kadar hafif, saydam itirafların altından çıtkırıldım gürzler indi kirpiklerime, oradan dudaklarımı buldu ve ademelmamın bulunduğu yerden olsa olsa bir düğme iliği kadar büyük minicik bir delik açtı. Esra Özdoğan'ın çok başarılı çevirisi ile yarım bir yutkunma işte böyle tamamlandı. Duras da Yourcenar gibi, biseksüel bir ilişkinin taraflarından biri olmuş, onu da yakın tarih dipsomaniden mustarip uçarı bir kadın olarak anımsıyor, ona karşı da tavrımız çok net, ona da basit birkaç anahtar sözcükle yaptığımız basit bir araştırma ile basit bir yoldan erişebiliyoruz. Hem tek benzerlikleri bu da sayılmaz: Yourcenar, Mishima, ou, La vision du vide [Mishima ya da Boşluk Algısı]'de Yukio Mishima'dan söz etmişti uzun ve enfes; Duras ise Alain Resnais tarafından beyazperdeye de aktarılmış Hiroshima mon amour [Hiroşima Sevgilim]'u ile maruf. Alıntıladığım kısım, Yann Andréa Steiner ile yaşadığı tuhaf aşkı büyülü gerçekçilikle bize sunduğu, kendisinden yaklaşık kırk yaş ufak aşkının adını taşıyan son dönem eserinden. Pürdikkat keman konçertosu dinleyen bir martı gibiydim okurken.

Arada çok güldüğüm zamanlar da oldu:
- Bir sigaranı alabilir miyim?
- İki tekila atalım.
House M.D için IMDB 2004 - 2012 diyor, Duras için Wikipedia 1914 - 1996. Andréa son deminde Duras'ya yoldaş, House son deminde Wilson'a yol arkadaşı oldu.

Ben, benzerlikler beni ürküttükleri için onları çok sevemiyorum. Aklım beni aldatıyor, paralellikler kuruyor, ortak paydalar yaratıyor gibi geliyor öyle zamanlarda. Sanki herkes başka değil. Filmlerdeki zarif anlamlar kitaplardaki zarif sözlerle karışıyor. 'İnsanlar birbirlerini severler ve ölürler' komik gelse de profilden mizahî durmuyor. Herkesin ısrarla birbirine benzemeye başladığı bir Mayıs biterken, birbirimize benzeyeceğimiz bir Haziran daha geliyor.

Onbeş senedir evimde cıvıldayan 'Yağmur' yok. Daha yakın zamanda Memo Tembelçizer'in kedisinin vefatı üzerine çizdiği karikatüre korkan gözlerle bakarken, kendimi bilerek içip kendimi bilmeden gündüzüne uyandığım bir pazar günü: şimdi muhabbet eden o kuş yok. Zaman geçecek, geçiyor.

Uzamasın, insan yas tutmamalı:
Evin hiçbir yerinde '1997 - 2012' ibaresi yer almıyor.

Çarşamba, Nisan 04, 2012

"Bugün de ince, bugün de kırıldı kırılacak"



“Puslandın, pusu kurdun, biz de pustuk gölgende
Öyle derin sustuk ki yarık alnınla sende
söze kırgın kurulduk, bitişmedik bir daha”

Mehmet Mümtaz Tuzcu, Gizanne



Tuna Ötenel, Kudret Öztoprak, Erol PekcanHatıralar
Zafer DilekBütün Meyhanelerini Dolaştım İstanbul'un
King's Daughters & SonsA Storm Kept Them Away
The Raw HerbsI Don't Know What To Say Mcr Int
Treebound StorySwimming In The Heart of Jane

*
Feller QuentinSlim, Poker Dog of Paintings
Timur Selçuk Orkestrasıİki Damla Gözyaşı
The Hit ParadeYou Didn't Love Me Then
DesertshoreMölle (Feat. Mark Kozelek)
Friends of Dean MartinezLost Horizon

*
Harken The Hands AskewHeartache  
The StarletsThere Is No God Above
Turgay MerihKara sevdan yüzünden
Kitchens of Distinctionmad as snow
The Sleepy JacksonMiles Away 

*
Nils Petter MolværOn Stream
LambchopIf Not I'll Just Die
Telstar PoniesSide Netting
Adorablethe floating game
In The PinesDress On Fire

*
Winter HoursTen Minutes
HardalBir Yağmur Masalı 
EggstoneApril and May
JBMJuly on the Sound
The Zincsrich libertines

*
KarateOne Less Blues
Evgeny GrinkoВальс
BlueboyMelancholia
Zap MamaAlright
RideVapour Trail

 Afiyetler.

Cuma, Mart 30, 2012

Minyatür..



Masanın önünde durdu kadın. Çay için ince
limon dilimleri kesmeğe başladı hüzünlü elleri
küçük çocukların peri masalı için yapılmış 
küçük bir arabaya sarı tekerlekler keser gibi.
Karşıdaki eski koltuğa gömülmüş, oturuyor
genç subay. Kadına bakmıyor.
Sigarasını yakıyor. Titriyor kibriti tutan eli,
ince çenesini ve fincanın sapını aydınlatıyor alev. Durduruyor
bir an için yüreğinin vuruşunu saat. Bir şey ertelendi.
An gitti. Çok geç artık. Çayımızı içelim.
Böyle bir arabayla gelebilir mi ölüm peki?
Geçip gider mi? Ve yalnızca küçük, sarı
limondan tekerlekleri olan bu araba mı kalır
uzun yıllar park edilmiş, lambaları sönük, bir yan sokakta,
ve sonra küçük bir şarkı, biraz sis ve sonra hiçbir şey?


Çev. Gürkal Aylan

Cumartesi, Mart 17, 2012

La leggenda del pianista sull'oceano..


Bütün Tim Roth filmleri gibi bir film. Biraz Youth Without Youth, bir parça The Curious Case of Benjamin Button, ama onlara da benzemiyor. Danny Boodmann T.D. Lemon Nineteen Hundred '1900', trompetçi dostu Max'in deyimiyle, tüm zamanların en büyük piyanisti ve onun karmaşık hüznü sonunda eski bir trompetten daha değerli bir öykü olarak karşımıza çıkıyor. Aşk, caz, okyanus. Hans Zimmer ve John Williams gibi 'ticarî' adamların arz/talep kafalarını sevebilmenin mümkün olamayacağını Ennio Morricone'nin katkısıyla bir kez daha anlıyor, Oscar'la taçlandırılmış Cinema Paradiso'nun büyük yönetmeni Giuseppe Tornatore'ye sevgilerimi sunuyorum. 

Okyanustan  hiç ayrılmamış ama okyanusun sesini de hiç duyamamış 1900, caz'ı icat ettiğini iddia eden Jelly Roll Morton'a verdiği ders ile uzun süre aklımdan çıkmayacak. Bir görsel şölen, bir başyapıt diye adlandıramayacağım bu harikulade film ise, 'aidiyet' üzerine şu diyalogla her daim eyvallah'ımı alacak.

MAX: Benimle gel 1900, büyük patlamayı rıhtımdan izleyelim ve sonra sıfırdan başlayalım, bazen en geriye, başa dönmen gerekebilir 1900; iyi bir öykün ve onu anlatacak bir kimsen oldukça gerçekten işin bitmemiştir, unuttun mu bunu bana sen söylemiştin. Şimdi anlatacak ne çok öykün vardır senin düşünsene. Dünya senin her sözünü can kulağıyla dinleyecek. Müziğine deli olacaklar inan bana, tüm şehir..

1900: Tüm bu şehir.. Sonunu göremiyorsun. Son, lütfen, lütfen bana onun sonu nerde gösterir misin? Şu geminin iskelesinde her şey güzeldi, ve paltomun içinde ben de muhteşemdim, çok yakışıklıydım, ve harika görünüyordum, ve gemiyi terk etmek konusunda hiç tereddütüm yoktu. Sorun yoktu. Beni durduran gördüklerim değildi Max, beni durduran görmediklerimdi. Bunu anlayabiliyor musun? Görmediklerim. Bu koca şehirde sondan başka her şey vardı, ama bir sonu yoktu. Görmediğim şeyse, bütün her şeyin nerde son bulduğuydu. Dünyanın sonu. Piyanoyu ele alalım. Tuşlar başlar.. Tuşlar biter.. Bilirsin ki onlardan seksensekiz tane vardır, hiçbiri sana farklı bir şey söylemez. Onlar sınırsız değildir. Sınırsız olan sensindir. Ve bu seksensekiz tuş üzerinde yapabildiğin müzik sınırsızdır. Ben bundan hoşlanıyorum. Bununla yaşayabilirim. Beni geminin iskelesine getiriyorsun ve önüme milyonlarca tuşu olan bir piyanoyu itiyorsun. Bu piyanonun tuşları sınırsız. Eğer sınırsız sayıda tuşu varsa o piyanoda çalabileceğin hiçbir müzik yoktur. Bu tanrının piyanosu. Tanrının caddeleri, görmüyor musun, orada binlerce cadde vardı. Nasıl yapıyorsunuz, yalnızca birini nasıl seçiyorsunuz? Bir tek kadın. Bir tek ev. Kendinin diyebileceğin bir toprak parçası ve seyredebileceğin bir tek manzara. Ölmek için bir tek yol. Bütün bu dünya nerede biteceğini bilmeden üstüne yükleniyor. Nerede sona erebileceğini bile bilmiyorsun. Yalnızca bunu düşünerek parçalanacağından hiç korkmadın mı? Onun içinde yaşamanın muazzamlığını.. Ben bu gemide doğdum ve dünya benim yanımdan gelip geçti. Ama her seferinde ikibin kişi. Ve burda arzular vardı. Ama asla geminin pruvasıyla kıçı arasına sığdırabileceğinden daha fazlası değil. Mutluluğunu sınırsız olmayan bir piyano çalarak yaşarsın. Ben bu şekilde yaşamayı öğrendim. Kara.. kara benim için fazla büyük bir gemi. Çok güzel bir kadın. Çok uzun bir yolculuk. Çok yoğun bir parfüm. Onun müziğini nasıl yapacağımı bilmiyorum. Bu gemiden ayrılamam ben. En iyisi yaşamıma burda nokta koymak. Hem ben hiçkimse için var olmadım. Sen bir istisnasın Max. Sen burda olduğumu bilen tek kişisin. Sen azınlıksın. Ve buna alışsan iyi edersin.  Affet beni dostum. Ama burdan ayrılmıyorum.

Cuma, Mart 16, 2012

Ölümüne..


[Aklım düştü, buza kestiğim yerden teessüf ediyorum: tükettiğimiz hiçbir ân, bir Sovyet kara-komedisinden koparılmamıştır. İyi oyuncular, dokunaklı müzikler, 'profesyonel' dekor, güzel sahne, çatırdamayan öykü, buharınca terk edilmemiş kahve az sonra, hep biraz daha viski, hani, yani her şey güzelken, başta sana sonra hepinize şükran, o sırada herhangi bir  Nick Cave parçası çalacak ve susma hakkımı, susabiliyor olma şansımı (üçgenin ortasına temkinsiz indirilmiş bir dikmeden farkı ne?), uç uca eklenmiş esmer tütünlü ince sigaralardan ve onun nasırlı, yorgun, tırnakları törpülenmemiş, hep o taşın altındaki ellerine saklıyorum. Önce ellerimiz döküldü, ellerimiz bomboş kalıp ip ip eklemlerinden söküldü. İşte onları kaldırıp dürtüyor, ama yerine sert adam çaresizliği ile marine maalesefler bırakıyorum. Benim ellerimden bu kadarı geliyor. Kuru bir kardelen. Ölümün adını vakitsiz çok ânmalar, hayatı başa bela etmeler, göğüsboşluğuna saplanan yumruk ve kahkahalar sürekli artmaktadır ve yaz, sen artık gelme.

Pasa bulanmış griden, Mart ortası manâsız yağan kardan gayrı, geriye  bir şey kalmıyor. Kulaklarımdaki lekesiz doğa artığı; katı, kinik, şimdi sahneye konmuş pür mutsuzluk. Ûd ile beni dövmemesi konusunda konuşuyorum. Gitmenin acı haline çekimli dağınık sözcükler olmadan, hiçbir yere sabitleyemediğim gözlerime sessizliği tembihleyip, ağzımı sonuna kadar açıyor, bir kez söylüyorum.]

Toprağın gülsün güzel amca, ellerinden, yanaklarından öpüyorum.

Perşembe, Mart 08, 2012

Post Mortem..

Bitirdiğimi sanıyordum ama hâlâ söyleyecek bir iki şey kaldı, beni boyunduruğuna alan eğilime niçin direneyim ki? Silinen bir acıyı tatmama izin verin, defalarca baktıktan sonra bir kez daha arkama bakmama izin verin. Sayın Anne'nin ölümlü olduğunu biliyordum, onun öleceği fikri yıllardır benim hayal gücümü çalıştırıyordu, kendimi yavaşça buna hazırlamak istedim ve bu olay meydana geldiğinde dehşet benim için aşinaydı artık, yatıştığımı hissettim, ölümün, Sayın Anne'nin ölümünün bile bir hiç olduğunu görmüştüm. Ölüler ölü olmaktan acı çekmezler, yalnızca yaşayanlar yaşadıkları için acı çekerler.

Hep acı çekmek akla yatkın bir şey değil, tabii eğer acı bizi ıslah etmiyorsa, ağladığımız ölüler bunu hiç bilmez, teselli bulmaz bir hâl alırsak eğer kendi sevgimizin esiri olmuşuzdur. İnsanın sürdürmek için yaratılmadığı saflığın içinde varlığımızı asla uzun süre koruyamayız, azizlerin yaşamı bu nedenle tehlikelere daha açıktır, bir tutku içimizi sardığında biz de kimi zaman onlara benzeriz. Kendime ağlayacak ve merhumeyi düşünmenin yerine kendimi geçirebilecek miyim? Teselli bulmayan herkes buraya varır, üzüntülerimden daha değerli olduğumu hissediyorum...


Çünkü acının bile içinde sanılandan çok kendini beğenmişlik ve itiraf edilenden çok şehvet vardır. Bizi tecrit eden yas, bizi hantallaşmak zorunda bırakarak, sonunda yükümlülük altına alır: O zaman herkese benzeriz ve herkesin dengi oluruz, herkesle birlikte kayıp kitleyi oluştururuz, arzunun, kaygının, sevgi ve nefretin, yanılsama oyuncaklarının ve olumsallık kölelerinin dokuduğu ağlara kapılır kalırız. Aslında ben zinciri kırdım, Sayın Anne bunu biliyordu, bu özgürlüğün ilk öğelerini bana o sağladı, bunlar beni sırası geldiğinde onun anısından da kurtaracaklar.

Sayın Anne'yi, yüceltme eğilimi gösterdikten sonra, saygıyla ve minnetle sevmek istiyorum, çünkü başka türlü, canlıların ortasında, bir merhumenin teselli bulmaz oğlu olarak kalırım. Ustaca yenilenmiş bir acıdan yararlanırsam onun anısını kötüye kullanırım, yasımı bir yaşama nedeni yaparsam kendime ihanet ederim. Sayın Anne çok meziyetliydi, ne kendi ailesini ne de benim ona borçlu olduğum mizacı o seçmişti, bunlar benim nefsime egemen olmam sayesinde hazırladığım mutsuzluklardır. Ölümü bir sevgiliyi bekler gibi bekliyorum, Sayın Anne'yi beklediğim gibi bekliyorum.

Bréviaire du Chaos'da olduğu gibi, Işık Ergüden tercümesi ile gözlerimize, kulaklarımıza, zihinlerimize sunulmuş bir Albert Caraco eseri Post Mortem.

Madame Mère, 'Sayın Anne', üzerinden acı bir şaplak. Ağır ağır ölüme yaklaşan, ölüme alıştıran hoyrat çıkışlar, yine de bir tam bilinçlilik hâli, yalpalamak nedir bilmez bir nihilizm. Ben, en son Shameless'da, Peg'in ölümle 'ciddi ciddi alay' edişinde böyle bir hazırlık süreci ile karşılaştım sanırım. Sarsıldım; onun dar, kapısı kapalı bir odada, duvarlara çarpa çarpa yokoluşa sürüklenen kuş kaderi, beklenmedikliğiyle bilinenin sıradanlaştırılmasını andırırken, ben hırpalandım bir nebze. Yine, bundan haliyle bir süre önce, Maurice Blanchot'nun L'Arrêt de mort [Ölüm Hükmü]'unu okumuş ve orada hastalığa, ağrılı bekleyişlere, bitmez refakatlere, artık gelsin dediğim ölüme neredeyse alıştırılmış ve nihayet geldiğinde uyuşmuş bir şekilde kitabı fırlatmıştım. Bu araya Van Depremi sığdı, kazalar, hastalıklar, ölümler sığdı: İnsan, aklını/canını gerçekten acıtmadığı takdirde her şeyi unutabilen bir tuhaf varlıkmış, tekrar anladım. Bana dokunmayan tüm yılanlar asırlarca yaşayabilir demiyorsam da o bıçak gibi keskin gerçek vuruyor hep. Her gün binlerce insan ölüyor, diye başlayan duyarsız savunmayı yapmasam ve o umarsız, vurdumduymaz adamı alkışlamasam da ciğerim ağrıdı diyemediğim yerde bir yanlışlık olmalı.

Ne ölümü kutsamak ne ölümle alay etmek ne de ölüme ilgisiz kalmak harcım değil: Dışsallıklardan azade kutupsuz, rafine bir kafaya sahip olmak, ölüme karşı Woody Allen olmak epey zor o anlamda. Pek çokları gibi. Pek çoğunuz gibi.

Ancak, Bohumil Hrabal, Jiri Menzel tarafından filmi de çekilmiş Ostre Sledované Vlaky [Sıkı Kontrol Edilen Trenler] isimli kitabında, "...derken, tank teğmeni elindeki küçük flamayla bir işaret verince tank hareket etmiş, ama dedem santim kıpırdamamış yine yerinden ve tank da dedemin üzerinden geçip başını gövdesinden ayırmış; böylece rayh ordusu da artık yolunu kesememiş dedemin." diye devam eden öyle bir nokta atış mizahla anlatmaya başlıyor ki hayran oluyorum. Yaşama tutunmak mı yaşamdan çalmak mı? Nilgün Marmara'dan sonra kimse kuşlara iyi bakmadı, ve Zafer Ekin Karabay ve Özge Dirik ve Kaan İnce ve Comte de Lautréamont, Sylvia Plath, Mayakovski, Kleist, Van Gogh, hangi biri, Deleuze, Kosiński, Pavese, yahu Beşir Fuad, Brautigan, Virginia Woolf, Hemingway, üstelik, Jack London, Sâdık Hidâyet? Diğerlerimiz? Değerlerimiz?

O mütemadiyen ardışık hizalandırılan 'öncesi/sonrası' sorularının uçsuz gereksizliğini heybeme saklıyorum. Eve tırıs, ellerim çiçeksiz, bulanık bir kafa ve kahve ihtiyacını dizginleyemeyen bir bedeni sürükleyerek döndüğümde Sayın Annem'e sarılıyorum.
AHANNEM: Kim bu kadın Bedia Muvahhit'e benziyor.. (gülüyor, gülsün)
AHBUBEN: Canımsın da andırmıyor bile.

Böyleyiz, mutluyuz. Mutlu muyuz? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü mutlu olsun.

Pazar, Şubat 26, 2012

Cumartesi, Ocak 07, 2012

"Öylesine kaçıyor, öylesine kaçıyor ki tramvay.."

 -Cemal Süreya'nın çizgileriyle, Edip-

Sevgilimin etrafını kalabalık gördüğüm zamanki gibi bir yalnızlığa kapılıyorum.
Lüzumsuz Adam”, Sait Faik Abasıyanık

Bir hırsızı evinizi soyarken yakalarsanız, paniğe kapılmayın. Unutmayın o da en az sizin kadar korkmuştur. En iyi yöntem onu soymaktır. İlk siz davranın ve hırsızın kol saatiyle cüzdanını aşırın. O zaman, siz kaçarken o yatağınıza girmek zorunda kalır. Bir keresinde bu savunma yoluyla tuzağa düşüp, Des Moins'da altı yıl başka bir adamın karısı ve üç çocuğuyla yaşamak zorunda kaldım, ancak başka bir hırsızı yakalayınca oradan ayrılabildim, hırsız benim yerimi aldı. O aileyle birlikte olduğum altı yıl çok mutlu geçti, onları sık sık sevgiyle anarım, ama bu arada, bir prangalı mahkumlar çetesiyle çalışmak üzerine söylenecek daha pek çok şeyim var.
Confessions of a Burglar”, Woody Allen. Çev.: Irma Dolanoğlu

Kendi kentime döndüğümde değişen hiçbir şey olmadığını hayal meyal hatırlıyorum. Gençlik yıllarında aklımı dolduran sorular kimi zaman kafamın içinde silikleşti; kimi zaman da yeniden belleğime baskın vermek istediler. Fakat bulabildiğim karşılıklar hemen hemen hep aynıydı. Orada ya da burada bulunmak insana sınırlı olmayan sonsuz bir genişlikle olanaklar sunuyormuş gibiydi; öte yandansa başınızı biraz çevirip baktığınızda duvarlarla çevrili dar bir alanda dönüp durduğunuzu görüyordunuz:
Kendi hapishanenizdeydiniz.
Böylece yıllar geçti. Her şey hemen hemen aynı kaldı.
Kendi Evine Varamamak”, Demir Özlü

Ama beni hepsinden çok etkileyen şey (sabununun, tarağının, dişfırçasının verdiği tiksintiden; yaşlılığın ve yıpranmanın, zayıflatmaktan çok sanki yaşamaya elverişsiz hale getirdiği bu bedenle temaslarını dokularına sindirmiş izlenimini veren havluların küflü ve uçuk renklerinin doğurduğu tiksintiden çok) her türlü sağduyuya ve sanki her türlü edebe karşı gelen bu kalıcı olma diretisinin ortaya vuruluş biçimiydi aslında: el kol hareketlerinde, bedenin devinimlerinde gözlenen ürküntü verici tutumluluk yüzünden her hareket, aslının bir karikatürü gibi duruyordu -sendelediği, düşecek gibi olduğu ya da hareketlerini yanlış hesapladığı için değil; tersine bütün bunlar, gücünü dikkatli bir tutumluluk içinde harcama isteminin parçalan olmuşlardı (cimrilik dememek için tutumluluk diyorum)- ve onları öylesine yavaşlıkla yönetiyordu ki (daha uygun bir sözcük bulamıyorum) bütün yer değiştirmeleri, en küçük eylemleri bile sanrımsı bir havaya bürünüyordu -yavaş oynatılan bir filmdeki gibi değildi bu (orada düşmeler de, darbeler de atlar, boksörler, jokeyler, futbolcular) bir tür uçucu zariflik kazanır ve öylesine gerçekdışı, öylesine zıpzıp bir zarifliktir ki bu, seyirci hemen, normal hareketlerin yavaşlatılması ve bundan doğan bir tür yerçekiminden kurtulma durumu karşısında olduğu uyarısını alır), tersine, çok ağır bir yavaşlık bu hareketler, öyle ki yerçekimi kuralları hiçbir zaman etikisini yitirmiyor ama bu, herhangi bir sendeleme, titreme ya da acemiliğe yol açmıyordu: en küçük bir devinim bile, deyim yerindeyse, başlangıcından sonuna dek, kılı kırk yaran bir tedbirle yönetiliyor ve denetim altında tutuluyor, bunun için adam önce çarşafları üstünden atıyor, sonra yatakta oturuyor, ardından yavaş yavaş yere kayıyor, terliklerini ayağına geçiriyor, o korkunç kırmızı kadife pijamanın üstüne sabahlığını giyiyor, sabahlığın kemerini bağlarken tüm istemi, tüm dikkati ve özenle ölçülüp biçilmiş tüm güçleri, aldığı sayısız önlemde yoğunlaşıyordu ve bu güçler, en küçük aşamalarında bile o denli dikkatle yönetiliyordu ki, sanki canlı değil de mekanik bir düzenek (ama sonsuz hassaslıkta bir düzenek) komuta ediyordu onlara, üstelik robotlara özgü o sert el kol sarsılmalarına da yer vermeden: bedeninin bütün hareketleri, sanki zarifliğin bütün tersi bir şeyle birbirine bağlanıyor ve bu, görüntüyü daha da sanrısal hale getiriyordu; sanki acil bakım bölümüne girişiminden bu yana (ama, bir kez daha, ateşin etkisiyle mi acaba?) bir dizi garip olay, yaşamın (ya da ansızın açınlanmış, gizli, bir tür büyülü dünyanın) bir dizi garip belirtisi akıp geçiyordu önümden: o gülünç sarhoştan başlayarak, karo beyi biçiminin ortasında balmumu bir kelle kadar kıpırtısız duran, o sarı saçlı, bilmecemsi kesik başa, oradan da yaşlı adamın -deyim yerindeyse- azaltılmış eylemlerine dek uzanan, bir dizi tuhaf olay.
Le Tramway”, Claude Simon. Çev.: Samih Rifat

Zaman zaman, güneşin altında donup kalmış, ölü çayırlıkta duyulan ağustosböceklerinin tiz sesi, insana, bir üşüme, yalnızlık duygusu, ya da, korkulu bir şeyin oluşmakta olduğu düşman bir evrende unutulmuş olma hissini verir.

İnsan, cayır cayır yanan güneşte, otlara uzanarak, hareketsiz durur, dikkat kesilir, bekler. 
Tropismes”, Nathalie Sarraute. Çev.: Meral Akdeniz
 
Dünyada iki türlü insan vardır: Çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol. Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli; en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kâfi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. Beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını isporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış; unutulma sakın! Elinden geldiğince ortalarda boy göster. Kendi hakkını al; küfürden, hakaretten yılma. Lâf dediğin havada kalır. Bu kapıdan kovulursan, öbür kapıdan gülümseyerek gir. Anladın mı? Yüzsüz, kaba ve cahil. Bazen işlerin yolunda gitmesi için doğruymuş gibi davranmak gerekir. Memleketimizin bugün böyle adamlara ihtiyacı var. Günün adamı olmak lâzım. İtikat, din, ahlâk, bunların hepsi lâf salatası. Ama takiye yapmak gerek. Çünkü halk için önemlidir. İnsanlara itikat gerek; yular takmak lâzım onlara. Yoksa toplum dediğin bir engerek yuvasıdır; nereye elini soksan, sokarlar. İnsanlar itaatkâr, kaza ve kadere itikatlı olmalı ki sırtlarında güvende iş yapmak mümkün olsun. Önemli olan yemek yemek, selam vermek, insanların arasına karışmak, kadınlara sırnaşmak, dansetmek, yapmacık yapmacık gülmektir. Hele hele yüzsüz olmayı mutlaka öğren. Bu devirde böyle şeyler geçerli olduğuna göre, ayak uydurmak lâzım.
 “Haci Aga, Sâdık Hidâyet. Çev.: Mehmet Kanar

Yalnızca bizden isteneni yapıyoruz. Ama çok şey istiyorlar bizden.
 “Killing Game”, Eugène Ionesco. Çev.: Hasan Anamur

Düşüncesinden çok feyz aldığım biri de Gongsun Long'dur. Gongsun Long, Zhou'lar zamanında, Chao'da Savaşçı Krallıklar dönemi diye anılan zamanlarda yaşadı. Timaios'un çağdaşıydı. Eski Çinlilerin Gongsun Long'a sitem etmelerinin sebebi “hiçbir okula ait olmaması”ydı. Lao tse'de bu sitemden söz edilir. 1977'de, Gongsun Long'un bir aporia'sını çevirdim. 1986'da yeniden yorumladım. “Hiçbir okula ait olmaması”, düşüncesinin bir sonucu olarak yazgısını belirledi maalesef; ama neyse ki düşüncesinin vardığı bu nokta, düşüncesi adına, zafiyet gereği belki de yalnızca düşüncenin vardığı bir noktaydı. Gongsun Long'un "çok şaşırtıcı" diye işaret ettiği iki önerme var. Bunların nihai önermeler olduğu su götürmez:

“Hiçbir yerden türeyen düşünceler vardır.”
“Sonu hiçbir yere varmayan düşünümler vardır.”

Dille hakikat arasında kalan gözyaşının tükenmesi olanaksızdır, der Budistler. Ganj nehridir gözyaşı.
Le nom sur le bout de la langue”, Pascal Quignard. Çev.: Esra Özdoğan

60lı yılların ortasından itibaren, Warhol yıllar ilerledikçe giderek daha kötü bir sanatçı haline geldi, zira sembollerin statüsü artan biçimde aşındı. Geriye sadece boşluk ve sıkıntı kaldı: Bazen sıkılmayı seviyorum, bazen sevmiyorum - bu, içinde bulunduğum halet-i ruhiyeye bağlı. Herkes bunun nasıl olduğunu bilir, kimi günler saatler boyu oturup pencereden bakarız ve kimi günler bir saniye bile yerimizde duramayız. Çoğu kez bana “sıkıcı şeyleri seviyorum” dediğimi hatırlatırlar. Pekâlâ, bunu dedim ve böyle düşünüyordum. Ama bu, bu şeylerden sıkılmadığım anlamına gelmez. Tabii ki, benim sıkıcı bulduklarımı illâki başkaları da sıkıcı buluyor değil, çünkü ben televizyonda asla popüler yayınları izlemeye dayanamam, zira bunlar esasen daima aynı kurgular, aynı planlar, aynı montajlar olur. Görünüşe göre, insanların çoğu, ayrıntılar farklı olduğu sürece aynı şeyleri izlemeye bayılıyor. Ama ben tam tersiyim. Eğer bir önceki günkü şeyin aynısını izlemek için oturursam, bunun esasen aynı şey olmasını istemem - bunun tam olarak aynı şey olmasını isterim. Çünkü aynı şeye ne kadar çok bakarsak, anlam o kadar çok ortadan kalkar, kendimizi o kadar iyi ve boş hissederiz.
A Philosophy of Boredom, Lars Fr. H. Svendsen. Çev.: Murat Erşen

İnsan ölmek için ne acılara katlanıyor.
Le Lys dans la vallée”, Honoré de Balzac. Çev.: Tahsin Yücel

Can sıkıntısından insan neler neler uydurmaz! Zaten altın iğneler de can sıkıntısından batırılmaktadır, daha bu kadarıyla kalınsa çok iyi. İşin kötüsü, (Bunu da gene ben söylüyorum.) bakarsınız, altın iğnelere sevinenler bile çıkar. Çünkü insanoğlu ahmak bir yaratıktır, hem de görülmemiş derecede... Daha doğrusu ahmak değil de nankördür, eşine rastlanmayacak kadar nankördür. Çünkü, sözün gelişi insanlar demin anlattığım mantık düzeninde yaşayıp giderlerken, bayağılığı yüzünden akan, daha doğrusu gerici, alaycı bir beyefendi ansızın ortaya çıkıp elini böğrüne dayayarak, hepinize: “Ne dersiniz beyler, şu mantıklılığa bir tekme vurup bütün logaritmacıları bir anda cehenneme yollasak da, gene eskisi gibi ahmakça, başımıza buyruk yaşasak nasıl olur?” diye bağırırsa hiç şaşmam! Onun böyle bağırması gene neyse, ama peşinden sürüyle geleceklerin çıkması insanın zoruna gider. İşte insanın yaratılışı budur.
Zapiski iz podpolya”, Fyodor Dostoyevski. Çev.: Mehmet Özgül

Cornelius ansızın gözlüklerini çıkararak,
-Tanrı evrenin ressamıdır.
Sonra da, sesini alçaltarak büyük bir acıyla,
-Tanrı'nın kendisini manzara resmi yapmakla sınırlamış olması ne büyük talihsizliktir Başkan Bey, dedi.
Nouvelles Orientales”, Marguerite Yourcenar. Çev.: Hür Yumer

On iki yaşındayız. Bütün aşıklar on iki yaşındadır, yetişkinlerin öfkesi de bundan kaynaklanır. Onun gülüşü, benim gözümde diğer tüm gülüşlerden farklı olmaya başladı, şimdiye dek hiç kimsenin böyle güldüğünü duymadım, tek bir akışla, başın arkasından gelen bir gırtlak şelalesi adeta, sırttan, profilden, aşağıdan ve yukarıdan gelen bir gülüş, sebepsiz bir sevinç gülüşü, yalnızca var olmanın sebep olduğu bir gülüş, gerisinin canı cehenneme.
Passion fixe”, Philippe Sollers. Çev.: Pınar Yasemin Akan
 
En kötüsü, şimdi, yakında veya uzakta hiç kimsenin olmaması
A la lumière d'hiver”, Philippe Jaccottet. Çev.: Halil Gökhan