Pazartesi, Temmuz 26, 2010

Gözyaşının Samimiyeti..

Duygusallık, saldırgan bir stratejiyle alanını genişletmeye çalışmadığı sürece komiktir. Aksi takdirde cezasını bulur. Her duygusallığın ardında kurnaz bir hesabın gölgesi okunabilir nasılsa. Muktedirler bilir: Ayak direyen, uslanmayan duygusallık, ardına gizlendiği fesadı açık ediverir. “Yeter artık. Açık konuş. Sen neyin peşindesin?”
Yıldırım Türker'in bugünkü yazısını okuyun derim.

Cuma, Temmuz 23, 2010

"Ve dedindi, mutluyken de boğulabilir insan."


"inandım: biriktirdiğim nal sesleri ezel
inandım: her şey ben gittikten sonra güzel
"

Kemal Varol, Katran

Mahalle muhtarımız değiştiğinde garipsemiştim. Senelerden beri hiçbir şey yapmadan para kazanan bir adamın gitmesine içerlemiş gibiydim. Yenisine nasıl alışacağımı bilmiyordum. Zaten Bizimkiler'den Erdal Özyağcılar ayrılmış, yerine Savaş Dinçel gelmişti. Yazlar biraz daha serindi. Liseye başlamıştım ve galiba Süleyman Seba da koltuktan kalkmıştı. Futbola mecburi vedam babamı da etkilemiş olacak ki istifa kararı aldı. Annem duruma zeytinyağlı dolmalarla yaklaşırken kızkardeşim sivilcelerini sıkmayı öğreniyordu. Kuzenimin pastasındaki son mumu üfleyip gitmesine rastlayan ve teğet geçmeyen krizlerle de tanıştığımız bu günlerde yeni muhtar, mahalle halkına Bizimkiler'deki Yeni Şükrü'nün aileye yaptığına yakın bir kıvrak manevrayla, sinsice, hayınca sokulmaya başlamıştı. Ali'lerin evde klasik müzik dinleniyordu, yeni muhtar siteleri, kıraathaneleri gezip takdir topluyordu. Serdar Bilgili purosunu değiştirmişti ve magazin gündemine bomba gibi düşen bir ilişkiye başlamıştı. Dünyanın dönüş hızı sürekli değişse de gözlerim ondan başkasını görmüyordu. Şimdi kırık, küsük ve yamalak anı parçacıklarına tekabül eden lise sıralarından "I wanna be wanne be wanna be Jim Morrison!" seslerinin yükselmesi ile aynı döneme rastlayan küçük İskender okuma kamplarının ardından vapurlara, trenlere, tramvaylara yazılan beşparaetmezhisliyazılardönemi unutamayacağım bir kızarıklık çaldı yanağıma. Ağlamıyordum; ağladığımı yazıyordum. Gülmüyordum; hahahahalıyordum. İnsan yaptıklarını kendine yakıştırabildiği bir yaştan geçerken sancı çekeceğini bildiği yalanlar atabilir. Kırmak ya da kırılmak dert değilmiş gibi geldiğinden midir, bilmiyorum; galiba insanın fetret devri ergenliğin sonu ile gençliğin başı arasında bir yerde, ondan. Her neyse işte. Apartmandaki teyzeler ve amcalar gidince, Serdar Bilgili de gitti, Yeni Şükrü de. Yerini Sigur Rós'un "tjú tjú"larına bıraktı wannabe'ler: Herkes gitar çalamazmış. Demem o, aslında bazı şeyler hiç değişmiyor. Onları oluşturan unsurlar, parçalar, aksamlar eskiyip ölünce taze, yeni bir parçayı umutla ve abartısız bir sevinçle naklediyorsun. Hepsi bu. Teyzelerden birinin yerini alan üniversiteli gence bakıp ne kadar şanslı olduğunu düşünüyorum. Uğraşacağı vizeler, finaller, büt'ler, yaz okulları var diye kıskanıyorum onu. Her ne kadar tüpçü de olsa Yıldırım Demirören'i Quaresma transferi için kutluyorum. Kızkardeşimin günde onmilyon mesaj attığı sevgilisini henüz dövmemiş olmamı, kuzenimin suratında büyüyen gelinçiçeklerine ve elbette Bizimkiler'in yayından kaldırılmasına bağlıyorum.

Biz büyürüz, dünya yaşlanır; biz ölürüz, o gençleşir galiba. Kafam biraz karışık.

Pazar, Temmuz 18, 2010

Incidents..

"Günümüzde tiyatrolar çabucak ölüyor. Beckett'i ilk olarak izlediğim salon bugün artık bir garaj; öbür salonlar sinema oluyor, yerlerini konutlara bırakıyor." Syf. 69

Tiyatroya sahip çıkmalıyız. Ve elbette diğerlerine de. Emek Sineması'na örneğin. En azından, biz de böyle yakınmayalım diye.

Pazar, Temmuz 04, 2010

"doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz"

bir m. fikri var. susunca mevsimleri karıştırıyor yüzü. zararsız, ezber bir ölçüsüzlük. o risk aldıran şarkıların, illâki kedilerin sonrasında aymazlığımla kuleli uçurtmalar, ispinozlar ve şiire yansıyan kâğıt balıklar deyince ben: yani kırılıyor yaz'ın gramofon iğnesi de öyle. kuytudaki biraya damlayan tırnak kadar ay. inandıramıyorum. gitmek fiilinin altını çizen trenlerden ve atlıkarıncalardan arta kaldığınca, yani hakedilmiş hüznüyle, oturuyor işte. yeni söylüyorum: blues gülüyor o. saçtelleri sôl anahtarları. çeneye yaslanan bileğin akabinde rüzgâr; günün peçesi düşüyor böyle.

boş banklardan ve henüz terk edilmiş sandalyelerin yanından geçiyoruz. "the person you have called cannot be reached at the moment. please cry again later." diyorum ani. yani bu dünyada aradığımızı, asla bu dünyada bulamayacağız, diye geveleyesim tutuyor. yani bu şakalar ve komikliklerden kalacak olana dikip gözümü, 'hep bir yaklaşık sonuç' diyorum. kuru buza değen o temkinsiz çıplak parmak, hep yapışır ya önemsemediğin bir müddet boşluğunda, ayrıntılandıramadığımız dokunuşlarımızda kalır ya pası yaralarımızın, dikiş izlerimizi birbirimize gösterip güleriz ya alaycı.. bu da biraz böyle işte. çünkübenhepkonuşuyorumiçimden. konuşmak anlatabilmenin ne kadarıysa o kadar, umursamak katlanmanın hangi pozunu keserse o kadar işte. miktar zarflarım, ilk hedefiniz dudaklarımdır, ileri. o -ebilmek'lere saplı, -abilmek'lere takıntılı gözleriyle kahvedeki kremaya bakıyor. o da bakabildiği kadar işte.

ben çileğin bir renk olduğunu öğreniyorum saçlarıyla. ağlamanın saflık ayarı olduğunu bağırıyor gece, tam da sarının dolmuş anlamına geldiğini öğrendiğim yerde. o adına zaman dediğimiz dolgu malzemesi, o beni bana redif eden aldırışsız yüz maskesi belirdikçe göz göz, ben ölü konser heyecanlarımdan lunaparklar damıtıyorum. jeneriklerinde gözlerim dolmuyor filmlerin. sonunu getirebilip ayaklarımın, durabiliyorum karşısında bakışlarımın. uzanabilmek yıldızlara hiç bakmadan, uyuyabilmek diyorum.. benim de köylerime elektrik geliyor böyle.

- sanırım her şey özlemekle alâkalı..
- hiçbir şey özlemekle alâkalı değildir,

diyor bana bir ressam.

bir terzi saçlarıma gülüp, bir çocuk alnıma fiske vurunca oluyor. bir kasap etlerine küstüğünde, bir balıkçı kuru kılçıklara üzüldüğünde yani.. yani ne oluyorsa anlamaktan oluyor, diyerek yaklaşıyor bana bir deli. aklıma aklım gelince acıyor da aklım, duruyorum ve fısıldıyorum kendime,

iyi ki bir m. fikri var, çoğulluyoruz dünyayı böylece.