Pazartesi, Mart 29, 2010

"imgeler birbirinden korkuyor"

Bilmek, görmek, farkına varmak neyi değiştirir? Uzun zamandır kendime neden okuduğumu, neden dinlediğimi, neden izlediğimi soruyorum. En güzel sözleri alıntıla, en anlamlı karelere referans ver, boynunu büken şarkılarda uzaklara git - döndüğünde aynısın. Hayatıma uyarlayamadığım, içselleştirip düstur edinemediğim, her seferinde 'yenil'ip benzer hataların tekrarında böbürlenebileceğim hiçbir şey olmadığını fark ettiğim için kızmalı mıyım? Otokontrolü zamanın ayarsızlığına mı dayandırmalı, yoksa dravdan yaşadığın her saniyeyi lanetleyip kendini mi kırmalı?

Alenen söylüyorum, 'ignorance is bliss' demeden, şipşak: zayıflık, güçsüzlük, korunmasızlık, ihtiyatsızlık hepsi bende var. Gurur duyduğum yanlışlar yaptım - şimdi çalkantıdayım. Mide bulantısının geçmesini istemeden ve gemiye ve suya ve kaptana bakmadan 'duruyorum'. Ezberim bozuluyor. Sonu iyi bitmeyecek bunun.

Pazar, Mart 21, 2010

I wanted you to step into my world!

Kötü giden her şeyden sonra bir kere dinlenmesi gerektiğine inandım. İsveçli Olov Antonsson, The Clientele solisti Alasdair MacLean'ınkini andıran sesiyle bir düştü kulağıma, kolay kolay çıkacağa benzemiyor. Çok güzel, çok.

Sometimes it seems like only yesterday
I who never was one to fold my hands and pray turned to the sky
It was the spookiest July I've ever seen
there was a whispering in the wire & a song in the trees

How I wanted you to step in to my world
& brighten the shade
How I wanted you
You took the blue out of the blues
& the grey out of grey

3 clouds afloat about above the riverside
From 9 flights up the town looked just about a thimbles size
& when you walked into the room
I thought I could hear my favourite tune
Rise from the floorboards, through the roof & into a sky of blue

How I wanted you to step into my world
& let the light slip in
How I wanted you to step in to my sorry life
& make it begin

A winding road leads off into the dark
From the clear light of the present to the shadows of the past
You picture a scene, the smallest thing
a certain something springs to mind
& it rattles the wire & makes these memories seem almost alive

How I wanted you to step in to my world
& brighten the shade
How I wanted you,
you coloured the stars & sky
& I wanted you to be mine

Evet.

Perşembe, Mart 18, 2010

Benimle Büyüyenler İçin..


Yağmurlar da diner moruk
Gökyüzüne bakmayıveririz bir gün
Zaten üç damla suyun bir avuç toprakla çarpımından
doğdum ben
Bunun için çamura kestim son günlerde
Sen hiç Bob Dylan dinledin mi
Hiç dün gece dinledin mi
Şarabı rakıyla karıştırıp
Saatler moruk saatler... ne olmuş saatlere
kurmayıveririz bir gün
Ben parmak hesabıyla bir ömür yaşadım
Yükseklik korkusundan başım hiç dik durmadı
İğreniyorum kendimden bile bazan
Dünyadan her zaman

Kaldırıp yakamı inerim gecenin ayıp yerlerine
Eve geç gelen adamların hüznüyle
Biz ne kötü yaşadık be moruk
Bir kuş kanatlarını dürünce rüzgarsız kalmak gibi
O kadar yalnız, o kadar umutsuzduk
-Geçmiş zaman kipi gitmedi burda ama neyse

Moruk diyorum artık benimle büyüyenlere...

Pazartesi, Mart 01, 2010

"Bir şey hatırlamak için mi ölünüyordu?"

Kabalcı'nın saman kağıda basılı, birbirine yapışık olduğundan okumak için birkaçını belli yerlerinden yırtmak zorunda kaldığım kitap sayfaları beni çok yoruyor. Blanchot'nun Son İnsan'ı da böyleydi, mektup açacağı gibi bir şeyim olmadığı için parmaklarımı kullandım ve kitap belli yerlerinden yara aldı. "Dil, edebiyatın bir nesnesi olarak gerçeği yıkar" buyurmuş yazarının dil oyunlarıyla, bilinç akışının nadide bir örneğini sunduğu kitapta durup durup aynı yerde takılıp kaldığımı ve o kısmı alıntılamazsam rahat etmeyeceğimi fark ettim.

"Niçin yalnız sana güveniyorum ben? Niçin yalnız sana bağlanmış hissediyorum kendimi ve her ne kadar arkanda, gökyüzü olan bu sivri uç, beni yorulmadan, hissedilemez ve ezeli bir baskıyla zorla geri çekilmeye davet eden bu boş ve hep daha boş işkence, beni iten ve de artık çekmeyen sükûnet gizlense de, sana seslendikçe, soru sordukça, sana 'Sana soru soruyorum, sana sesleniyorum' diyebildikçe, bu hep Biz diyen sarhoşluktan beni koruyan bir sağlamlık hissediyorum. Beni aldatıyorsan, isterim bunu. Eğer bir hiçsen, sadece seninle birlikte hiç olacağım. Benden, seni tüketmemi, ben olan bu boşluğa seni teslim etmemi bekliyorsan, senin yardımınla, eğer bu nihai amaçsa, ulaşacağım ona.

Bir tuzak olabileceğin düşüncesini de dışlamadığımı hatırla. Ben belki ölmedim ve güven duyduğum sen, benden, sabrın ve ihtiyatlılığınla, gelecek olan sükûnet anının özgür fedakârlığını elde etmek için buradasın. Sükûnet verilmiştir, geri alınamaz, verilmemiştir, son emeğin meyvesidir, ölümün kendisinden, ölenden bir an aldığı gelişme ve dengedir. Böyledir. İnkâr etmeyeceksin bunu ve anın, ona ulaşmış olana bırakılsaydı, kendisi için artık başka bir an olmayacağını da inkâr etmeyeceksin. Ama sükûnetin yüreğe hücum etmesi gerekir, gizemli bağışın, özgür yargının gerçekleşmesi gerekir: ah, her zaman evet deme mutluluğu, bu yeni bağların verdiği şaşkınlık ve en eski olan şeyin kesinliği; bana başlangıçtaki hafiflikten gelen ve yeni bir hafifliğe giden çağrı, benim tarafımdan düşünülmemiş, beni çılgınca bir çabuklukla sürükleyerek, tam anlamıyla da sürüklemeyerek yeniden yükseklere doğru çıkaran düşünce." Syf. 104-105.

Çev. İsmail Yerguz