Perşembe, Aralık 30, 2010

"is it not better abort than be barren"


ArcoLullaby
SlowdiveAlison
Pia FrausIn Mind
HavergalMy Heart
IdahoTo be the one

*
BedheadThe Present
The New YearFolios
Lord Cut-GlassA Pulse
PumukyDummies in love
Beach HouseTake Care

*
Elephant MicahLoon Call
Air FormationCold Morning
RatatoskThe Dismal Science
Camberwell NowKnow How
The Very Hush HushEx Adult

*
Robert FrancisAll Of My Trains
Art of Fightingless than an instant
Maximilian HeckerDaze of Nothing
The Tea PartyA Certain Slant Of Light
New Model ArmyQueen Of My Heart

*
Sidsel Endresen & Bugge WesseltoftTry
Pleasure ForeverThis Is The Zodiac Speaking
Joel R.L. Phelps & The Downer TrioAlita Aleta
Will JohnsonJust to Know What You've Been Dreaming
Les Petits Chanteurs de Saint-MarcVois Sur Ton Chemin

.

Çarşamba, Aralık 01, 2010

Cumartesi, Kasım 27, 2010

"uzanır ağladığım yanıma"


Yanına uzanacaktım, kalkmışsın;
Bir sahte gülümseyiş kalmışsın.
H.Y.

Babamla askerlik şubesine gittiğimizde dünya durdu. İrrasyonel her şeyi topladığımızda rasyonel bir sonucu vardı. Örneğin su 25 kuruştu ve susuzluğunuzu gideriyordu. Şube içerisindeki tabelada "Bu bina içerisinde 7 yıl 11 ay 15 gündür hiçbir olay olmamıştır" yazıyordu. Orada olmam bir olaydı. Koşuşturan kalabalığa sırıttım. İntihar etmeyecektim. Ordu ile aramın iyi olması gerekiyordu. Gururlanmaları sürmeliydi. Kederle sigara içen yaşıtıma baktım. Palaskası özgürlüğünü sıkıyordu ve tepkisizdi. Sonra mesleği imza atmak ve mühür basmak olan personel albayın gözlerine diktim gözlerimi. O tanıdık rehavet ve baba yadigârı pişkinlik. Apoletlerden fırlayan narsisizm, emir verebilme yetkisi ile şişen sahte egoya duyulan hayranlık, Viyana kapılarına dayanan atalardan kalma bastırılmışlık. Aslında başka şeylerden bahsedecektim. O zor bir fiildi. Umarsız ânlarından damıtıp dobartınca, edebî tınılara sarıp bir de meygun, insan kendini bir şey sanıyordu. Hepitopu gitmekti. Kişisel tarihlere palazlanarak eklemlenen kriminal inzivalarla; 'uzaklık bakımından uzak' olmak. Benden ne vakit bir şeyler gitse (vücut çalımlarımla şık ayak hareketlerim gittiler) kalben acı duyuyorum. Yumruk büyüklüğünde bir bungunluk. Sonra geçiyor. Unutuyorum, görmüyorum, bilmiyorum, saymıyorum. Kendinizi keman sanmanızı sağlayan insanı da unutabiliyorsunuz, aslında bigâne bir odun olduğunuzu hatırlatan insanı da. Ne yüzü kalıyor, ne sesi, ne kokusu. İz yok. Yalnız sen ve o: Şimdi 'biz' yok.

Boş koy. Yayvan ağızlardan dökülen her cümleyi hayra yor. Bana general gibi gülümse, kâğıt önünde, imzayı at, mührü bas, sırıtmadan yolla; kuralına uyduğum oyunları kaybetmesini iyi bilirim ben. Kendine de bir içki koy, eskidendi, güzel içerdin sen.

Cumartesi, Kasım 20, 2010

Cioran!


Onunla durakları paylaşıyoruz. 55T'nin kimi zaman yorgun kimi zamansa enerjik yolcularıyız. Kalabalıkta, tıkış tepiş. Farklı yönlere gidiyoruz. Gözleri görmediği için ona yer veriyorlar. Sevimli samimiyetiyle Ayakapı'dan Ömer Hayyam'a kadar konuşuyor. İnsanlar ona bakıyor; kuyruğa girmesine, otobüse binmesine, sonra muavinle selamlaşıp şoförden helâllik istemesine. Bakıyorum, durakları sayıyor. Artık ben de sayıyorum.

Bak yok yere insanı üzen o tarafın Cioran. "Bende tehlikeli bir şeyler var" diyen Hamlet'e dönmek iş değil, işten hiç değil. Yaşamın kurtarılması gerektiğini vahyettikten sonra o yaşamdan sağ çıkılamayacağını söyleyip çekip gitmenin erdemi nerede? Tüm tutarsızlığınla saldırıp, kayıtlara geçmiş, unutulmaya çalışılan ne varsa su yüzüne çıkarman? O mu kör ben mi? Hangimiz daha az görüyoruz? Hep kalabalık, daima durakları saymak. Yol sürer mi?

Cevabını hiçbir zaman söyleyemeyeceksin.

Pazar, Kasım 07, 2010

Yahu delirme!


Çok sevdiğim adamlardan birinin kısa bir süre sonra askere gideceğini düşündükçe hatırlıyorum: Ben devlet fikriyle uyuşamıyorum. Bir süre sonra diğeri gidecek, sonra diğeri, sonra ben, sonra diğerleri. Bilmedikleri kentlerin bilmedikleri dağlarında bilmedikleri silahlarla bilmedikleri yerlere yollanacaklar. Olayın sevmekle ilgisi yok, olayın herhangi bir şeyle ilgisi zaten yok. O güzel insanlar o güzel mayınlara basıp ölecekler de, sefere mi çıkıyorduk be Türkiye? En verimli çağ diskuruna kaydırmadan retorik soramayınca sonra, bu gırtlağımı balgam gibi tıkayan total absürditeni gıdısından öpüp gadasını almayınca olmuyor; "Saçmalık!" diye bağırmadan kös kös oturunca olmuyor.

  • Bil isterim ki bize hiçbir şey vermedin, vermiyorsun ve vermeyeceksin Türkiye, mutlu musun? 4 darbe 81 şehirsin, gururlu musun Türkiye?
  • Toplu taşıma araçlarına geriliyorum. Metrobüsünle minibüsünle, fünikülerinle otobüsünle insan taşıyorsun Türkiye. İnsan gibi taşı.
  • Politikacıların mizahçıların, kuşe yazarların köşe yazarların hep kötü. Ne filozofun ne peygamberin, ne sinemacın ne bilimadamın var. Hem nasılsa çizerlerin de yanlı, sen de yancı ol ve kıraathanelerde sabahla Türkiye.
  • Türkiye gastrit, reflü, alkolizm derken ben fena oldum (küçük İskender'e de özendim sana mektup yazıyorum). Sağlık sektörümün ebesine hallenildi. Sabahların cırcır - akşamların sistit - gecelerin basur. Yollarında çalışma var başkentini sel basıyor. Sen teğet deyince ferahlıyorum, çift dipli resesyon umrum olmuyor, sana güvenim hep tam Türkiye.
  • Başımı örttüm. Kocaman bir buffalonun kıç derisini geçirdim başıma. Ne o olmadı mı, sen benim dinî inancıma nasıl karışırsın Türkiye? Babam beni okula gönderir gerisi onu ırgalamaz da, seni ne diye burgalar sevgili Türkiye?
  • Beni denizfenerlerinden ve insanî yardımlardan, beni organ bağışlarından ve ithal uskumrudan da sen, bizzat sen soğuttun Türkiye. Kurultayların soğuttu, hastanelerin, banka kuyrukların, kalabalığın suçun kirliliğin soğuttu. Halkı askerlikten soğuttun: Freon gazı gibisin, serinledik Türkiye.
  • Sen rakıya zam yaptıkça daha çok içer oldum. Binalarımı Veli'ler Göçer'tince pıstım da sustum. Düşünce parklarında uyudum, düşününce nezaretinle duruldum. İlk elektriği çükünde tanımış çocuklarına, hüviyetinde doğum yeri 'mağara' yazan çocuklarına, yani ona, şuna, bana, yahu 4 deniz 7 iklim sundun gönlümüzü aldın da, coğrafyanı bi' tam'layamadın be Türkiye.
  • Sınıflar yarattın çalışkanlar sınıfına konser bileti dağıttın; savaşlar yarattın beynimizi dağıttın. Kerhanelerini aç da birbirimizi dürtmeyelim Türkiye.
  • Beni ikiye üçe gürcüye böldün: Trenlere binemiyorum. Kafamı kaldırsam doğu: adres soramıyorum. Sarayların var paşaların var, hepiniz koca koca adamlarsınız; enter'ım kaybolunca yazı yazamıyorum Türkiye.

  • Nöbet tutulacak, sen iyi uyu.

  • Sen sisli, biz şiirsiz; umarım görüşürüz Türkiye.

Pazar, Ekim 17, 2010

"Sanki hiç kimselerin kullanmadığı bir gün kalmış bana."


"Acılar da yanılabilirler."
Elias Canetti

Baktığımda, eskiden buraya ayda yazdığımı, şimdi yılda yazmıyorum. Az yazmak. Sanalda daha az görünür olmak. Hayatın her alanına sızan bu kudretli illüzyona bağlandığın kanalları azaltmak. Teberük içinde adı geçen biri hâline gelmek, diyorum: Bundan fazlasıyla memnunum. Heves yerini vakara bırakıp da seni 'reel' sayılana sızdırdığında, "Hass,. siktir!"e çok yakın o ilk reaksiyonun telaşıyla yaptığın dinamik analizler, geçmiş görüntülemeleri, memo kayıtları arasında bir şekilde değer sınıflandırmasına gidiyor insan. Eski ile yeni kıyasında 'ne iken ne olmaklık' kafasına girip üzeri karalanmışları kokluyorsun: O okul, o arkadaş, o ev, o durak, o kitap, o film, o sevgili, o sinema, o konser, o her-ne-ise-işte; artık yok ("Fink atmak"; grev bozmak ve ortam gammazını def etmekten geliyormuş. Seyahatname yazdığım, hür seyyahlığın, flaneur tipi aylak yaşam modlarında sosyalliğin dibinden kum çıkardığım öğrencilik yıllarımda hatırı sayılır miktarda incitmişim bu tabiri. Özrümün kabulünü arz ediyorum).

Zihin bu, uyarlayıcı olarak çalışıyor. 'Mantar pano plâncılığı'nda hakettiği suni değeri alan gelecek beklentileri, limiti belirsiz gereksinimler, akşamdan suya yatırılan hayâller arasında mekik dokurken muhasebesi ıskalanan onca hata ve noksanı masaya koyduktan sonra kendine kızıp artık olmayanların artık olmama nedenleri üzerine kesik kesik kafa yoruyorsun. Önceden de demiştim: ne mutlu ki bir noktada herkes kadar acizim. İlişki müştereğinde problemli ve dizginlenemez davranışlarımdan mülhem çok falsom oldu - olmaya da devam edecek. Haşyetle uyumluyum, şükür ki kamusal alana sirayet etmiş türlü hırgürden azade kalmamı sağlayan bir beyin sahibi olmamdan kelli, tek zararım kendime. Evet, az yazmaya başladım. Az yaşadığımdan mı, az sevip az ağlayıp az göründüğümden mi, yani azaldığımdan mı, diye düşünürken yüzüme karşı umarsızca "Çok içtin, çok saplandın, sen artık çok oldun!!" diyen o pantolon paçalarımı görmemi imkansızlaştıran türk kası'mla göz göze geliyorum (Kendisi 'yerini sevdi'ğinden, diyet perhiz hak getire. Sevgili TSK, istediğin sorundan başlayabilirsin ama önce bunu hallet). Bira şişesine takımyıldızlar yapıştıran uzun saçlı, rastalı, sorumluluksuz çocuk olarak kalamamışlığın sindirimi zor hazzını takip eden sudkostik ofis hayatı ile 'işgören' apoleti takınca birden, değişim ile 'müsekkin', farklılaşma ile 'kendi hâlinde' birine evrilince avazımı çıkartmaya and içiyorum: Telesiyejle Mars'a çıkıp vermut içme dönemi de 'artık' yok. Dün orada, sahil banklarına şargoz yapılan cam şişelerden kırık hatıralar çiziktirirdik. O yok. Dün çakıltaşlarını bileyleyen avuçlardan, dün orada, dondurucu hayrat sularına sunulan yaralı dizlerden, yine dün, parmakları kesik eldivenlerle flörtteki sigaralardan dönderiyorum. Yakası kaldırılmış paltolardan, gönülsüz ulaşılan yokuşbaşlarından ve rüzgârının boyunbağlarını dövdüğü az helyumlu güney sokaklarından devşiriyorum. Dün orada, ölmemek için herhangi bir neden bulamayanların tundrasında, sistit eden mola yerlerinin ve benzin istasyonlarının; hatırlar mısın parasızlık konforunun ve şans namına günaşırı kırılan aynaların; mabadımıza usulca sokulup Timsah misali giriş yapan -Celal Birsen marka-şemsiyelerin insafsızlığında duraklıyorum. Dün vardım. Permilerine sığındığım trenler vardılar. Vade tarihi dolmuş saçlarında sincap kovalayan ellerim bıçkındılar. Yani, uzun bir çağ geçti. Bundan sebep vanası bozuk çaresi yok: Gözlerime engel olmuyorum.

Baktığımda, eskiden buraya ayda yazdığımı, şimdi yılda yazmıyorum. Az yazmak. Kendini azarlamak. Kadraj dışı heyecanları az az anımsamak. Orada olup, o fotoğrafa dahil olmamak. Pek tebessüm edememek. Hayata karşı hatırda kalır bir duruş sahiplenememek. Belki sahiplenmeme özgürlüğü, belki kendine konduramama. Unuttuğumuz kadar hatırlanıyoruz. Tanımlandığımız, çuvallara sokulduğumuz, sıkıfıkı akıllara düştüğümüzde hangi kabın şeklini giyindiğimiz, ne olduğumuz, nasıl olduğumuz derken sancılı, uzun bir çağ geçti. Dün bazı yaralar vardı, her yarayı ayrı bir kutuya koyup kaldırınca geçmiyor. Deneyeceğim. Artık diye bir şey yok.

Bugün kendimi seviyorum.

Yarın iyi biri olacağım. Yarın iyi biri olacağım. Yarın iyi biri olacağım.

Pazartesi, Ekim 04, 2010

"Müziği işitmedim, ama dans ediliyordu."

İnsan, her gün uzandığı yatağın, serin, rahatlatıcı temasını duyamayınca, yatağının sanki uzaklaşmak istercesine altından kaydığını hissedince ne yapar? Yatağına yetişmek için koşturup duran bir adam olmak istemedim. Ya da yatağa emirler yağdıran bir adam: "Gel buraya, daha göreceğim çok düş var." "Peşinden koşturma beni, yeter artık, yoruldum." Ya da "Yarın intihar ediyorum" gibi cümlelerin tekdüzeliğiyle kendinden geçen bir adam...
Feux'una taptığım Marguerite Yourcenar'ı dilimize çeviren Hür Yumer, öykülerden oluşan kitabı Ahdımvar'ın henüz üçüncü öyküsü olan Ha-Ah-Bakıh-Zukrum'da tanımlayamadığım bir mizahî tatla kucakladı beni. Onunla üniversitede aynı bölümü okumuşum; galiba ikimiz de okuduğumuzu pek sevememişiz. Sevilmeyen bir bölüm, sevilmeyen bir işi ve sevilmeyen bir hayatı getirir tahmin ederim. Bundandır ki kendimle dışarı arasına çektiğim seti inceltip gözlerimle yeryüzünü daha çok tarar oldum. Ilımlı mı, anlayışlı mı bilmiyorum; hepsi sanki kendini dev aynasında gören bir faninin yakıştırmaları gibi geliyor. Bana tahammül eden insanlar için tahammül etmem gerekenler olduğunu biliyor ve açıyorum gözümü. "Bak, bütün gözlerinle bak" diyen Jules Verne ile hatırlıyorum: Sadece güzel bir insan olmak istiyorum.

Pazar, Eylül 12, 2010

Yüzleşmeler..

BİR SES

Baştan bilmiyorsan zor bulursun.

A

Hem ışıl ışıl, hem içine kapalı, takındığı bu sakınımlı tutum da ne oluyor? Bir ruhtan azı, bir bitkiden fazlası. Hem iki adım mesafede, hem uzak. Beni kendi dalgınlığımdan çekip alan dalgınlığı tuhaf.
Sırrı nerede? Ne saklıyor? Bu ölçülülük niye?

BİR SES

Ortaya serdiklerinden başka bir şey görmüyorsun. Varlığını nasıl tanıyacaksın?

A

Günün bitmesini burada beklesem...
Gece bilinci; başka türlü bir bilgi. Onu farklı algılamak istiyorum.

SES

Bu tahakkuk eden, senin kaderin, insan. Dikkat: duraksama, soru, eğilimler ufak ayrıntılardır, asıl mesele değil; asıl mesele daha ortada yok.

A

Sanki biri içimde konuşuyor, güçlü bir sesle ve ayrımsız. Narin varlık konusunda bunca karışık söz, bunca çelişki neden? Merak ediyorum... birden bu kadar yer kaplayan narin varlığın evreni, bilgisi ne acaba?
"Kendini düşünmemek bir irade sorunudur" dediği Yüzleşmeler'inde de kendine has zarif tarzına yine hayran oldum Michaux'nun. Sonuna kadar okunmayı, irdelenmeyi ve sevilmeyi hakediyor. Ölçülü ve çözümsüz gerilim. Evet, geleceğin gettosu.

Pazar, Ağustos 22, 2010

...

ah hayat
kendim diye terkibinde bulunduğum poz
bir kapı tarafından görüldüğüm gibisin!

Perşembe, Ağustos 05, 2010

Yaz Geçer !


Kunek
Good Day
Fantasy BarStones
Buddy Holly Everyday
Moto BoyEarly Grave
The Verlaines Bird Dog

*
Adrian Klumpes
Exhale
AqueductFive Star Day
Sleeping at LastQuicksand
HalvesTake Exact Revenge
The Guillemots - Train to Brazil

*
Ken BootheEverything I Own
Indigo Treeiloveyoubabysweet
Los KjarkasSon tantas noches
GnacExamples of Bad Driving
Boa MorteDarkened Doorway

*

The Music Tapes
Cumulonimbus
She, SirIt's My Way of Staying Connected
The OrchidsAn Ill Wind That Blows (Caff 7'')
Richard HawleyTonight The Streets Are Ours
Sparrow HouseFoxes (Sighing Like a Furnace)

*
The Sun and the Moon
A Matter of Conscience
The Ladybug TransistorSong for the Ending Day
Fury in the SlaughterhouseTrapped Today, Trapped Tomorrow
The Foundry Field RecordingsClones Were Made For Them But Not For Us
The Scotland Yard Gospel ChoirI Never Thought I Could Feel This Way For A Boy

Pazar, Ağustos 01, 2010

"olgun bir meyva gibi güleceksin zamanla"

sigara ve kahveyi saymazsak evde yalnızım
günlerdir söylüyorum;
sigara ve kahveyi saysak da evde yalnızım

Seyyidhan Kömürcü, Siyah


m., insan doğru mudur? biz doğru muyuz örneğin? çepeçevre miyiz yoksa sereserpe mi? bilmiyoruz. "geçecek," derlerken onlar da bilmezler; bazen geçmez. çünkü kadınlar ve erkekler eşittir ama bazıları daha eşittir. mesela bazı geceler katrandır, bazı günler pazartesi sabahı. bazı saatlerde yelkovan yoktur m., bazı yazıların amacı yoktur. dur söyleme: ek fiillendirilmiş tüm cümleler bilgiç, dünden bahseden bugünler hep bilgiç evet. yanlış atalarımızın uçucu sözleriyle çizilen tasasız evrende caniyiz, gramofondan damlayan tanrıda mütebessim.ben üzerinde oturduğum duvardan ufku göremeyip de duvarıma sığındığımda, kendime kendimden kalan toplama makul bir gözle baktığımda yahut - kediler kadar bile özgür değiliz m., insan bir bilinç midir?

yalnızlık insanın epic fail'i m., sırsız bir ayna mı taşıyoruz öte dağımıza? doğduk büyüdük ölüyor muyuz? insan ölürken yanında nefes açıcı bir şeyler götürmeli. bir woody allen filmi örneğin -tercihen, annie hall-, radiohead'den birkaç şey ve keşkesizlik. keşke düşünmeseydim ama: birinin keşkelerinde bir başkası susuyor. sanki her keşkede biraz fazla konuşuyor diğeri. öbürünü meğerleştiriyor. meğerlerde anılar var m., anılar hep bağırır mı?


uzun bir suskunluktu yorulmuştum. sana seni havaya uçuracak şarkılar seçmiştim. şarkılar senden önce düştüler. çok düşünüyordum az anlatıyordum samandandım sarıydım sıradandım. elsa şirin bir kızdı rüyamda allah'ı görmüştüm. küçük ama yeni bir şeyle yetiniyordum arkadaşsızdım. dağımdaki kar başkasına suydu. paçoz parasız politikasızdım saçlarım gürlüyordu. her şarkıda bir başkent geziyordum ayaksızdım. köprülere gidiyordum damlardan düşüyordum plüton gezegendi. adalarda martı kokluyordum çığlıkları andante, flashbacksiz banklara seğirtiyordum dedem aklıma gelmiyordu. her şişede bir tay öpüyordum dünya güzel bir yermiş. doğusuzdum atatürk'ü seviyordum da asmin asmin kokuyordum kalemlerim varlar. sana seni hatırlatacak terimlerim vardı kimdin ki. suyun ağzına değen zarif yaprak, m., belki bıkmıştır çamlar da taşımaktan kendilerini. buluta sızan et beni kadar bir güneş. insan güncellenen bir virüs müdür?

benim söyleyecek çok sözüm var: hiçbirinin bir anlamı yok. anlam şart mıdır, toplum benimle uyuşsa olmaz mı m.? havva'ya ödünç bir iveği kemiği gibi duruyor aramızda yol. önce yaratmak değil aldanmak vardı diyen bir isviçre'li bilimadamı ya da. anketlenemeyecek düşler var mıdır, ıskalanan harmonik hazlar? pencereyi kapamadan, hani yelkovansız saatler gibi, bazen rüzgâra değmekten geçiyor anlamak. benim istiridyelerim incisiz, midyelerim tutundukları kayalarla mutlu, değişimler hüzünle mi büyütülmüştür m.?

anlamışım hümanizm zaman ayarlı bomba. ben hep kırmızı kabloyu kesermişim, ayırdındaymışım pimi çektikten sonra beklemek alışkanlığının. krematoryum görmemişim morg ziyaretim olmamış kabristan öpmemişim. uyuyamam kilitte bırakıp anahtarı; serseriliğim birden çok geçirilen bir çocukluk hastalığıymış hep. fark etmek, hemen yelesinde atın: ben çark edeceksem vapurlara binemiyorum m. kaşkollara ve mavi minibüslere bakakalıyorum. insan ayraçlara ağlar mı? yoksa senin de mi gözüne bir şey kaçtı? dirseğimi yaladım: girip kiliselere isa için "he's not coming back!" diye bağırdım. kovulacağımız derneklere üye olsak? ya zerremize dönsek tozlanmak pahasına mesela sende fazladan puset var mı, bana biberonunu verir misin, barış manço öldü mü ıssız dağlar kaldı mı gülsene be gülpembe.. ne diyordum.. sahi, bana tipitip alır mısın m.?

hayır öyle somurtmak yok. hayır küllüğü kimsenin kafasına fırlatamazsın. evet molotof kokteyli içmek de yok bu gece. sana bileklerini dikey kesmenin yakışmadığını söylediğimi sanıyorum hem. hayır otomatik kapı çarpana kadar gülmek de ikinci bir emre kadar yasaklandı. aşırılık gemici düğümü gibidir m., sen aşırıya kaçmayacaksın. banliyölerde makasa girme örneğin. hız yapma, yönetmeliğe uy, hayır her gün lobotomi de olmaz, o neşteri de aldığın yere koy. sinagog kundaklamak ve kelebek ölüsü koklamak da nesi: şimdi seninle bir oyun oynayacağız m., konsolu kemirmeyi kes.

yağmur mazgallarından atlayacağız seninle. kapağını sevdiğimiz kitapları alıp okumayacağız. salıncaklarda kümeleneceğiz kısa filmlerin yarısında çıkacağız. ezber bozacağız balmumundan ay yapacağız. sigara dumanından deltoid yapacağız karanfil üfleyeceğiz. erken yatıp erken kalkacağız dişlerimiz parlayacak. BÜYÜKLÜ küçüklü yazacağız poz vereceğiz fotoğraflarda. gecenin köz misali ışıdığı yer diyorum, m., biz asansörleri çağırıp kapı zillerine basacağız. olduğunu unut, olduğun senin bir kısmın, olacağını düşün. unut önceyi ve unuttuğunu hatırla: hayat bir gündür o da dündü. hey, o kelepçelerle bir polisi tutuklayamazsın. hem sen utanınca saçların kızarıyor mu m.?

diyorum ki lisedeyken belediye otobüslerine binen öğrencileri kıskanır ve dal sigara içerdim. buğulara kuğu çizmek, O'na yazılanları ona iletmemekle iletkenleştirilen ılık beklentinin çıkmazında: kravatı çekiştiren rüzgâr. biraz sonra sınıfa gireceğim ve hiçkimse beni fark etmeyecek. tahtayı ıslatacağım, tebeşirleri küstürüp pantolon ceplerimi deleceğim. törenlere katılmayacağım m. eğitim sistemi yalnızlığımı düzeltmeyecek. hep bir bayırı çıkmak ve hep bir kolaj, örneğin pink floyd'dan, ya da david bowie. jeff buckley de olur. the age of stupid'in panoptik gözlüğünden bakacağım, sevdiğim herkes ölecek. geriye sadece müzik kalacak.

o nasıl kahkahadır m., sen ölme e mi?

"geçecek," derlerken dinlediğimi dinlemiyorlar. ben dinlerken, sadece hikaye düzlemine oturtulabilecek bir üçüncü dünya ülkesi vatandaşı tasarlamak istiyorum. "3000li yıllarda dünya nasıl bir yer olacak? şimdiden isabetli bir öngörü, karavanasız, bir şey diyebilir miyiz?" diye düşünecek, global sera, kirlilik, nükleer silahlar diye diye bıkacak. çünkü büyük yanlış onu oluşturan yanlışlardan çok sonra ortaya çıkıyor; örneğin kanser. beraber olmadan "ayrılırsak ne yaparsın?" diye soran barmaid bungunluğu. çöp kamyonlarında gözlerim doluyor, merdivenlerinde şargoz içtiğim bir cihangir'e üzülüyorum. ben arkadaşlarımı iş ve işçi bulma kurumu'ndan seçtim m., dodo birinin adı, ve bu yüzden işgüzar değiller (yük gemisinin tonajı gülümsemeni kaldıramadı, haydi şimdi biraz uzaklara bak.).

fade in
mobiüs şerididir: m., insan doğru mudur? ben bir kavak olarak doğdum, kırık bir çizgi olarak ölecek olmaktan gurur duyuyorum. ya sen? ellerin lebiderya, ellerin glayöl, ellerin ennop, ellerin illâ nafika. yamuk parmaklarınla resmimi yap. everybody lies and everbody dies. şş, senin ellerin lupus m.

fade out
ben de herkes kadar herkes miyim m.?

Pazartesi, Temmuz 26, 2010

Gözyaşının Samimiyeti..

Duygusallık, saldırgan bir stratejiyle alanını genişletmeye çalışmadığı sürece komiktir. Aksi takdirde cezasını bulur. Her duygusallığın ardında kurnaz bir hesabın gölgesi okunabilir nasılsa. Muktedirler bilir: Ayak direyen, uslanmayan duygusallık, ardına gizlendiği fesadı açık ediverir. “Yeter artık. Açık konuş. Sen neyin peşindesin?”
Yıldırım Türker'in bugünkü yazısını okuyun derim.

Cuma, Temmuz 23, 2010

"Ve dedindi, mutluyken de boğulabilir insan."


"inandım: biriktirdiğim nal sesleri ezel
inandım: her şey ben gittikten sonra güzel
"

Kemal Varol, Katran

Mahalle muhtarımız değiştiğinde garipsemiştim. Senelerden beri hiçbir şey yapmadan para kazanan bir adamın gitmesine içerlemiş gibiydim. Yenisine nasıl alışacağımı bilmiyordum. Zaten Bizimkiler'den Erdal Özyağcılar ayrılmış, yerine Savaş Dinçel gelmişti. Yazlar biraz daha serindi. Liseye başlamıştım ve galiba Süleyman Seba da koltuktan kalkmıştı. Futbola mecburi vedam babamı da etkilemiş olacak ki istifa kararı aldı. Annem duruma zeytinyağlı dolmalarla yaklaşırken kızkardeşim sivilcelerini sıkmayı öğreniyordu. Kuzenimin pastasındaki son mumu üfleyip gitmesine rastlayan ve teğet geçmeyen krizlerle de tanıştığımız bu günlerde yeni muhtar, mahalle halkına Bizimkiler'deki Yeni Şükrü'nün aileye yaptığına yakın bir kıvrak manevrayla, sinsice, hayınca sokulmaya başlamıştı. Ali'lerin evde klasik müzik dinleniyordu, yeni muhtar siteleri, kıraathaneleri gezip takdir topluyordu. Serdar Bilgili purosunu değiştirmişti ve magazin gündemine bomba gibi düşen bir ilişkiye başlamıştı. Dünyanın dönüş hızı sürekli değişse de gözlerim ondan başkasını görmüyordu. Şimdi kırık, küsük ve yamalak anı parçacıklarına tekabül eden lise sıralarından "I wanna be wanne be wanna be Jim Morrison!" seslerinin yükselmesi ile aynı döneme rastlayan küçük İskender okuma kamplarının ardından vapurlara, trenlere, tramvaylara yazılan beşparaetmezhisliyazılardönemi unutamayacağım bir kızarıklık çaldı yanağıma. Ağlamıyordum; ağladığımı yazıyordum. Gülmüyordum; hahahahalıyordum. İnsan yaptıklarını kendine yakıştırabildiği bir yaştan geçerken sancı çekeceğini bildiği yalanlar atabilir. Kırmak ya da kırılmak dert değilmiş gibi geldiğinden midir, bilmiyorum; galiba insanın fetret devri ergenliğin sonu ile gençliğin başı arasında bir yerde, ondan. Her neyse işte. Apartmandaki teyzeler ve amcalar gidince, Serdar Bilgili de gitti, Yeni Şükrü de. Yerini Sigur Rós'un "tjú tjú"larına bıraktı wannabe'ler: Herkes gitar çalamazmış. Demem o, aslında bazı şeyler hiç değişmiyor. Onları oluşturan unsurlar, parçalar, aksamlar eskiyip ölünce taze, yeni bir parçayı umutla ve abartısız bir sevinçle naklediyorsun. Hepsi bu. Teyzelerden birinin yerini alan üniversiteli gence bakıp ne kadar şanslı olduğunu düşünüyorum. Uğraşacağı vizeler, finaller, büt'ler, yaz okulları var diye kıskanıyorum onu. Her ne kadar tüpçü de olsa Yıldırım Demirören'i Quaresma transferi için kutluyorum. Kızkardeşimin günde onmilyon mesaj attığı sevgilisini henüz dövmemiş olmamı, kuzenimin suratında büyüyen gelinçiçeklerine ve elbette Bizimkiler'in yayından kaldırılmasına bağlıyorum.

Biz büyürüz, dünya yaşlanır; biz ölürüz, o gençleşir galiba. Kafam biraz karışık.

Pazar, Temmuz 18, 2010

Incidents..

"Günümüzde tiyatrolar çabucak ölüyor. Beckett'i ilk olarak izlediğim salon bugün artık bir garaj; öbür salonlar sinema oluyor, yerlerini konutlara bırakıyor." Syf. 69

Tiyatroya sahip çıkmalıyız. Ve elbette diğerlerine de. Emek Sineması'na örneğin. En azından, biz de böyle yakınmayalım diye.

Pazar, Temmuz 04, 2010

"doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz"

bir m. fikri var. susunca mevsimleri karıştırıyor yüzü. zararsız, ezber bir ölçüsüzlük. o risk aldıran şarkıların, illâki kedilerin sonrasında aymazlığımla kuleli uçurtmalar, ispinozlar ve şiire yansıyan kâğıt balıklar deyince ben: yani kırılıyor yaz'ın gramofon iğnesi de öyle. kuytudaki biraya damlayan tırnak kadar ay. inandıramıyorum. gitmek fiilinin altını çizen trenlerden ve atlıkarıncalardan arta kaldığınca, yani hakedilmiş hüznüyle, oturuyor işte. yeni söylüyorum: blues gülüyor o. saçtelleri sôl anahtarları. çeneye yaslanan bileğin akabinde rüzgâr; günün peçesi düşüyor böyle.

boş banklardan ve henüz terk edilmiş sandalyelerin yanından geçiyoruz. "the person you have called cannot be reached at the moment. please cry again later." diyorum ani. yani bu dünyada aradığımızı, asla bu dünyada bulamayacağız, diye geveleyesim tutuyor. yani bu şakalar ve komikliklerden kalacak olana dikip gözümü, 'hep bir yaklaşık sonuç' diyorum. kuru buza değen o temkinsiz çıplak parmak, hep yapışır ya önemsemediğin bir müddet boşluğunda, ayrıntılandıramadığımız dokunuşlarımızda kalır ya pası yaralarımızın, dikiş izlerimizi birbirimize gösterip güleriz ya alaycı.. bu da biraz böyle işte. çünkübenhepkonuşuyorumiçimden. konuşmak anlatabilmenin ne kadarıysa o kadar, umursamak katlanmanın hangi pozunu keserse o kadar işte. miktar zarflarım, ilk hedefiniz dudaklarımdır, ileri. o -ebilmek'lere saplı, -abilmek'lere takıntılı gözleriyle kahvedeki kremaya bakıyor. o da bakabildiği kadar işte.

ben çileğin bir renk olduğunu öğreniyorum saçlarıyla. ağlamanın saflık ayarı olduğunu bağırıyor gece, tam da sarının dolmuş anlamına geldiğini öğrendiğim yerde. o adına zaman dediğimiz dolgu malzemesi, o beni bana redif eden aldırışsız yüz maskesi belirdikçe göz göz, ben ölü konser heyecanlarımdan lunaparklar damıtıyorum. jeneriklerinde gözlerim dolmuyor filmlerin. sonunu getirebilip ayaklarımın, durabiliyorum karşısında bakışlarımın. uzanabilmek yıldızlara hiç bakmadan, uyuyabilmek diyorum.. benim de köylerime elektrik geliyor böyle.

- sanırım her şey özlemekle alâkalı..
- hiçbir şey özlemekle alâkalı değildir,

diyor bana bir ressam.

bir terzi saçlarıma gülüp, bir çocuk alnıma fiske vurunca oluyor. bir kasap etlerine küstüğünde, bir balıkçı kuru kılçıklara üzüldüğünde yani.. yani ne oluyorsa anlamaktan oluyor, diyerek yaklaşıyor bana bir deli. aklıma aklım gelince acıyor da aklım, duruyorum ve fısıldıyorum kendime,

iyi ki bir m. fikri var, çoğulluyoruz dünyayı böylece.

Çarşamba, Haziran 09, 2010

Gaspard de la Nuit..

Les Chants de Maldoror'un ve kestirmeden gidersek tüm Fransız şiirinin atası sayılabilecek üstün bir eser Gaspard de la Nuit; Maurice Ravel'in 3 bölümlük muhteşem eserinin de adı.

Mensur şiirin membası. Louis "Aloysius" Bertrand 34 senelik ömrüne 6 bölüm ve 65 metinden mürekkep bu muazzam eseri nasıl sığdırmış, nasıl bir duygu yoğunluğuna ve ifade gücüne sahipmiş, Özdemir İnce sayesinde öğrendim. Ortaçağ mimarisine aşık, Victor Hugo hayranı gencecik bir adam. Dijon şehrine sevdalı.

Merakınızı gidereyim: Gaspard de la Nuit Dijon söylencelerinde 'şeytan' olarak geçiyormuş. Bu bana direkt olarak Maldoror'u, yani Comte de Lautréamont'u, buradan hareketle de Lautréamont'un Gaspard de la Nuit'yi okumuş olma ihtimâlini düşündürüyor (Maldoror isminin anlamı için de varılan konsensüs onun 'şeytan' olduğuna dair).

Peki Gaspard de la Nuit neden bu kadar önemli?
Sanırım söylenebilecek en doğru şey, bilindiği yıkması ve yeniyi inşa etmesi. Yerleşik şiir algı ve kurgusunu paramparça etmeden, onu bir harç malzemesi olarak kullanarak aşkın bir şiiri oluşturması. Şiiri kalıplardan arındırarak onun düzyazıya da, diyaloglara da sinebilir olduğunu göstermesi. Yani, benim anladığım bu.

Ve Stéphane Mallarmé, Arthur Rimbaud, Charles Baudelaire derken etkilemediği kalmamış bu eseri, kendi finaliyle uğurlamak istiyorum.

Hayır, Tanrı, simgesel üçgende yalımlanan bu şimşek, insan bilgeliğinin dudaklarına yazılı bir sayı değildir!

Hayır, aşk, ar duygusu ve gurur yüzünden yürek tapınağında gizlenen bu saf ve temiz duygu, saflık maskesinin gözlerinden cilve gözyaşları döken edepsiz sevecenlik değildir!

Hayır, görkem, silahçı dükkânlarında satılmayan bu soyluluk, bir gazeteci dükkânından maktu fiyatla satın alınan arapsabunu değildir!

Ve yalvardım, ve sevdim, ve şarkı söyledim, ben, yoksul ve acılı şair! Ama boş yere taşıyor, inançla, aşkla ve dehayla dolu yüreğim!

Ne ki, çelimsiz bir kartal yavrusu olarak doğmuşum!
Mutluluğun sıcak kuluçka kanatlarından yoksun kalan yazgı yumurtam yoz ve boş, Mısırlının altın cevizi kadar.

Ah! insan, söyle bana onu, biliyorsan eğer, insan, tutkuların ipleri ucunda havada asılı, şu sıçrayan kırılgan oyuncak; hayatın yıprattığı, ölümün parçaladığı bir kukladan başka bir şey değil mi yoksa?

Salı, Haziran 08, 2010

Nidâl!

"Bir ülkeyi tanımanın yollarından biri oradaki insanların nasıl öldüklerini bilmek."
A. Camus

Pazar, Mayıs 30, 2010

bıçağınsapındakisebep..

--
trensiz.
yani hiç gidememiş.
hele bir baba arkası
öyle ışıksız. kuytu ve damarsız.
yani unutulmuş
yaratılmış geceye.
ve güne yarım bırakılmış.
ve unuttum.
--

Cuma, Mayıs 28, 2010

The Black Heart Procession..

Aynen şunu yaptı adam dün Ghetto'da. Ağladı ortam be. Fakat yine de kısa gibi, daha ölmemişiz gibi geldi. Gene gelin, daha uzun kalın.

P.S. 10 liraya da bira satılmaz arkadaşım, anlayın artık şunu.

Cuma, Mayıs 21, 2010

"pinocchio's now a boy who wants to turn back into a toy"


'bir melek gönder
bunca birikmiş bedeli ben
yağmurlara rağmen ödeyemem'
Sadık Battal, Ses

Yaklaşan The Black Heart Procession konseri heyecanı bir yandan, henüz bilet almamış olmam bir yandan, konser sonrası kısa süreli fakat hayatî önem taşıyan bir Muğla yolculuğuna daha çıkacak olmam bir yandan, filmler kitaplar aktiviteler bir yandan; kafam yorgun. Her yerde Jose Mourinho, Kemal Kılıçdaroğlu, Bursaspor isimleri. Yağmur altında -yağmurun üstü Sigur Rós- Jonsi & Alex izleme çabası. Yarıda kalmış iki kitap. Sabahları öksürerek uyanmak, kahve yapmak, müziğe koşmak. Asaf Halet'in "İbrâhim"ine fena takılmak. Az ama iri gülümsemek.

Cümleleri ve hisleri ve düşünceleri yarıda kesmek istiyorum. Bazı şarkılarda, yine, nispeten 'iyi' hissediyorum. Zaman zaman durum'larla, sıfat'larla, etiket ve şablon'larla anlatma ihtiyacı olmasa diyorum.

- Bunlar nasıl müzik yapıyor?
- Indie.
- Abi bunlar Indie'yse diğerleri ne? Balyoz gibi vuruyorlar bunlar.

Açıklamaların konumlandırıcı ışığında yine bir süre uzuyorum.
Oralar güzel kalsın, buralar bir adam.

Pazartesi, Mayıs 17, 2010

Cumartesi, Mayıs 15, 2010

"gönlümü put sanıp da kıran kim"

Urvaşi şöyle cevap verdi: "Seninle konuşabileceğim ne olabilir ki? Şafak sökerken benim işim bitti: Evine geri dön, ben rüzgar gibiyim, beni yakalamak zor; size söylediğim şeyi yapmadınız. Beni yakalamak sizin için çok zor, evinize geri dönün!"
O, orada değil. Baktığın ya da bakmayı ıskaladığın bir yerde değil. İndiğin tramvayda ya da kustuğun takside. Üzüldüğün şiirde, korktuğun filmde, kaçtığın şarkıda. Onun için kimse bir şey diyemez, lâl olunur: alıntılayamazsın. Hakkında yazabildiğin o, O değildir. Kutsal kitaplarda yahut az izleyicili piyeslerde esamesi okunmaz. Diyorsan ki ipini çeşmeme bağladığım uçurtma onu bulacak, diyorsan ki ipler benim elimde, diyorsan ki siyaset ve sanat ve irade ve Schopenhauer; değil. Zaten o da demiş de yine O'na erişememiş: "Herkes düş görürken Shakespeare'dir". Cem Akaş bastırırdı: "Solipsizme yatkı. Kişiye özel dil tasarımları. İletişimin çatladığı nokta. Aracısız konuşamama: kendi hakkında söz alamayan kişinin değneği." Şimdi anlayamıyor olsan da korkma, herhangi biri de şu zamana kadar anlayamadı. Çünkü O, anlaşılmaktan münezzeh, O, o değildir. Cinsellik, devrim ya da hiyeroglif değil. Hakkında ne kadar çok konuşursan uzaklaşacağındır o. Bir yandan da bahsetmediğinde bilemeyeceğin. Yanılgı bilgeleşme arzusundan ve ani tekilleşme kaygısından doğar. Öksüz ve yetimdir. Şimdi yalınlık, yalnızlık, kimsesizlik, akıl sağlığı diyeceksin. İzm'ler eklenecek, zoraki aydınlanmalara teğet kalacaksın. Varsan fazla, varmasan az; bunların O'nunla bir ilgisi yok. Unutamadığın değil ki O. O denen, öpemediğin, soramadığın değil. Yetersizlik kipleriyle açıklama yeterliliğine haizim desen, O, buna sadece gülecektir. Soyut mu somut mu saçma mı düşünmemelisin. Bu senin tek gereklilik kipin. Düşünenin kafası karışır. Kendine bir halı yıkama makinesi al. İhtiyacın olmasa da bigudilerden bahset. Maalesef, farkındalık da bir çözüm değil. Aslolan eksiklik. İpucun şu: Sadece değmek var. Bu dokunmaya benzer. Ânlık bir mutluluk hissi. Geveleyebiliyor olmanın tadını çıkar. Bu tadın farkında ol. Bu tat somut. Bu tat bir -izm. Bu tat devrim. Alnında hissiz bir ideogram, yaşanmışlıklardan iğrenç çıkarımsamalar, pastel bir acemilik, edebî olma korkusuna eşlik eden saflık anksiyetesi. Kafan karışık, bu çok güzel; zaten net olan ne var ki? Hayâl meyâl görünüyor, eksik ve böyle muhteşem. Bunun adı yol. Ayrılacağınız. Sıyrılınacak. Kimse mutsuz olmayacak. Votka şişesi kırılacak. Bunu kimse buraya kadar okumayacak. Bari sen sen ol, yani, evet, sadece bu kadar: sen, sen ol: O saçlarını taradığın, adı kolaj, bir salgı bezinden sebep. Bence daha fazla uğraşma.. .

Perşembe, Mayıs 13, 2010

Alice in Wonderland..

Masal dinlemenin değil de, masal sevmenin yaşı olmaz diye düşünüyorum ben. Ortaokuldayken öğrendiğim Eflatun Cem Güney ismi aklımdan hiç çıkmamıştır. 81 yaşındaki babaannem de en az onun kadar iyidir, yani 7 yaşındaki ben, öyle hatırlıyor. Şimdi adına büyümek dediğim sürecin içerisinde masalları, hikâyeleri es geçmiş, unutmuş gibiyim. Masal yaşı diye bir şey var çünkü, sonra büyüklere masallar var, bana masal anlatma var, Bana bir masal anlat baba var, Onur Caymaz'ın Solgun Bir Masal'ı var, sonra Mevlana İdris Zengin'in Çınçınlı Masal Sokağı var, pek tabii ki merhum Aziz Nesin'den şu güzel didaktik eser var. Kısaca hemfikirsek ne mutlu; demek masal bir şekilde var. Masal hayatımızın içinde. Biz masalın içinde oluyoruz yani. Hayatla masal içiçe. Böyle.

Şimdi ben, eğer Edward Scissorhands ve Big Fish'i korunaklı bir yere ayırırsam, Tim Burton'dan bıktım, bunu söylemek zorundayım. Yazım tarzıma eklenen bu sevimsiz Alpay Erdem tınısı da ondan, onun yüzünden, şahsen ben, Tim Burton bir masal anlatıcısı olarak hayâller inşâ ediyor dendiğinde, ki kimse böyle cümle kurmaz, buna yakın bir görüş bildirildiğinde geriliyor, geriliyor, kendimi tuttuğum için öfkemle oturuyor ve zararsız kalkıyorum. Sanırım Tim Burton, masal dinlemeyi değil de, masal sevmeyi bırakmış. Masal yaşı geçmiş onun. Bunalmış. Öhöm.


Lewis Carroll'un Alice'ini okuyalı ne kadar oldu bilmiyorum. Fakat ne olursa olsun, kariyer peşinde bir şiddet, sömürge, tahakküm yanlısı Alice değildi hatırımda kalan. Sevimsiz Mia Wasikowska'dan ne Alice'i arkadaşım, Anne Hathaway'den ne The White Queen'i? Ulan Humpty Dumpty bile yok be, hangi Wonderland, hangi rüya, hangi tavşan?

Bir kere kafa kesmeli, göz oymalı 'çocuk filmi' olmaz, bu konuda anlaşalım. Fantastik edebiyatın solmayan gülü Alice kafasını kaldırıp da "Hacı evlilik filan yalan, paraya bakalım, istikamet Çin!" buyurmaz, bunda da anlaşalım. Ben bıkmışım kâr maksimizasyonunu duymaktan, tiksinmişim kıt kaynakların verimli kullanımından, usanmışım vahşi kapitalizm dediğimde en liberalinden iktidar şakşakçısı doçentinin profesörünün sözümü bölmesinden. Sen şimdi çağının adamı mı oldun Tim Burton? Sana çok pis gerildim, aha:

  • "Sen şu gözü al, benim yaramı iyi et": Faydacılığın, fırsatçılığın, işbirlikçi haramiliğin bu kadarı olur. İşimizi görenin işini görelim he mi Tim? Rüşvetse verelim, yolsuzluksa yapalım, yardım ve yataklıksa geri kalmayalım öyle mi? Yani cepheye mermi taşıyalım, savaşın bitmesi de neymiş, biz de mayın döşeyelim, biz de çanak tutalım, biz de 'taraf' olalım he mi?
  • "Mecbursan, gebert gitsin": Ya Timmy, bu son Oscar töreninde bir hatun vardı orta yaşlı, The Hurt Locker filmiyle 6 heykelciği alıp kocasına nispet yaptıydı hani? Bilirsin ya, Bigelow'lardan Kathryn. Sen sanki hani biraz ona özenmişlik tsısısı seni seni! Siz dünyayı Core, Gap, Seam diye üç parçaya ayıran çok zeki iktidar insanları, yani Timmy şey diyorum, abi siz hasta mısınız? Kardeş kardeş yaşansa olmuyor mu?

    Biz şükür ki Ilha das Flores izledik, biliyoruz. Siz elinizi bir şeye bir şekilde atıyorsanız, ondan 'insanî' bir şey beklemek masalcılık olur. Biliyoruz ki batırırsınız siz. Sömürürsünüz. Fakat Alice? Kaçma cevap ver: oğlum Alice nasıl böyle bir şey yapar lan? Elde bir kılıç, tüm kafaları sıradan geçir. Oldu! Şu Alice'in yaptığını Uzunbacaklı Edward yapmadı lan! Oğlum Hitler diyorum, Mussolini yapmadı. Misyon/vizyon adamı Mao yapmadı diyorum, Pol Pot yapmadı bunu diyorum?
  • "Kariyer iyidir, kariyer iyidir, kariyer iyidir": Yüksel, büyü, kalkın, başın göğe ersin. Sömür, kullan, at, içinin yağları erisin. Of! Ya ben lan neyse bir şey demiyorum.

Abarttığımı, dravdan mizahi asabiyet yaptığımı düşünenler için bir kez daha ekleyeyim: Hayır. İçerisinde Avril Lavigne'in olduğu bir masal dinlemek, duymak, izlemek istemiyorum. İçerisinde kahramanlarının birer maşa olduğu, birer misyoner olduğu, birer piyon olduğu masallar ve aynı tanım üzerinden, oyuncularının birer propaganda figürü olduğu filmler istemiyorum. Benim istememem bir halta yaramıyor elbette, bunlar oluyor, insanlar izliyor, görüyor ve inanır mısınız ki inanmalısınız -inanın be!- kafalarını taktıkları noktalar en önemsiz detaylar oluyor: Film 3d'ydi, yok dublaj kötüydü, altyazı eksikti, müzikler yavandı, makyaj abartılıydı, süresi kısaydı, vs. Sırf Tim Burton sevgisinden, Alice sevgisinden ötürü sevenler oluyor, kucaklayabilenler oluyor. O berbat resimdeki birkaç güzel fırça darbesiyle avunanlar çıkıyor. Hayır adamın boyası varmış; gitmiş Cehennem'i çizmiş. Adam ödünç aldığı malzemeyi kendisi için kullanmış. Kendisi gibi düşünebilenler, kendisinin arzuladığı dünyayı arzulayanlar için kullanmış. Şimdi kimse bana kalkıp kişisel yorumdur, o kadar kusur kadı kızında da olur demesin, gücenir ve dahası gücendiririm.

The Chronicles of Narnia saçmasına benzemiş 2010 model, el değmemiş, halis muhlis Tim Burton Alice'ini, Geniş Aile'deki Abaküs'ün şerefli isyanıyla zihnimden kovalıyor, filmden bir kare bile görmek istemediğimden, o temiz, tertemiz masalımdan kışkışlıyorum. Hazır Ulvi Alacakaptan aradan çıktı, sen de çık:

"Vay arkadaş ya!"

Pazartesi, Mayıs 10, 2010

Kick-Ass..

Kendisine daha şimdiden ciddi bir hayran kitlesi edinmiş 2010 yılının flaş filmlerinden biri Kick-Ass. Imdb puanıyla mâlum sitenin ilk 250'sine sıçramış. Adını, kendisini bu isimle çağıran kıytırık süper kahramanından alan eğlenceli fakat biraz sıkıntılı bir yapım bence. 500 Days of Summer'ın çok bilmiş ufaklığı Chloe Moretz ise kuşku yok ki filmin en çok akılda kalan karakteri.

Sosyal hayatta silik bir karakter olan Dave'in çözümü süper kahramanlıkta bulması ile tüm süper kahraman filmlerinin tiye alınabilirliğine şahit oldum ben. The Dark Knight'ı yüzlerce sebepten ötürü ayrı bir yere koyarsam, ben bu super-hero'ları hiçbir zaman sevmedim, hiçbir zaman da sevebileceğimi sanmıyorum. Kahramanlar Ölü Doğar diyor ya artık okumadığım bir şair, öyle. İdol arayışı-benlik arayışı karakter aşınması'na hatta paradigma kayması'na yol açmadan beğeniyi dizginlemeli, ilgiyi azaltmalı diye düşündüm hep. Hatta pek çok filmde nam-ı diğer kötüler'in kazanmalarını, ileri gidiyorum, kazanmaları gerektiğini düşündüm. Çünkü iyi'yi kötü'den daha kötü bir hâle getiren tutkulu hiddet bana oldum olası sevimli gelmedi. Şiddeti, intikamı meşrulaştırmak, özgürlük pahasına bile olsa aklıma yatmadı. Yani benim için, sulandırılmış anarşizm ikonu V for Vendetta adamı da çok doğru bir yolda değildi, Superman de, Spider Man de. Adorno'nun dediğine paralel: Dünyayı tek başına kurtarmak mümkün olsaydı, ütopya olarak belleyip uğruna hayatımızı adayacağımız yüce bir gaye olsaydı, zaten elde ettiğimizde bir distopyaya dönüşecekti. Wittgenstein'ın Ölüm yaşanmaz'ı gibi.

Tahminlerim beni yanıltmıyorsa, vaadettiklerini klişe sonları ile ispatlayan heybetli abileri gibi Kick-Ass de, ileride üzerine bir hayli konuşulacak bir film olacak. Ellerinde silahlarla sokaklarda cirit atan ergen ve hatta 'ergen gerisi' sabiler üzerinden tartışmalar da olacak. Yani olsun. Çünkü henüz 11 yaşında bir ölüm makinesi ile karşılaştığımızda, bizi saran zamana aykırı olmadığını hissedip irkiliyorsak bu konuşmaya değer bir durum. Benim için.

Cidade de Deus'daki gibi bir gerçekçilik ya da o ayarda bir donuk şiddet yoksa da; çizgi roman sokaklar, Gotham'vari caddeler, süslü simli kıyafetler; haksızlığa uğrayan iyi'nin içerisinde büyüttüğü nefret ile 'beklenen muhteşem dönüş'ünü yapması vs. Her şey: kahramanlar, krallar yaratma arzusu ile ilişkilendirilebilir gibi. Mesih?

Bir de,
Nicolas Cage'e ne oldu bilmiyorum. Hani hiçbir zaman çok önemli bir oyuncu olmasa da, ben içerisinde olduğu pek çok işi severek seyretmiş biriyim. Çizgi roman uyarlamasındaki kısıtlı rolünden ötürü mü böyle düşünüyorum yoksa cidden performans açısından bekleneni veremiyor mu kararsızım. İzleyin, izledikten sonra da isterseniz buraya bir uğrayın, konuşalım bu filmi.

Pazartesi, Mayıs 03, 2010

"Ben aşıktım, o da kumral."

'korkma baban seni hala seviyor
dünya da artık sana benziyor zaten'
İzzet Yasar, İstikbal Marşı

Uyku düzeni. Uyku düzenini bozmak. İyi de benim düzen'le ilgili ciddi bir sıkıntım oldu hep. Thomas Hobbes'tan önce. Kendimi bildiğim bileli dağınığım. Beslenme düzeni, hobiler, alışkanlık şemaları, "ah bugün 5 mekik eksik çekmişim" tipi günaşırı özenle ticklendirilen altın kurallar bana çok uzak. Çoğu saçmalık gibi, çoğu kısıtlayıcı bir tını taşıyor. Yaşam felsefesi dendiğinde midem kalkıyor. Nazi miyim ben? Böyle kendisine biat edebileceği kaideler bina eden irade insanlarından olmadığım için bir şeyim.. şanslı gibi. Diyet hapları, kusur ve hastalıkların artık pazarlanabilir düzeyde olması. Önce McDonalds, ardından perhiz. Jean Baudrillard'ın doğum kontrol hapı hakkında düşünceleri. Post-modern insan, post-modern tanımla tam bir gerzo. Elbet ben de, düzensizliği bir düzen olarak sunmuyorum kendime, yalnızca zaman zaman ego'nun nasıl katil ve nasıl sinsi olduğunu hatırlayınca gülümsüyorum. Ân'ın gerektirdikleri içerisinden kendim için en iyiyi bulmak ve yapmak. Ve bundan utanmadan, pişmanlık duymadan yola devam etmek. Tabii ki bira göbeğimden şikayet ediyorum. Sorumluluklarımın hafiflediğini hissettiğim zamanlar kendimi daha suçlu ama daha özgür buluyorum. Yorganımı ayağıma göre kısaltmayı seçtim. 'Arada sırada' yaptıklarımın beni çok daha iyi yansıtıyor olması, örneğin çok içilen bir gecenin ertesinde -kesinlikle zorunluluk değil- kendimi dinlendirmeye bırakmam bunlardan biri. İzlenecek filmler diye bir listemin olmaması, gidilecek ülkeler, görülecek dağlar: Poyrazsa kapüşonumu çekerim, lodosta balığa çıkarsam şifa kapacağımı bilirim. İyi ama bilmek, yapmamak olmuyor. "Aa onu izlemedim lan, dur varsa çakayım hemen" dediğim filmler gibi. Tertipsizim. Hem, düzensizlik düzenden önce gelir, diyenler ekmeğime yağ sürüyor. Bu=budur, şu ancak şöyle olur totolojilerinden ayrılan katî 'oluş' denklemlerine ve beynimi yağlayan "Doğru nedir ki, kimin hizmetinde?"lere kulak tıkayamıyorum. İki artı ikinin dört olması çok sıkıcı bir şey. Zamanla buraya gelir ve doğru anahtar kelimelerle anılarımı tarihe not düşerim. Sonra bakarım. Benim gibi bakan ama tesadüfen yolu düşen biri post-ergen sendromu'nun nadide örneklerinden biri derse (çok olmuyor), yorumlar'a magazin dergisi köşeyazarı edasıyla "HAHAHA!!!" yı bırakır ve giderse darılmam. Ünlemlere belki. İçimden: E ne anladın da mı yabaladın şimdi beni ("Senin ananın bacının bloguna hahahalasalar hoşuna gider mi?" HAHA.) desem de çok üzerinde durmam. Göktaşlarının dövdüğü bir gezegende benzer durumlara benzer reaksiyonlar hepsi o.

Fakat hüzünperestliğimle sarf ettiğim birkaç cümleyi, yani işte oradakini sadece ben, biraz alenileştirirsem de 'muhatabı' anlıyor. Çıkarım yapmaya çalışmaya, üzerinde kafa patlatmaya bile gerek yok. Zaten hayatta bu kadar başarılı insanlar olsaydık blog tutmazdık. Günlük bile değil. Mektup hiç değil. Yazdığımın matahlığından mahremliğinden değil de, şahsî olduğundan diyorum. Onun bile sırası yok. Ders programı yok işte. Bir'inde babam bayramlıklarıyla bahçe sularken, bir yaş daha artmış ve bir yaş daha kızmışken. 'Arada sırada' oluyor. Arada sırada zırtapozum, arada sırada isyankârım, arada sırada sarhoşum. Sonra kitap alıntıları, sonra beğenilen filmlerin nükteli quote'larına italiklik kazandırmalar. Sürekli bir değişim, ben bile takip edemiyorum bana ne olduğunu. Bahçemizde çilekler ve fidelikten çıkmış bir portakal ağacı var. Bu yüzden içilecekse eğer bu gece olmalı, şimdinin yaz tatili plânları tutmuyor. Her gün sulanmak portakala has çünkü. Kaçırmam dediğim konserin gününü ıskalamam da bundan. Size de oluyor da belli etmiyorsunuz. Ayva da var, erik de, vişne de, filbahri de. Bazılarınızın sabah yürüyüşleri var. Yeşil çayları, egzersizleri, operetleri baleleri. Bazılarınız haftasonu müze geziyor. Bazılarınız vejetaryen restaurantlarında brunchta, bazılarınızsa sinema salonlarında, stadyumlarda, "e abi konuşmuştuk ya!"larına sadık. Günah çıkarma kabini konuşuyor: randevularıma geç kaldıysam, bu yine geç kalacağım anlamına gelmiyor. Doğumgününüzü unuttuysam, telafisi mümkün basit bir göz dalgınlığından. Öyle maksatlı tafralarım, burun büyütmelerim, çıkıntılıklarım yok. Ego konuşuyor: bazen. Sen sus, düzenli bile değilim ki ben.

Mesela burada paylaşmak istediğim 25 şarkı için, olası "Oğlum yine mi şarkılar lan? Yeter lan! Yeminlen yeter lan!"ları savuşturmak için yazının gidişatına lirik mayınlar bıraktığım doğrudur. Çözüm'ü yazmadan serim'e geçememe huyum kurusun. Suç şairlerin ve romancıların ve oyun yazarlarınındır. "İlişki mi? Ha o mu? Ya yakında biter, kasmayalım!" demekten, bu yerin dibine batası şartlanmalar ve gelecek okumaları yüzünden adam gibi hissedemez olduğum, zaman zaman şüphe etmekten bütünü gözden kaçırdığım konusunda dürüstüm.

Bazen.

- Ya Kibar Feyzo'daki Maho, Mao değil mi?
- Alla alla, öyle mi?
- Lan hani diyor ya "zaten 141, 142 başsınız" diye..
- Ee,?
- İşte 141 1982 Anayasası'na, 142 de Düşünce Suçu'na gönderme değil mi?
- Yok yav..
- ?
- Abi her haltta gönderme arama be. Yok Stalker'da aslında şuna, Lost Highway'de buna, öf!

*Fırk*

- Şarkılarını al ve beni yalnız bırak.
- OKEY, bardayım.



MidlakeActs of Man
Sumner McKaneDogsled
Branford Marsalis QuartetHope
Fionn ReganBe Good or Be Gone
Slow SixThe Night You Left New York
*
Moonlit SailorNew Zealand
EimogMay Tries to Be June
Cecilia::EyesFour lost soldiers
The End Of The OceanSiren Sound
A Silver Mt. Zion13 Angels Standing Guard 'round the Side of Your Bed
*
L'Altraways out
SpainEasy Lover
Neil HalsteadMartha's Mantra (For The Pain)
The Abbasi BrothersDreams of a Graffiti Artist
New Century ClassicsChildren of an Uncertain Future
*
MoriartyFireday
Molina & Johnson34 Blues
GrandaddyShangri-La (outro)
The Unwinding HoursAnnie Jane
Ghastly City SleepShake The Somber Away
*
Pierre Lapointe25-1-14-14
Rachel'sWater From the Same Source
Safehouses On FireI lost you at goodbye
I Hear SirensThis Is the Last Time I'll Say Goodbye
The Guggenheim GrottoA Tear Isn't Such A Bad Thing

Cuma, Nisan 30, 2010

Nutuk!

Kardeşim,

Eleştiri kapasitesi başkalarının ürettikleri üzerinden kontra-"ı ıh öyle değil, hayır hiç alakası yok, banane banane" ile sınırlı olan insanların doğru zaman geldiğinde törpülenmesi gerektiğine inandım. Contrarian mı diyorlardı bu hayatıkritiktenoluşangillere? Başkaları dediğin kalabalığı sıkı bir gözlemliyorsun, eksiği gediği nedir, ne düşünür, ne yer, nerede falsoludur, yumuşak karnı hassas noktası neresidir işaretliyorsun, sonra da boldlanmış bir "HAYIR"la başlayan müstesna sonradan montaj görüşünü sence mukteza hâl ve şartlarda dikte ediyorsun. Yahu sen ne güzel insanmışsın Perihan Abla.

"-Hobilerim arasında Žižek gibi eleştirmek, eheh ya işte eleştirmek var çünkü en doğrusunu ben biliyorum benbenben."

Cv'nde yazan bu ve kusura bakma ama cevabım, "hayır".

Ya fark et ya terk et. Çünkü yoruyorsun; fark etmiyorsun. Çünkü bu es geçtiğinle mukayese lüzumunda ısrarcılığa varan sevimsizliliğinde pot yapıyor. Çünkü insanlara çünkülü cümleler kurduruyorsun. Çünkü ortada bir soru yok, sorun var. İstediğimiz sorundan başlayabiliyor muyuz?

Herkes kırışık da sen mi gıcırsın? Nedir bu onaylanma merakı? Türlü insan manzaraları, profilleri üzerinden kendi loş tribününe selam çakan, yapılan hatalardan ders almış tarifsiz arif hâlleriyle mükemmel bir model yarattığı yanılgısında behemehal yestehleyen ama söz yükleme geldi mi, aslolana geldi mi naiflik bayraktarı pozlarında tahammül sınırlarını zorlayan bir sen gerçeği var. Çünkü kendini öyle seviyor, kendine öyle güveniyor, kendine öyle sarılıyorsun ki zaten ilk hamleyi senin atman, ilk taşı senin fırlatman, ilk yanlışa bir kez olsun senin düşmen ihtimal dahilinde olmuyor. Önce biri düşmeli, sen üzerine basarak karşıya geçmelisin. Çünkü herkes için kulpların, güvensizlikten doğan niyet yargısı paketlerin var. İnandırıcılıktan uzak zorlama nesnelliğinle Rıdvan Dilmen'e, naylon açık görüşlülüğünle İlber Ortaylı'ya yeşil ışık yakan çok katmanlı karakterinden yüzeysel, ama sadece yüzeysel bir samimiyet esamesi okunuyor. Öyle ya, sen bir yaşam sanatçısısın. Şu çiçekler sen bakınca güzel, sen içtiğinde çay daha demli, sen gülümsediğinde güneş parlak öyle mi? İnan değil. Ben bu "yeter ki eleştireyim" paternini lehimlediğin gudik enter'a basan köşe yazarı agresyonunu zaten anlamsız bulurken; kendime baktığımda hatırladıklarım ve hatırlamadıklarımla doğrulu yanlışlı bir hayat yaşamış olduğum fikrine ulaşırken; elinde değnekle kobaylarına kendince labirent tüyosu veren, doğru ve sarsılmaz olanın ancak kendi yolu yordamı olduğunu ispat etme derdinde bir zavallı görüyorum. Ya fark et, ya çark et.

Kimse senin gibi, özellikle de senin arzu ettiğin gibi yaşamıyor ve yaşamayacak. Öyle düşünmeyecek. Öyle gezmeyecek, şöyle içmeyecek, böyle beslenmeyecek. Zaten ortada, senin sözde sahip olduğunun ve sırlı bir içtensizlikle yasalaşmasını istediğinin doğru, harikulade olduğuna dair bir ibare; ha olsa dahi, buna karar verecek toplumsal bir üst kurul yok. Tezkiye kayıtlarımızı alınlarımıza yapıştırıp o zamana kadarki tüm olumlu icraatlarımızı pasta grafikle, pdf ile sunmuyor, böyle "hebele hübele" şebekliklerine angaje olmuyoruz. On'çün bu kıçıkırık mesih tavırları, yaşam koçu kafaları pek sökmüyor. Dünya güzel bir yerdi, biz hepimiz çok iyi insanlar olduğumuz için böyle kötü oldu.

Özeten,
akrep gibisin be kardeşim.

Pazartesi, Nisan 26, 2010

Poteaux D'angle..

Takribi 20 dk içerisinde bitirilebilecek bir kitap okudum geçenlerde. Adı: Aforizmalar. Kafka'dan aforizmalar, Sartre'dan denemeler, şundan özlü sözler, bundan güzel sözler. Ben bunlardan çok sıkılıyorum. Çünkü sanmıyorum ki Kafka çıkıp "heheh bu söz iyi oldu lan, cillop gibi de oldu heheh" demiş olsun. Saçmalığın dik alâsı. Birbiriyle çelişen anlamları, yine birbirleriyle çelişen cümle yapılarında, emeksiz-desteksiz-öngörüsüz bir şekilde, en kötüsü fiyakalı bir düşünmemişlikle uygun hâle getirmek veyahut edebiyatın, mezkur dilin esnekliğinin el verdiği ölçüde onunla oynamak muhakkak ki zevkli, üstelik işin bir de "beklenmeyen anlam" avantası var. Random walk. Şöyle oluyor o da. Aslında hiç de öyle bir şey demek istemedin, ve fakat, o 'oldu'. Eh tamam o da senin gözümüz yok, ama ben daralıyorum, ama ben kızıyorum, ama ben duramıyorum. İnsan "Aforizmalar" diye kitap çıkarır mı arkadaş? Reçete mi yazıyorsun? Bu ne şişmiş göğüs, ne uçuk özgüven, ne tribini yadırgayası 'god: mode on'dur? 'Fuck the system'ı her dillendiren filozof; ne güzel ya. Neyse.

Belçika asıllı Fransız yazar ve ressam Henri Michaux'un, tercümesi Engin Soysal elinden çıkma Açı Direkleri, bu ilk bahsettiğim 'fast-food aforizmalar'dan değil. Okumadan evvel Ek$i Sözlük'te yorumlardan birine gerilmiştim, şimdi kitap bitti ve o sinirlendiğim şeyi ben de, hem de hiç istemememe rağmen, yaptım: Kitabın her yanına işaret çaktım. Michaux'un Türkiye'de doğmuş pek ünlü Plume karakteri ile önceden tanışmıştım. Okuruna hitap ederken, aforizma tadındaki öğütlerini, kelâmlarını, isteklerini aslında en çok kendisine söyleyen bir fikir adamı buldum karşımda.

Diyebilirim ki mistiklere özgü o dağınık zekâsı Michaux'un okunurluğunu zora sokmayan çetrefilli bir tezat yaratıyor. Önce 'ak' dediğine, biraz sonra 'kara' diyor yazar. Her türlü insan durumunu, insan portresini muhatap alan bu pırıl pırıl cümlelerden gerek buraya bakanları gerekse de kendimi daha fazla mahrum etmek işime gelmiyor. Ama en çok kendimi. Çünkü pek çoklarının dediği gibi, insanın yazdıklarının ve biriktirdiklerinin en sadık takipçisi yine kendisi oluyor.


"Kendisinden nefret edilmemiş olanda hep bir eksiklik kalır, din adamlarında, rahiplerde ve bu türden insanlarda sıkça görülür bu özürlü durum. Onlar bize danaları anımsatır. Antikorları eksiktir." Syf. 13

"Başına her ne gelirse gelsin, öyle bir ân havaya girip de -en vahim hatadır- kendini üstad sanma, hatta kötü bir akıl hocası bile oldun sanma. Önünde daha yapacak çok şey var, yığınla iş var, neredeyse işin tamamı. Ölüm henüz olgunlaşmamış bir meyveyi koparacaktır." Syf. 15

"...Çok erken akıllı oldukları için aptallar. Sen ise uyum göstermek için acele etme.
Yedekte hep bir uyumsuzluk sakla." Syf. 16

"Başını gerilmiş bir ip üzerine dayayarak dinlenmesini bilen bir insan, yatağa ihtiyaç duyan bir filozofun öğretilerini ne yapsın?" Syf. 18

"Bir şey yakaladıysan, ister istemez daha fazlasına sahip olmuşsun demektir. Bu fazlalıktan hiç şüphe duymuyorsun ve hakkında hiçbir şey bilmiyorsun, aradan uzun bir zaman geçmeden de bilmeyeceksin. Belki tüm bir dönem geçtikten sonra da bilmeyeceksin. O zaman çok geç olacak. Evet, çok geç." Syf. 22

"N. Onu öldüreceklerdi.
Kendisine doğrultulmuş uzun bıçağın parlayan ağzı üzerine iniyordu.
Demek ki bağırma vakti gelmişti ve bu an bir daha da gelmeyecekti.
Ama, bu olağanüstü, yaşamı boyunca tanık olduğu durumlarla hiç mukayese edilmeyecek karşılaşma sırasında, öylesine süratle, alışık olunmadığı ölçüde ve istisnai şekilde hızlı hareket etmesi gerekli oldu ki, N. az da olsa ses tellerini hiç kıpırdatamadı ya da içinde bulunduğu inanılmaz durum karşısında düşüncelere daldı ve ses tellerini bulamadı.
O, artık böyle ânlar yaşamayacaktı. Katile gelince, vakit kaybetmeden zamanı kullanabilmişti.
Hız, bu tür insanlar için yaşamsal öneme sahiptir.
N., anlaşılan düşünceye dalma eğilimi nedeniyle öldü. Oysa bunun hiç de sırası değildi." Syf. 31

"Eğer bir karakurbağası İtalyanca konuşuyorsa... zamanla neden Fransızca konuşmasın?" Syf. 34

" 'Onların' desteği olmadan idare etmeye çalış. Yardım çağrısında bulunduğun ândan itibaren, elindeki imkânları yitiriyorsun, yedek gücün kayboluyor, artık varolamıyorsun. Batıyorsun." Syf. 37

"Sokakta, kendi sokağında, temsillerinin, ânlık düşüncelerinin sokağında (düşünceler: içini boşaltmak), sokakta, içinden çıkamadan; durduğunu, oturduğunu, ya da uzandığını, hareketsiz olduğunu sanarak, bir evin içinde olduğunu sanarak, başını sokacak bir yerde olduğunu ama gerçekte sokakta, yeni doğan bir bebek iken ilk çığlığın ile birlikte içinde bulunduğun sokakta, şunu ya da bunu keşfettiğin, havayı, ülkeleri, dilleri ve insanları, her şeyden pay alarak, ne olursa olsun öğüterek, gereksizin peşinde koşarak, büyük düşünerek, sınırlı davranarak, olan biteni aceleye getirerek, yanlış kavrayarak; durduğunu, dinlendiğini, yere kapandığını sanarak, ama sürekli ileri doğru itilerek, Tarih ile, onların öyküleriyle, onlarınkini kesen sokakta, çok sayıdaki sokağı kesen sokakta, hep sokağında. Öf! İşte bitti: sokağın daha uzağa gitmiyor." Syf. 38

"Sen sen ol hiçbir zaman düş göreni rahatsız etme. O senden nasıl nefret etmez ki sonra?" Syf. 43

"Bir örümcek, her sabah, doğada ve müsait her yerde fevkalade düzenli bir ağ örmektedir. Örümcek, farkına varmadan kendisine verilen uyuşturucu etkisi bulunan mantardan az bir parça hazmettiğinde, ördüğü ağın sarmalları da muntazam olmaktan çıkmaya başlar ve ağ her tarafa doğru saçılır. Örümcek ne kadar çok mantar yuttuysa, ağ da o kadar karışır ve tam bir deli ağı hâline gelir. Ağın bazı bölümleri çöker, ağ birbirine dolanır. Zygiella notata... Bu, örümceğin adıdır. Zygiella notata her zamanki ağ boyutunu tutturmadan durmaz, ancak kendi planını takip etme yeteneğinden mahrum kaldığı için -aslında bu plan da dün bulunmuş değildir, onlarca veya yüzlerce yüzyılın mirasıdır ve kendisine, anneden kıza, olduğu gibi, mükemmelliğiyle geçmiştir- hatalar yapmaktadır, aynı yerden iki kere geçmektedir, başka yerlerde boşluklar bırakmaktadır, o ki öylesine titizdir, bu duruma boşvermektedir. Son sarmallar ise gevelemedir, başdönmesidir, örümceğin sanki gözleri kamaşmıştır. Harap, başarısız, insani eser. Sana ne kadar da yakın şimdi örümcek. Uyuşturucu hakkında hiçkimse karmaşanın rahatsızlığını bu kadar doğru şekilde ve doğrudan ifade edememiştir. Kardeş gözüyle bak harabe hâlindeki bu ağın iplerine. Ama ne gördü acaba Zygiella?" Syf. 46-47

"Git, gidebildiğin kadar, yenilgilerinin sonuna kadar git, gına gelinceye kadar. O zaman, sihir de ortadan kalkınca, kalıntılar -mutlaka kalıntı vardır- seni artık yıpratmayacaktır. Çıkmak istiyorsan, işte bunun yolu. Bunu gerçekten istiyorsan. Doyum noktası. Daha önce nihai hiçbir şey yapamazsın, ne seyir ne de eleştiri yoluyla. Ve sonra, neredeyse hiç sorun kalmaz." Syf. 57

"Kimileri, yalnızca çekingenliklerinden hayatta kalırlar. Soluğa, kalbin bitmez tükenmez atışına, insanın kendisinde sürmek için direnen bir şeye son vermek için gerekli çaba öyle büyük ve karar öyle kesin olurdu ki onu sanki başkası vermiş olurdu: tam da hayat ve onun işleri için ve hayatta en uzun süre kalmak için yapılmış biri. Bu en sonunda kişilik değiştirmek, onu ve kendini yıkmak olurdu." Syf. 61

"İnsanın da kendi içinde titreyebilen bir teli bulunmaktaydı, hatta çifte teli.
İnsan bunu daha ziyade konuşmak için kullanıyor; ya da çocukken bağırmak için." Syf. 76

"Savaşlar oldu; ve her yerde ve çok kez de yıkımlar. Ama sözlük hep kalınlaşıyor. İnsanı ilgilendirmeyi bırakmıyor. İnsan hepsini topluyor -Stok büyüyor, ansiklopedi de." Syf. 81

"Silinmeye geri dönüş
belirsizliğe

Artık hedef yok
adlandırma yok

Hareket etmeksizin
seçmeksizin
saniyelere tekrar dönmek
gürültüsüz çağlayan
batan adacıklar
sıkışık kalabalık
ayrı duran çevrelerin kalabalığında

Saniyeler içinde yaşamak, başka dünya
kendine
kalbe
soluğa öylesine yakın

Sürekli durmayan sürekli olmayan
yokoluşa doğru aynı hız

Gelip geçen kadınlar
düzenli olarak geçilen
düzenli olarak değiştirilen
geri dönmeden geçmişler
birleştirmeden geçen
Yalın
Arı
Tek tek yaşamı tüketiyorlar
geçerek..." Syf. 85

Cuma, Nisan 23, 2010

"kim, ben mi, merkezi bulabilirim, arayacağım"

Düşötesi Şiir Sarsıntıları, C. Hakan Arslan


Anlayamadığımda susmayı seçiyorum. Bu beklenen bir şey oluyor. Karşısı susuyor, ben susuyorum, diyelim ki bu susma hâli uzun sürecek, seziyorum ya hani, çok akıllıyım ya, bir detay bulurum diye susuyor, bu basarî hasarı tespite yelteniyorum. Gözlerine çok güvenen her insandan biraz korkarım çünkü ben. Anladığını, fark ettiğini, çözdüğünü söyleyenler beni gerer. Her durumda. Temkin güzel bir kelime. Tereddüt ve tedirginlik gibi. Tereddütlerim varsa tedirginim, bu durumda anlayamam, temkin devreye girer, susarım. Hiçkimseye bildiklerinden fazlasını söyleyemediğim için ayaklarımı yerde hissediyorum. Sınır çizmediğimde kuş kadar masum kalıyorum. Gibi değil. Çünkü o olmadan onu anlayamıyorum.

Anlayamayınca ne yapıyordum?

Perşembe, Nisan 22, 2010

Seyyah Korkuluk..


Erken gelmiş bir sonbahar mı?

Tütün, kafein, sonsuz uykusuzluktan
önce denenmiş birkaç yakıcı kimya
sanıyor hekimler. Doğru değil bunlar,
doğru olsalar da. Zamana kilitlenmiş
sarkaçtır, bende sakatlanan. Sınıra
koşulmuş attır. Suyu düzenli verilen
yaban bir bitkiden esirgenmiş sözdür.
Dimdik cüret, dimdik korku, onları
korurken yorulan seyyah korkuluktur.

Gelen, erken bir sonbahar değil
üzerine gittiğim bir som bahardır.
Perişey, Syf. 38

Ritournelles..


Işık Ergüden'i Marcel Proust'un "Okuma Üzerine"sinin çevirisinden tanıyorum. Ve şimdiden zor adamların çevirmeni benim için. Aynı Işık Ergüden, Félix Guattari'nin kesik kesik cümlelerini, o Joyce ve Lautréamont esintili eksiltili nakaratlarını çevirmiş bu kez. Şubat 2009'da.
Sahaf yediğim, kütüphane arşınladığım, uzun zamandır istediğim kitaplara eriştiğim kısa süreli Ankara maceramın farklı tatlarından biri oldu bana Ritournelles.

"Gece, hayatın frengisi, hep aynı." cümlesiyle yaptığı açılışı insana, eşyaya, zamansallaştırılmış mekâna yönelik kısa -ve ondan iritan- satırlarla sonlandırıyor Guattari. Bunlar bir metin oluşturamayacak kadar kütlesiz, akışkanlıksız, 'şizofrenik' imge parçacıkları. Okur mesajı erken de alsa geç de alsa hoşnut olmaz. Okur bilgiyi hap olarak da alsa, serumla damardan da tüketse mutlanmaz. İşte Guattari, onu çözmüş: Kişisel çıkarımlarını adreslerle, durum analizleriyle, gözlem gücüyle öyle bir örtmüş ki kitaba dahil olabilmek aradaki o "Ova, benim ovam. Lejyonerim benim."leri ayıklamakla mümkün olabiliyor. Pirinçten taş ayıklar gibi. Görmediğim ve belki de hiçbir zaman görmeyeceğim yerlerin; tanımadığım ve belki de hiçbir zaman tanışmayacağım insanların; köprülerin, ânların isimlerini siliyorum.

Geriyeyse zırdeli, tekrarlansa da tamamlanmayacak anılara redif onlarca cümle kalıyor.

Pazartesi, Mart 29, 2010

"imgeler birbirinden korkuyor"

Bilmek, görmek, farkına varmak neyi değiştirir? Uzun zamandır kendime neden okuduğumu, neden dinlediğimi, neden izlediğimi soruyorum. En güzel sözleri alıntıla, en anlamlı karelere referans ver, boynunu büken şarkılarda uzaklara git - döndüğünde aynısın. Hayatıma uyarlayamadığım, içselleştirip düstur edinemediğim, her seferinde 'yenil'ip benzer hataların tekrarında böbürlenebileceğim hiçbir şey olmadığını fark ettiğim için kızmalı mıyım? Otokontrolü zamanın ayarsızlığına mı dayandırmalı, yoksa dravdan yaşadığın her saniyeyi lanetleyip kendini mi kırmalı?

Alenen söylüyorum, 'ignorance is bliss' demeden, şipşak: zayıflık, güçsüzlük, korunmasızlık, ihtiyatsızlık hepsi bende var. Gurur duyduğum yanlışlar yaptım - şimdi çalkantıdayım. Mide bulantısının geçmesini istemeden ve gemiye ve suya ve kaptana bakmadan 'duruyorum'. Ezberim bozuluyor. Sonu iyi bitmeyecek bunun.