Pazar, Mayıs 30, 2010

bıçağınsapındakisebep..

--
trensiz.
yani hiç gidememiş.
hele bir baba arkası
öyle ışıksız. kuytu ve damarsız.
yani unutulmuş
yaratılmış geceye.
ve güne yarım bırakılmış.
ve unuttum.
--

Cuma, Mayıs 28, 2010

The Black Heart Procession..

Aynen şunu yaptı adam dün Ghetto'da. Ağladı ortam be. Fakat yine de kısa gibi, daha ölmemişiz gibi geldi. Gene gelin, daha uzun kalın.

P.S. 10 liraya da bira satılmaz arkadaşım, anlayın artık şunu.

Cuma, Mayıs 21, 2010

"pinocchio's now a boy who wants to turn back into a toy"


'bir melek gönder
bunca birikmiş bedeli ben
yağmurlara rağmen ödeyemem'
Sadık Battal, Ses

Yaklaşan The Black Heart Procession konseri heyecanı bir yandan, henüz bilet almamış olmam bir yandan, konser sonrası kısa süreli fakat hayatî önem taşıyan bir Muğla yolculuğuna daha çıkacak olmam bir yandan, filmler kitaplar aktiviteler bir yandan; kafam yorgun. Her yerde Jose Mourinho, Kemal Kılıçdaroğlu, Bursaspor isimleri. Yağmur altında -yağmurun üstü Sigur Rós- Jonsi & Alex izleme çabası. Yarıda kalmış iki kitap. Sabahları öksürerek uyanmak, kahve yapmak, müziğe koşmak. Asaf Halet'in "İbrâhim"ine fena takılmak. Az ama iri gülümsemek.

Cümleleri ve hisleri ve düşünceleri yarıda kesmek istiyorum. Bazı şarkılarda, yine, nispeten 'iyi' hissediyorum. Zaman zaman durum'larla, sıfat'larla, etiket ve şablon'larla anlatma ihtiyacı olmasa diyorum.

- Bunlar nasıl müzik yapıyor?
- Indie.
- Abi bunlar Indie'yse diğerleri ne? Balyoz gibi vuruyorlar bunlar.

Açıklamaların konumlandırıcı ışığında yine bir süre uzuyorum.
Oralar güzel kalsın, buralar bir adam.

Pazartesi, Mayıs 17, 2010

Cumartesi, Mayıs 15, 2010

"gönlümü put sanıp da kıran kim"

Urvaşi şöyle cevap verdi: "Seninle konuşabileceğim ne olabilir ki? Şafak sökerken benim işim bitti: Evine geri dön, ben rüzgar gibiyim, beni yakalamak zor; size söylediğim şeyi yapmadınız. Beni yakalamak sizin için çok zor, evinize geri dönün!"
O, orada değil. Baktığın ya da bakmayı ıskaladığın bir yerde değil. İndiğin tramvayda ya da kustuğun takside. Üzüldüğün şiirde, korktuğun filmde, kaçtığın şarkıda. Onun için kimse bir şey diyemez, lâl olunur: alıntılayamazsın. Hakkında yazabildiğin o, O değildir. Kutsal kitaplarda yahut az izleyicili piyeslerde esamesi okunmaz. Diyorsan ki ipini çeşmeme bağladığım uçurtma onu bulacak, diyorsan ki ipler benim elimde, diyorsan ki siyaset ve sanat ve irade ve Schopenhauer; değil. Zaten o da demiş de yine O'na erişememiş: "Herkes düş görürken Shakespeare'dir". Cem Akaş bastırırdı: "Solipsizme yatkı. Kişiye özel dil tasarımları. İletişimin çatladığı nokta. Aracısız konuşamama: kendi hakkında söz alamayan kişinin değneği." Şimdi anlayamıyor olsan da korkma, herhangi biri de şu zamana kadar anlayamadı. Çünkü O, anlaşılmaktan münezzeh, O, o değildir. Cinsellik, devrim ya da hiyeroglif değil. Hakkında ne kadar çok konuşursan uzaklaşacağındır o. Bir yandan da bahsetmediğinde bilemeyeceğin. Yanılgı bilgeleşme arzusundan ve ani tekilleşme kaygısından doğar. Öksüz ve yetimdir. Şimdi yalınlık, yalnızlık, kimsesizlik, akıl sağlığı diyeceksin. İzm'ler eklenecek, zoraki aydınlanmalara teğet kalacaksın. Varsan fazla, varmasan az; bunların O'nunla bir ilgisi yok. Unutamadığın değil ki O. O denen, öpemediğin, soramadığın değil. Yetersizlik kipleriyle açıklama yeterliliğine haizim desen, O, buna sadece gülecektir. Soyut mu somut mu saçma mı düşünmemelisin. Bu senin tek gereklilik kipin. Düşünenin kafası karışır. Kendine bir halı yıkama makinesi al. İhtiyacın olmasa da bigudilerden bahset. Maalesef, farkındalık da bir çözüm değil. Aslolan eksiklik. İpucun şu: Sadece değmek var. Bu dokunmaya benzer. Ânlık bir mutluluk hissi. Geveleyebiliyor olmanın tadını çıkar. Bu tadın farkında ol. Bu tat somut. Bu tat bir -izm. Bu tat devrim. Alnında hissiz bir ideogram, yaşanmışlıklardan iğrenç çıkarımsamalar, pastel bir acemilik, edebî olma korkusuna eşlik eden saflık anksiyetesi. Kafan karışık, bu çok güzel; zaten net olan ne var ki? Hayâl meyâl görünüyor, eksik ve böyle muhteşem. Bunun adı yol. Ayrılacağınız. Sıyrılınacak. Kimse mutsuz olmayacak. Votka şişesi kırılacak. Bunu kimse buraya kadar okumayacak. Bari sen sen ol, yani, evet, sadece bu kadar: sen, sen ol: O saçlarını taradığın, adı kolaj, bir salgı bezinden sebep. Bence daha fazla uğraşma.. .

Perşembe, Mayıs 13, 2010

Alice in Wonderland..

Masal dinlemenin değil de, masal sevmenin yaşı olmaz diye düşünüyorum ben. Ortaokuldayken öğrendiğim Eflatun Cem Güney ismi aklımdan hiç çıkmamıştır. 81 yaşındaki babaannem de en az onun kadar iyidir, yani 7 yaşındaki ben, öyle hatırlıyor. Şimdi adına büyümek dediğim sürecin içerisinde masalları, hikâyeleri es geçmiş, unutmuş gibiyim. Masal yaşı diye bir şey var çünkü, sonra büyüklere masallar var, bana masal anlatma var, Bana bir masal anlat baba var, Onur Caymaz'ın Solgun Bir Masal'ı var, sonra Mevlana İdris Zengin'in Çınçınlı Masal Sokağı var, pek tabii ki merhum Aziz Nesin'den şu güzel didaktik eser var. Kısaca hemfikirsek ne mutlu; demek masal bir şekilde var. Masal hayatımızın içinde. Biz masalın içinde oluyoruz yani. Hayatla masal içiçe. Böyle.

Şimdi ben, eğer Edward Scissorhands ve Big Fish'i korunaklı bir yere ayırırsam, Tim Burton'dan bıktım, bunu söylemek zorundayım. Yazım tarzıma eklenen bu sevimsiz Alpay Erdem tınısı da ondan, onun yüzünden, şahsen ben, Tim Burton bir masal anlatıcısı olarak hayâller inşâ ediyor dendiğinde, ki kimse böyle cümle kurmaz, buna yakın bir görüş bildirildiğinde geriliyor, geriliyor, kendimi tuttuğum için öfkemle oturuyor ve zararsız kalkıyorum. Sanırım Tim Burton, masal dinlemeyi değil de, masal sevmeyi bırakmış. Masal yaşı geçmiş onun. Bunalmış. Öhöm.


Lewis Carroll'un Alice'ini okuyalı ne kadar oldu bilmiyorum. Fakat ne olursa olsun, kariyer peşinde bir şiddet, sömürge, tahakküm yanlısı Alice değildi hatırımda kalan. Sevimsiz Mia Wasikowska'dan ne Alice'i arkadaşım, Anne Hathaway'den ne The White Queen'i? Ulan Humpty Dumpty bile yok be, hangi Wonderland, hangi rüya, hangi tavşan?

Bir kere kafa kesmeli, göz oymalı 'çocuk filmi' olmaz, bu konuda anlaşalım. Fantastik edebiyatın solmayan gülü Alice kafasını kaldırıp da "Hacı evlilik filan yalan, paraya bakalım, istikamet Çin!" buyurmaz, bunda da anlaşalım. Ben bıkmışım kâr maksimizasyonunu duymaktan, tiksinmişim kıt kaynakların verimli kullanımından, usanmışım vahşi kapitalizm dediğimde en liberalinden iktidar şakşakçısı doçentinin profesörünün sözümü bölmesinden. Sen şimdi çağının adamı mı oldun Tim Burton? Sana çok pis gerildim, aha:

  • "Sen şu gözü al, benim yaramı iyi et": Faydacılığın, fırsatçılığın, işbirlikçi haramiliğin bu kadarı olur. İşimizi görenin işini görelim he mi Tim? Rüşvetse verelim, yolsuzluksa yapalım, yardım ve yataklıksa geri kalmayalım öyle mi? Yani cepheye mermi taşıyalım, savaşın bitmesi de neymiş, biz de mayın döşeyelim, biz de çanak tutalım, biz de 'taraf' olalım he mi?
  • "Mecbursan, gebert gitsin": Ya Timmy, bu son Oscar töreninde bir hatun vardı orta yaşlı, The Hurt Locker filmiyle 6 heykelciği alıp kocasına nispet yaptıydı hani? Bilirsin ya, Bigelow'lardan Kathryn. Sen sanki hani biraz ona özenmişlik tsısısı seni seni! Siz dünyayı Core, Gap, Seam diye üç parçaya ayıran çok zeki iktidar insanları, yani Timmy şey diyorum, abi siz hasta mısınız? Kardeş kardeş yaşansa olmuyor mu?

    Biz şükür ki Ilha das Flores izledik, biliyoruz. Siz elinizi bir şeye bir şekilde atıyorsanız, ondan 'insanî' bir şey beklemek masalcılık olur. Biliyoruz ki batırırsınız siz. Sömürürsünüz. Fakat Alice? Kaçma cevap ver: oğlum Alice nasıl böyle bir şey yapar lan? Elde bir kılıç, tüm kafaları sıradan geçir. Oldu! Şu Alice'in yaptığını Uzunbacaklı Edward yapmadı lan! Oğlum Hitler diyorum, Mussolini yapmadı. Misyon/vizyon adamı Mao yapmadı diyorum, Pol Pot yapmadı bunu diyorum?
  • "Kariyer iyidir, kariyer iyidir, kariyer iyidir": Yüksel, büyü, kalkın, başın göğe ersin. Sömür, kullan, at, içinin yağları erisin. Of! Ya ben lan neyse bir şey demiyorum.

Abarttığımı, dravdan mizahi asabiyet yaptığımı düşünenler için bir kez daha ekleyeyim: Hayır. İçerisinde Avril Lavigne'in olduğu bir masal dinlemek, duymak, izlemek istemiyorum. İçerisinde kahramanlarının birer maşa olduğu, birer misyoner olduğu, birer piyon olduğu masallar ve aynı tanım üzerinden, oyuncularının birer propaganda figürü olduğu filmler istemiyorum. Benim istememem bir halta yaramıyor elbette, bunlar oluyor, insanlar izliyor, görüyor ve inanır mısınız ki inanmalısınız -inanın be!- kafalarını taktıkları noktalar en önemsiz detaylar oluyor: Film 3d'ydi, yok dublaj kötüydü, altyazı eksikti, müzikler yavandı, makyaj abartılıydı, süresi kısaydı, vs. Sırf Tim Burton sevgisinden, Alice sevgisinden ötürü sevenler oluyor, kucaklayabilenler oluyor. O berbat resimdeki birkaç güzel fırça darbesiyle avunanlar çıkıyor. Hayır adamın boyası varmış; gitmiş Cehennem'i çizmiş. Adam ödünç aldığı malzemeyi kendisi için kullanmış. Kendisi gibi düşünebilenler, kendisinin arzuladığı dünyayı arzulayanlar için kullanmış. Şimdi kimse bana kalkıp kişisel yorumdur, o kadar kusur kadı kızında da olur demesin, gücenir ve dahası gücendiririm.

The Chronicles of Narnia saçmasına benzemiş 2010 model, el değmemiş, halis muhlis Tim Burton Alice'ini, Geniş Aile'deki Abaküs'ün şerefli isyanıyla zihnimden kovalıyor, filmden bir kare bile görmek istemediğimden, o temiz, tertemiz masalımdan kışkışlıyorum. Hazır Ulvi Alacakaptan aradan çıktı, sen de çık:

"Vay arkadaş ya!"

Pazartesi, Mayıs 10, 2010

Kick-Ass..

Kendisine daha şimdiden ciddi bir hayran kitlesi edinmiş 2010 yılının flaş filmlerinden biri Kick-Ass. Imdb puanıyla mâlum sitenin ilk 250'sine sıçramış. Adını, kendisini bu isimle çağıran kıytırık süper kahramanından alan eğlenceli fakat biraz sıkıntılı bir yapım bence. 500 Days of Summer'ın çok bilmiş ufaklığı Chloe Moretz ise kuşku yok ki filmin en çok akılda kalan karakteri.

Sosyal hayatta silik bir karakter olan Dave'in çözümü süper kahramanlıkta bulması ile tüm süper kahraman filmlerinin tiye alınabilirliğine şahit oldum ben. The Dark Knight'ı yüzlerce sebepten ötürü ayrı bir yere koyarsam, ben bu super-hero'ları hiçbir zaman sevmedim, hiçbir zaman da sevebileceğimi sanmıyorum. Kahramanlar Ölü Doğar diyor ya artık okumadığım bir şair, öyle. İdol arayışı-benlik arayışı karakter aşınması'na hatta paradigma kayması'na yol açmadan beğeniyi dizginlemeli, ilgiyi azaltmalı diye düşündüm hep. Hatta pek çok filmde nam-ı diğer kötüler'in kazanmalarını, ileri gidiyorum, kazanmaları gerektiğini düşündüm. Çünkü iyi'yi kötü'den daha kötü bir hâle getiren tutkulu hiddet bana oldum olası sevimli gelmedi. Şiddeti, intikamı meşrulaştırmak, özgürlük pahasına bile olsa aklıma yatmadı. Yani benim için, sulandırılmış anarşizm ikonu V for Vendetta adamı da çok doğru bir yolda değildi, Superman de, Spider Man de. Adorno'nun dediğine paralel: Dünyayı tek başına kurtarmak mümkün olsaydı, ütopya olarak belleyip uğruna hayatımızı adayacağımız yüce bir gaye olsaydı, zaten elde ettiğimizde bir distopyaya dönüşecekti. Wittgenstein'ın Ölüm yaşanmaz'ı gibi.

Tahminlerim beni yanıltmıyorsa, vaadettiklerini klişe sonları ile ispatlayan heybetli abileri gibi Kick-Ass de, ileride üzerine bir hayli konuşulacak bir film olacak. Ellerinde silahlarla sokaklarda cirit atan ergen ve hatta 'ergen gerisi' sabiler üzerinden tartışmalar da olacak. Yani olsun. Çünkü henüz 11 yaşında bir ölüm makinesi ile karşılaştığımızda, bizi saran zamana aykırı olmadığını hissedip irkiliyorsak bu konuşmaya değer bir durum. Benim için.

Cidade de Deus'daki gibi bir gerçekçilik ya da o ayarda bir donuk şiddet yoksa da; çizgi roman sokaklar, Gotham'vari caddeler, süslü simli kıyafetler; haksızlığa uğrayan iyi'nin içerisinde büyüttüğü nefret ile 'beklenen muhteşem dönüş'ünü yapması vs. Her şey: kahramanlar, krallar yaratma arzusu ile ilişkilendirilebilir gibi. Mesih?

Bir de,
Nicolas Cage'e ne oldu bilmiyorum. Hani hiçbir zaman çok önemli bir oyuncu olmasa da, ben içerisinde olduğu pek çok işi severek seyretmiş biriyim. Çizgi roman uyarlamasındaki kısıtlı rolünden ötürü mü böyle düşünüyorum yoksa cidden performans açısından bekleneni veremiyor mu kararsızım. İzleyin, izledikten sonra da isterseniz buraya bir uğrayın, konuşalım bu filmi.

Pazartesi, Mayıs 03, 2010

"Ben aşıktım, o da kumral."

'korkma baban seni hala seviyor
dünya da artık sana benziyor zaten'
İzzet Yasar, İstikbal Marşı

Uyku düzeni. Uyku düzenini bozmak. İyi de benim düzen'le ilgili ciddi bir sıkıntım oldu hep. Thomas Hobbes'tan önce. Kendimi bildiğim bileli dağınığım. Beslenme düzeni, hobiler, alışkanlık şemaları, "ah bugün 5 mekik eksik çekmişim" tipi günaşırı özenle ticklendirilen altın kurallar bana çok uzak. Çoğu saçmalık gibi, çoğu kısıtlayıcı bir tını taşıyor. Yaşam felsefesi dendiğinde midem kalkıyor. Nazi miyim ben? Böyle kendisine biat edebileceği kaideler bina eden irade insanlarından olmadığım için bir şeyim.. şanslı gibi. Diyet hapları, kusur ve hastalıkların artık pazarlanabilir düzeyde olması. Önce McDonalds, ardından perhiz. Jean Baudrillard'ın doğum kontrol hapı hakkında düşünceleri. Post-modern insan, post-modern tanımla tam bir gerzo. Elbet ben de, düzensizliği bir düzen olarak sunmuyorum kendime, yalnızca zaman zaman ego'nun nasıl katil ve nasıl sinsi olduğunu hatırlayınca gülümsüyorum. Ân'ın gerektirdikleri içerisinden kendim için en iyiyi bulmak ve yapmak. Ve bundan utanmadan, pişmanlık duymadan yola devam etmek. Tabii ki bira göbeğimden şikayet ediyorum. Sorumluluklarımın hafiflediğini hissettiğim zamanlar kendimi daha suçlu ama daha özgür buluyorum. Yorganımı ayağıma göre kısaltmayı seçtim. 'Arada sırada' yaptıklarımın beni çok daha iyi yansıtıyor olması, örneğin çok içilen bir gecenin ertesinde -kesinlikle zorunluluk değil- kendimi dinlendirmeye bırakmam bunlardan biri. İzlenecek filmler diye bir listemin olmaması, gidilecek ülkeler, görülecek dağlar: Poyrazsa kapüşonumu çekerim, lodosta balığa çıkarsam şifa kapacağımı bilirim. İyi ama bilmek, yapmamak olmuyor. "Aa onu izlemedim lan, dur varsa çakayım hemen" dediğim filmler gibi. Tertipsizim. Hem, düzensizlik düzenden önce gelir, diyenler ekmeğime yağ sürüyor. Bu=budur, şu ancak şöyle olur totolojilerinden ayrılan katî 'oluş' denklemlerine ve beynimi yağlayan "Doğru nedir ki, kimin hizmetinde?"lere kulak tıkayamıyorum. İki artı ikinin dört olması çok sıkıcı bir şey. Zamanla buraya gelir ve doğru anahtar kelimelerle anılarımı tarihe not düşerim. Sonra bakarım. Benim gibi bakan ama tesadüfen yolu düşen biri post-ergen sendromu'nun nadide örneklerinden biri derse (çok olmuyor), yorumlar'a magazin dergisi köşeyazarı edasıyla "HAHAHA!!!" yı bırakır ve giderse darılmam. Ünlemlere belki. İçimden: E ne anladın da mı yabaladın şimdi beni ("Senin ananın bacının bloguna hahahalasalar hoşuna gider mi?" HAHA.) desem de çok üzerinde durmam. Göktaşlarının dövdüğü bir gezegende benzer durumlara benzer reaksiyonlar hepsi o.

Fakat hüzünperestliğimle sarf ettiğim birkaç cümleyi, yani işte oradakini sadece ben, biraz alenileştirirsem de 'muhatabı' anlıyor. Çıkarım yapmaya çalışmaya, üzerinde kafa patlatmaya bile gerek yok. Zaten hayatta bu kadar başarılı insanlar olsaydık blog tutmazdık. Günlük bile değil. Mektup hiç değil. Yazdığımın matahlığından mahremliğinden değil de, şahsî olduğundan diyorum. Onun bile sırası yok. Ders programı yok işte. Bir'inde babam bayramlıklarıyla bahçe sularken, bir yaş daha artmış ve bir yaş daha kızmışken. 'Arada sırada' oluyor. Arada sırada zırtapozum, arada sırada isyankârım, arada sırada sarhoşum. Sonra kitap alıntıları, sonra beğenilen filmlerin nükteli quote'larına italiklik kazandırmalar. Sürekli bir değişim, ben bile takip edemiyorum bana ne olduğunu. Bahçemizde çilekler ve fidelikten çıkmış bir portakal ağacı var. Bu yüzden içilecekse eğer bu gece olmalı, şimdinin yaz tatili plânları tutmuyor. Her gün sulanmak portakala has çünkü. Kaçırmam dediğim konserin gününü ıskalamam da bundan. Size de oluyor da belli etmiyorsunuz. Ayva da var, erik de, vişne de, filbahri de. Bazılarınızın sabah yürüyüşleri var. Yeşil çayları, egzersizleri, operetleri baleleri. Bazılarınız haftasonu müze geziyor. Bazılarınız vejetaryen restaurantlarında brunchta, bazılarınızsa sinema salonlarında, stadyumlarda, "e abi konuşmuştuk ya!"larına sadık. Günah çıkarma kabini konuşuyor: randevularıma geç kaldıysam, bu yine geç kalacağım anlamına gelmiyor. Doğumgününüzü unuttuysam, telafisi mümkün basit bir göz dalgınlığından. Öyle maksatlı tafralarım, burun büyütmelerim, çıkıntılıklarım yok. Ego konuşuyor: bazen. Sen sus, düzenli bile değilim ki ben.

Mesela burada paylaşmak istediğim 25 şarkı için, olası "Oğlum yine mi şarkılar lan? Yeter lan! Yeminlen yeter lan!"ları savuşturmak için yazının gidişatına lirik mayınlar bıraktığım doğrudur. Çözüm'ü yazmadan serim'e geçememe huyum kurusun. Suç şairlerin ve romancıların ve oyun yazarlarınındır. "İlişki mi? Ha o mu? Ya yakında biter, kasmayalım!" demekten, bu yerin dibine batası şartlanmalar ve gelecek okumaları yüzünden adam gibi hissedemez olduğum, zaman zaman şüphe etmekten bütünü gözden kaçırdığım konusunda dürüstüm.

Bazen.

- Ya Kibar Feyzo'daki Maho, Mao değil mi?
- Alla alla, öyle mi?
- Lan hani diyor ya "zaten 141, 142 başsınız" diye..
- Ee,?
- İşte 141 1982 Anayasası'na, 142 de Düşünce Suçu'na gönderme değil mi?
- Yok yav..
- ?
- Abi her haltta gönderme arama be. Yok Stalker'da aslında şuna, Lost Highway'de buna, öf!

*Fırk*

- Şarkılarını al ve beni yalnız bırak.
- OKEY, bardayım.



MidlakeActs of Man
Sumner McKaneDogsled
Branford Marsalis QuartetHope
Fionn ReganBe Good or Be Gone
Slow SixThe Night You Left New York
*
Moonlit SailorNew Zealand
EimogMay Tries to Be June
Cecilia::EyesFour lost soldiers
The End Of The OceanSiren Sound
A Silver Mt. Zion13 Angels Standing Guard 'round the Side of Your Bed
*
L'Altraways out
SpainEasy Lover
Neil HalsteadMartha's Mantra (For The Pain)
The Abbasi BrothersDreams of a Graffiti Artist
New Century ClassicsChildren of an Uncertain Future
*
MoriartyFireday
Molina & Johnson34 Blues
GrandaddyShangri-La (outro)
The Unwinding HoursAnnie Jane
Ghastly City SleepShake The Somber Away
*
Pierre Lapointe25-1-14-14
Rachel'sWater From the Same Source
Safehouses On FireI lost you at goodbye
I Hear SirensThis Is the Last Time I'll Say Goodbye
The Guggenheim GrottoA Tear Isn't Such A Bad Thing