Pazar, Ekim 17, 2010

"Sanki hiç kimselerin kullanmadığı bir gün kalmış bana."


"Acılar da yanılabilirler."
Elias Canetti

Baktığımda, eskiden buraya ayda yazdığımı, şimdi yılda yazmıyorum. Az yazmak. Sanalda daha az görünür olmak. Hayatın her alanına sızan bu kudretli illüzyona bağlandığın kanalları azaltmak. Teberük içinde adı geçen biri hâline gelmek, diyorum: Bundan fazlasıyla memnunum. Heves yerini vakara bırakıp da seni 'reel' sayılana sızdırdığında, "Hass,. siktir!"e çok yakın o ilk reaksiyonun telaşıyla yaptığın dinamik analizler, geçmiş görüntülemeleri, memo kayıtları arasında bir şekilde değer sınıflandırmasına gidiyor insan. Eski ile yeni kıyasında 'ne iken ne olmaklık' kafasına girip üzeri karalanmışları kokluyorsun: O okul, o arkadaş, o ev, o durak, o kitap, o film, o sevgili, o sinema, o konser, o her-ne-ise-işte; artık yok ("Fink atmak"; grev bozmak ve ortam gammazını def etmekten geliyormuş. Seyahatname yazdığım, hür seyyahlığın, flaneur tipi aylak yaşam modlarında sosyalliğin dibinden kum çıkardığım öğrencilik yıllarımda hatırı sayılır miktarda incitmişim bu tabiri. Özrümün kabulünü arz ediyorum).

Zihin bu, uyarlayıcı olarak çalışıyor. 'Mantar pano plâncılığı'nda hakettiği suni değeri alan gelecek beklentileri, limiti belirsiz gereksinimler, akşamdan suya yatırılan hayâller arasında mekik dokurken muhasebesi ıskalanan onca hata ve noksanı masaya koyduktan sonra kendine kızıp artık olmayanların artık olmama nedenleri üzerine kesik kesik kafa yoruyorsun. Önceden de demiştim: ne mutlu ki bir noktada herkes kadar acizim. İlişki müştereğinde problemli ve dizginlenemez davranışlarımdan mülhem çok falsom oldu - olmaya da devam edecek. Haşyetle uyumluyum, şükür ki kamusal alana sirayet etmiş türlü hırgürden azade kalmamı sağlayan bir beyin sahibi olmamdan kelli, tek zararım kendime. Evet, az yazmaya başladım. Az yaşadığımdan mı, az sevip az ağlayıp az göründüğümden mi, yani azaldığımdan mı, diye düşünürken yüzüme karşı umarsızca "Çok içtin, çok saplandın, sen artık çok oldun!!" diyen o pantolon paçalarımı görmemi imkansızlaştıran türk kası'mla göz göze geliyorum (Kendisi 'yerini sevdi'ğinden, diyet perhiz hak getire. Sevgili TSK, istediğin sorundan başlayabilirsin ama önce bunu hallet). Bira şişesine takımyıldızlar yapıştıran uzun saçlı, rastalı, sorumluluksuz çocuk olarak kalamamışlığın sindirimi zor hazzını takip eden sudkostik ofis hayatı ile 'işgören' apoleti takınca birden, değişim ile 'müsekkin', farklılaşma ile 'kendi hâlinde' birine evrilince avazımı çıkartmaya and içiyorum: Telesiyejle Mars'a çıkıp vermut içme dönemi de 'artık' yok. Dün orada, sahil banklarına şargoz yapılan cam şişelerden kırık hatıralar çiziktirirdik. O yok. Dün çakıltaşlarını bileyleyen avuçlardan, dün orada, dondurucu hayrat sularına sunulan yaralı dizlerden, yine dün, parmakları kesik eldivenlerle flörtteki sigaralardan dönderiyorum. Yakası kaldırılmış paltolardan, gönülsüz ulaşılan yokuşbaşlarından ve rüzgârının boyunbağlarını dövdüğü az helyumlu güney sokaklarından devşiriyorum. Dün orada, ölmemek için herhangi bir neden bulamayanların tundrasında, sistit eden mola yerlerinin ve benzin istasyonlarının; hatırlar mısın parasızlık konforunun ve şans namına günaşırı kırılan aynaların; mabadımıza usulca sokulup Timsah misali giriş yapan -Celal Birsen marka-şemsiyelerin insafsızlığında duraklıyorum. Dün vardım. Permilerine sığındığım trenler vardılar. Vade tarihi dolmuş saçlarında sincap kovalayan ellerim bıçkındılar. Yani, uzun bir çağ geçti. Bundan sebep vanası bozuk çaresi yok: Gözlerime engel olmuyorum.

Baktığımda, eskiden buraya ayda yazdığımı, şimdi yılda yazmıyorum. Az yazmak. Kendini azarlamak. Kadraj dışı heyecanları az az anımsamak. Orada olup, o fotoğrafa dahil olmamak. Pek tebessüm edememek. Hayata karşı hatırda kalır bir duruş sahiplenememek. Belki sahiplenmeme özgürlüğü, belki kendine konduramama. Unuttuğumuz kadar hatırlanıyoruz. Tanımlandığımız, çuvallara sokulduğumuz, sıkıfıkı akıllara düştüğümüzde hangi kabın şeklini giyindiğimiz, ne olduğumuz, nasıl olduğumuz derken sancılı, uzun bir çağ geçti. Dün bazı yaralar vardı, her yarayı ayrı bir kutuya koyup kaldırınca geçmiyor. Deneyeceğim. Artık diye bir şey yok.

Bugün kendimi seviyorum.

Yarın iyi biri olacağım. Yarın iyi biri olacağım. Yarın iyi biri olacağım.

Pazartesi, Ekim 04, 2010

"Müziği işitmedim, ama dans ediliyordu."

İnsan, her gün uzandığı yatağın, serin, rahatlatıcı temasını duyamayınca, yatağının sanki uzaklaşmak istercesine altından kaydığını hissedince ne yapar? Yatağına yetişmek için koşturup duran bir adam olmak istemedim. Ya da yatağa emirler yağdıran bir adam: "Gel buraya, daha göreceğim çok düş var." "Peşinden koşturma beni, yeter artık, yoruldum." Ya da "Yarın intihar ediyorum" gibi cümlelerin tekdüzeliğiyle kendinden geçen bir adam...
Feux'una taptığım Marguerite Yourcenar'ı dilimize çeviren Hür Yumer, öykülerden oluşan kitabı Ahdımvar'ın henüz üçüncü öyküsü olan Ha-Ah-Bakıh-Zukrum'da tanımlayamadığım bir mizahî tatla kucakladı beni. Onunla üniversitede aynı bölümü okumuşum; galiba ikimiz de okuduğumuzu pek sevememişiz. Sevilmeyen bir bölüm, sevilmeyen bir işi ve sevilmeyen bir hayatı getirir tahmin ederim. Bundandır ki kendimle dışarı arasına çektiğim seti inceltip gözlerimle yeryüzünü daha çok tarar oldum. Ilımlı mı, anlayışlı mı bilmiyorum; hepsi sanki kendini dev aynasında gören bir faninin yakıştırmaları gibi geliyor. Bana tahammül eden insanlar için tahammül etmem gerekenler olduğunu biliyor ve açıyorum gözümü. "Bak, bütün gözlerinle bak" diyen Jules Verne ile hatırlıyorum: Sadece güzel bir insan olmak istiyorum.