Cuma, Temmuz 23, 2010

"Ve dedindi, mutluyken de boğulabilir insan."


"inandım: biriktirdiğim nal sesleri ezel
inandım: her şey ben gittikten sonra güzel
"

Kemal Varol, Katran

Mahalle muhtarımız değiştiğinde garipsemiştim. Senelerden beri hiçbir şey yapmadan para kazanan bir adamın gitmesine içerlemiş gibiydim. Yenisine nasıl alışacağımı bilmiyordum. Zaten Bizimkiler'den Erdal Özyağcılar ayrılmış, yerine Savaş Dinçel gelmişti. Yazlar biraz daha serindi. Liseye başlamıştım ve galiba Süleyman Seba da koltuktan kalkmıştı. Futbola mecburi vedam babamı da etkilemiş olacak ki istifa kararı aldı. Annem duruma zeytinyağlı dolmalarla yaklaşırken kızkardeşim sivilcelerini sıkmayı öğreniyordu. Kuzenimin pastasındaki son mumu üfleyip gitmesine rastlayan ve teğet geçmeyen krizlerle de tanıştığımız bu günlerde yeni muhtar, mahalle halkına Bizimkiler'deki Yeni Şükrü'nün aileye yaptığına yakın bir kıvrak manevrayla, sinsice, hayınca sokulmaya başlamıştı. Ali'lerin evde klasik müzik dinleniyordu, yeni muhtar siteleri, kıraathaneleri gezip takdir topluyordu. Serdar Bilgili purosunu değiştirmişti ve magazin gündemine bomba gibi düşen bir ilişkiye başlamıştı. Dünyanın dönüş hızı sürekli değişse de gözlerim ondan başkasını görmüyordu. Şimdi kırık, küsük ve yamalak anı parçacıklarına tekabül eden lise sıralarından "I wanna be wanne be wanna be Jim Morrison!" seslerinin yükselmesi ile aynı döneme rastlayan küçük İskender okuma kamplarının ardından vapurlara, trenlere, tramvaylara yazılan beşparaetmezhisliyazılardönemi unutamayacağım bir kızarıklık çaldı yanağıma. Ağlamıyordum; ağladığımı yazıyordum. Gülmüyordum; hahahahalıyordum. İnsan yaptıklarını kendine yakıştırabildiği bir yaştan geçerken sancı çekeceğini bildiği yalanlar atabilir. Kırmak ya da kırılmak dert değilmiş gibi geldiğinden midir, bilmiyorum; galiba insanın fetret devri ergenliğin sonu ile gençliğin başı arasında bir yerde, ondan. Her neyse işte. Apartmandaki teyzeler ve amcalar gidince, Serdar Bilgili de gitti, Yeni Şükrü de. Yerini Sigur Rós'un "tjú tjú"larına bıraktı wannabe'ler: Herkes gitar çalamazmış. Demem o, aslında bazı şeyler hiç değişmiyor. Onları oluşturan unsurlar, parçalar, aksamlar eskiyip ölünce taze, yeni bir parçayı umutla ve abartısız bir sevinçle naklediyorsun. Hepsi bu. Teyzelerden birinin yerini alan üniversiteli gence bakıp ne kadar şanslı olduğunu düşünüyorum. Uğraşacağı vizeler, finaller, büt'ler, yaz okulları var diye kıskanıyorum onu. Her ne kadar tüpçü de olsa Yıldırım Demirören'i Quaresma transferi için kutluyorum. Kızkardeşimin günde onmilyon mesaj attığı sevgilisini henüz dövmemiş olmamı, kuzenimin suratında büyüyen gelinçiçeklerine ve elbette Bizimkiler'in yayından kaldırılmasına bağlıyorum.

Biz büyürüz, dünya yaşlanır; biz ölürüz, o gençleşir galiba. Kafam biraz karışık.

3 yorum:

cüzzamlı melek dedi ki...

okur kısmının burnu sürtülür ve yazmaya devam edilir...
pazar akşamları, banyosunu ve ödevlerini bizimkiler'le aynı saate bırakan ben; salondaki sehpanın altına girer sözüm ona problem çözerdim.
sonra annemin bilinçli isabetsiz terlikleri eşliğinde banyoya sürüklenip "babaaaaa" diye ortalığı yıkardım. duyan, kesinlikle çöp şişe geçirildim sanırdı. oysa sadece banyo yapmam lazımdı...
bugün hala, 30 mu 31 mi benim de bilemediğim bu yaşta, eve gittiğim zamanlar salondaki sehpanın altına girip bişiler tıkınırım.
sehpanın altına hala sığıyor olabilmek de cabası...:DDD

Kardeşim dedi ki...

Alışkanlıklar ,vazeçilemeyecek derecede giriyor yaşantımıza .Farkında olmaksızın ne çok şeye bağlanıyoruz.

Rönesans Casusları dedi ki...

bişeyler oluyor. pazar sabahı şarkısı atfederken buika' yı, tam da o sırada pazar gecesi sinemasıyla birlikte parlament mavisi belirdi gözümde sonra sustum. "büyüme lan!" dedim. öfkeli değilim büyütenlere de, sakin de değilim kendime.