Pazartesi, Şubat 22, 2010

"Ayak serçe parmağı tözdür."


ShoraParhelion
Sr. ChinarroFalta
MigalaGurb Song
TarentelFor Carl Sagan
Lost in HildurnessYou

*
Elizabeth Anka VajagicIceland
Massimo VolumeLa città morta
HoodWestern Housing Concerns
Bert JanschThe Bright New Year
Jackson C. FrankMilk and Honey

*
The Delano OrchestraHow to Care
At Swim Two BirdsLittle White Lies
AsbestoscapeAnd So the Story Goes...
LowercaseWilling to Follow You Down
Red Stars TheoryI Thought About You

*
Pedro the LionSlow and Steady Wins the Race
The Declining WinterCome On Feel The Willingness
The Durutti ColumnPiece Of Out Of Tune Grand Piano
Trembling Blue StarsSaffron, Beautiful And Brown-Eyed
The Montgolfier BrothersEven If My Mind Can't Tell You

Böyle şarkı upload'ları bana, o sıralar neler dinliyormuşum gösteriyor, iyi oluyor. Tarihe not düşüyoruz işte, ne zaman kulak kanseriymişiz, ne zaman kırılganlaşmışız, ne zaman coşmuşuz coşturmuşuz. İyi oluyor yani evet.

Şurada.

Pazar, Şubat 21, 2010

..

..
Şurada, orada, daha yakında
Fellini’den bir iki yüz – hayır, yanılmıyorum –
Bergman’dan bir kız çocuğu – kolunda çilek sepeti –
Bir satranç tahtası ortada
Ve Passolini’den
Yere düşmüş bir elma
..

Pazar, Şubat 14, 2010

"Artık, tükenmez olanın içinde yaşıyorsun."

"Artık hiçbir şey istememek. Bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek. Avare dolaşmak, uyumak. Kalabalıkların, sokakların seni sürüklemesine seyirci kalmak. Su oluklarını, parmaklıkları, kıyılar boyunca akan suyu izlemek. Rıhtımlar boyunca gitmek, duvarların dibinden yürümek. Zaman kaybetmek. Tüm tasarılardan, sabırsızlıktan kurtulmak. Arzulamayan, gücenmeyen, isyan etmeyen biri olmak.

Önünde, zamanlar boyunca, kıpırtısız, bunalımsız, kargaşasız bir yaşam olacak: ne bir pürüz, ne bir dengesizlik. Dakikadan dakikaya, saatten saate, günden güne, mevsimden mevsime, hiç bitmeyecek olan bir şey başlayacak: bitkisel yaşamın, iptal edilmiş yaşamın." Syf. 37

Perec öyle ağır konuşuyor ki, doğru zamanda okumazsan yazdıkları enkazın olabilir. O yüzden artçıyı da deneyimlemeli.

"Yalnızlığın büyülü çemberini kırmayacaksın. Yalnızsın ve kimseyi tanımıyorsun; kimseyi tanımıyorsun ve yalnızsın. Ötekilerin birbirlerine yapıştıklarını, birbirlerine sokulduklarını, birbirlerini koruduklarını, birbirlerine sarıldıklarını görüyorsun. Oysa sen, ölü bakışlı, saydam bir hayaletten, külrengi bir cüzzamlıdan, çoktan toza dönüşmüş bir siluetten, kimsenin yaklaşmadığı tutulmuş bir yerden başka bir şey değilsin. Olasılık dışı karşılaşmaların umuduyla kendini zorluyorsun. Ama deri, bakır, ağaç senin için ışıldamaya başlamıyor ki, ışıklar yoğunluklarını senin için azaltmıyorlar ki, sesler senin için duyulmaz hale gelmiyorlar ki." Syf. 75

Çev. Sosi Dolanoğlu, Metis, Üçüncü Basım

Çarşamba, Şubat 10, 2010

"Dünyanın hiçbir Nüzhet'i yalan söylememelidir."

"Yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyaların bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana her şey isyan etmelidir. Eşya bile... Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hatta yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filan... Zavallı mürahik...

Nüzhet bana yalan söyledi."

Hiçbir zaman hakettiği değeri göremeyecek ama yine de harika.

Cumartesi, Şubat 06, 2010

"Ve benim içimdeki şimşekler de öldü."

Biliyorsunuz İlk Aşk isminde yerli bir filmimiz var. Çetin Tekindor, Vahide Gördüm, Halit Ergenç, Dolunay Soysert ve daha bir sürü tanıdık isim oynuyordu (her izleyişimde içimdeki Foça aşkını zıplatan bir film). Sonra Dandelion var, onu da İlk Aşk diye tercüme etmişlerdi ve bu isimle sunmuşlardı bize. Bu 'ilk aşk' olayına insanoğlu bir şekilde eğiliyor, vaktinde Ivan Turgenyev bile engel olamamış kendisine.

16 yaşındaki Vladimir Petroviç karakterinin kendisinden 5 yaş büyük Zinaida'ya duyduğu aşkı anlatıyor Turgenyev. Vladimir öyle bir aşk üçgeninde buluyor ki kendisini, bunu sayfaları çevirirken tahmin etmenize rağmen yine de insafsızca, adaletsizce bulmaktan kendinizi alıkoyamıyorsunuz.

Küçük Vlad Tepeş şöyle diyor:

"Onun baştan ayağa canlı ve güzel varlığında, kurnazlık ile ilgisizliğin, hile ile saflığın, kibarlık ile neşenin özellikle büyüleyici bir karışımı vardı. Yaptığı ve söylediği her şeyde, her hareketinde anlatılması zor, zarif bir büyü vardı. Her şey onun içinde oynayan yaşamın yegâne garip gücünü ifade ediyordu. Yüzü de sürekli değişiyordu. O da oyuna dahildi. Hemen hemen aynı anda alaycı, düşünceli ve tutkulu görünüyordu. Sonsuz çeşitlilikle duygular, hafif ve hızlı, rüzgârlı bir yaz gününde birbirini takip eden bulutların gölgeleri gibi gözlerinde ve dudaklarında birbirlerini kovalardı. Hayranlarının her biri ona gerekliydi. Bazen 'benim vahşi hayvanım' ya da kısaca 'benimki' dediği Byelovzorov onun için seve seve kendini ateşe atardı."

Cuma, Şubat 05, 2010

"Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim."

"Ve ben, kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil, altında bulunduğumu anlıyordum. Şimdiye kadar zannettiğim gibi, kitleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık demek olduğunu hissediyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilave ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? Şu ağaçlar, onların dallarını ve eteklerini örten karlar, şu ahşap bina, şu gramofon, şu göl ve üzerindeki buz tabakası ve nihayet bu çeşit çeşit insanlar hayatın kendilerine verdiği bir işi yapmakla meşguldüler. Her hareketlerinin bir manası vardı, ilk bakışta göze görünmeyen bir manası. Ben ise, dingilden fırlayarak, boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmaya çalışıyordum. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu." [YKY, 6. Baskı, Syf. 127]