Cumartesi, Ekim 31, 2009

Lotarya!

Ercan Saatçi - Metin Özülkü tarzı futbol muhabbetlerine giremiyorum eskisi gibi. Futboldan iyice soğumuşum, Beşiktaş yenildiğinde "Nası koyduk?" diyenlere kızmalar da yok. Atyarışlarına olan ilgim boş vaktim ne kadar çoksa o kadar çok. Yarın Turbo koşuyor, birkaç güne buralardan kaçıyorum, karabatak gibi çıkacağım günlere kadar eğlenebilmek istiyorum. Bayrampaşa'ya açılan Akvaryum'un öğrenci giriş ücretinin 18 TL olması örseliyor nalımı, okumaya heveslenemediğim kitapların birikmesi canımı sıkıyor, sonra Radiohead dinlerken bi berraklaşma hasıl oluyor zihnimde, önüme gelen karmaşık sayıları bırakıyorum. Kahve döktüğüm klavyemi bulunduğu yer olan ranzanın üzerinden alıp tuş takımının arasındaki gecelere, şarap tıpalarına, bir şeylere bakıyorum.

Sabaha doğru kendimi halıdan topluyorum.

Cuma, Ekim 30, 2009

Koful..

Gülemeyenleri anlıyor, gülmeyenleri anlayamıyorum. Babamla bahçedeki motorun üzerine oturup hediye gelen şarabı açıyoruz: Merlot Demisee. Yağmur yağıyor filan. Kimileri bunu edebî, şiirsel buluyorlar ama ortada böyle bir durum yok. Yani, bunu hayâl etmek şiirsel ama bunun kendisi değil. Çünkü biraz üşüyorum. Ayağımda şort, babama bakınca ortaya çıkan, yanında sigara içebildiğim zamandan bu yana daha da rahatlayan bir ben algısı benden içeru ve gülemeyenleri anlarken gülmeyenleri anlamıyorum. Zamanımın büyük kısmını geçirdiğim insanlarla en temel faaliyetimiz gülmek. Evet şu sıralar siyasa gergin, babam gene de gülebiliyor. Herkes gülüyor. Yılın ilk salebini içtim yüzüm gülüyor. Mizah, birazcık mizah, diyor Burak, "Blogun resmen tematik oldu, hiç tat almıyorum". Düşününce hak veriyorum, düşününce günümün büyük kısmını ayırdığım filmlerin beni biraz boğduğunu ama bunları yazdığımda benim başkalarını çok daha fazla boğduğumu görüyorum. Böyle bazen şeffaf yanım tutuyor bir de. Bir de ona gülüyorum. Hasılı, komik olalım ama gülünç olmayalım diyor, iyi gülücükler diliyorum.

Çarşamba, Ekim 28, 2009

Otoyol Uykusu..

"Şimdi durup geriye baktığımda güneşli bir piknik olarak hatırlıyorum çocukluğumu, karatrenlerin isi bir ölümsüzlük eczası gibi ciğerlerime çörekleniyor, ineceği istasyonu geçen ama bundan gizli bir hoşnutluk duyan bir ahirzaman yolcusu gibi, güneşli bir piknik, kır yangını. Ya da hatırladıkça vücuda serinlik veren bir şey, kalın yorganların altında boğulurken duvarların bütün soğukluğunu emer gibi, hayır öyle değil, yorucu bir maçtan sonra mutlu ve susamış çeşmelere koşmamız gibi, bu oldu, evet hatırladıkça serinleten bir şey çocukluğum, bazen üşüten, titreten, aynı eşekdonduran güneşi. Öyle derdik, eşekdonduran güneşi derdik, yanılır da bir kış günü görünürse güneş, ama güneş amca derdik donduracaksan eşekleri dondur, tırnakları kesilmiş, elleri mendilleri temiz çalışkan çocuklarız biz." Syf.60

Sur La Lecture..

"Değerli bir resmi oyma tahtadan bir çerçeveye emanet edip koruma zahmetini zihinlerinden uzaklaştırarak evlerini hayran oldukları başyapıtların röprodüksiyonlarıyla süslemeyi zevk sahibi insanlara bırakıyorum. Odalarını zevklerine göre döşemeyi ve sadece onaylayabilecekleri şeylerle doldurmayı da zevk sahibi insanlara bırakıyorum. Bense, kendimi, her şeyi benimkinden çok farklı hayatların, benimkine karşıt bir zevkin yaratısı ve dili olduğu bir odada, bilinçli düşünceme ait hiçbir şey bulamayacağım, hayal gücümün kendini ben olmayanın bağrına gömülmüş hissederek coştuğu bir odada ancak yaşıyor ve düşünüyor hissederim; uzun, soğuk koridorlu, dışardaki rüzgârın kaloriferin ısıtma çabalarına başarıyla karşı koyduğu, duvarlarını hâlâ ilçenin coğrafi haritasının süslediği, her sesin sessizliği yerinden oynatarak görünür kıldığı, odalarda hava akımının temizlediği ama silinmeyen bir kapatılmışlık kokusunun korunduğu ve duruma hayran kalan, bu kokuyu düşünce ve hatıra olarak içerdiği her şeyle birlikte kendi içide yeniden yaratmayı denemek için ona bir model gibi poz verdiren hayal gücüne ulaştırmak için yüzlerce kez teneffüs ettiren; geceleyin, odanın kapısını açtığında, insanın, orada dağınık duran tüm bir hayata tecavüz etme hissine kapıldığı ve kapıyı kapayıp, daha ileriye, masaya ya da pencereye kadar ilerlediğinde, bu hayatı çekinmeden elinde tuttuğunu sandığı; ilçe merkezindeki halıcının Paris zevki sanarak döşediği kanepenin üzerine bu hayatla birlikte bir tür hafifmeşreplikle oturma hissine kapıldığı; başkalarının ruhuyla ağzına kadar dolu olan ve ızgaraların biçimine ve perdelerin desenlerine kadar onların düşlerinin izlerini koruyan bu odada, eşyaları şuraya buraya koyarak efendi rolü taslayıp, odadaki meçhul halı üzerinde çıplak ayak yürüyerek ve insanın samimiyetle kendi kafasını karıştırma niyetiyle her yerde bu hayatın çıplaklığına dokunma hissiyle dolup taştığı gar otellerinden birine ayak bastığımda kendimi ancak mutlu hissederim; o zaman, insan titreyerek sürgüyü çektiğinde, bu gizli hayatı kendisiyle birlikte kapadığını, önünde, yatağa doğru ittiğini ve nihayet üzerine çektiği büyük beyaz çarşaflarda onunla birlikte yattığını sanır, oysa, çok yakındaki kilise, can çekişenlerin ve âşıkların uykusuzluk saatini bütün şehir için çalmaktadır." Syf.19-20
-Çev. Işık Ergüden

Salı, Ekim 27, 2009

\m/

Lan adam, hayatım boyunca aldığım en anlamlı hediyeydi. Eyvallah.

Haute tension..

İnsanoğlu kolay tatmin olmuyor, tıpkı bu filmin yönetmeni gibi. 70küsürüncü dakikada bitir şu filmi, "hacı ben senelerdir böyle gerilmedim" diyerek elini sıkayım, tebrik edeyim. "Başyapıt twist"ine kasıyorsun, hazır kan şiddet gösterdim, iyice gerdim üzerine zekice bir manevrayla bir de şaşırtayım, saygı duysunlar diyorsun.. Abi deme, yoksa kırk tane mantık hatası peydah olacak.. Yook ama; illâ diyecen. Okey. Al sana on üzerinden altıbuçuk. İnanmadım ama söylendiğine göre 143 ülkede yasaklanan film yapmışsın da, ben burada üzüle üzüle eleştireyim. Ayıp ulan Alexandre, ayıp be.

Doldur!

Deniz Durukan: - O yüzden klip yapmıyorsun, öyle mi?

Demirhan Baylan: - Evet, göz en çok yanılan şeydir. Göz aptaldır. Mesela David Bowie'nin tabirine göre, göz açtır. İnsanın gözü kulaklarından daha açtır, gibi lafı var. Doğru, bunu bile, bile sömürmenin bir anlamı var. İnanılmaz yakışıklı rock starı Demirhan Baylan olarak mı dolaşmam lazım? İnsan utanır böyle şeyden. Saçımı taramaya bile üşenen bir herifim. Benim adam olabilmem için toplumsal patentlere uyum sağlamam mı gerekiyor? Hiç alakası yok. Normal insanlar böyle davranmaz. Diyelim ki ben yeteneksizim, bundan utanmam mı gerekiyor? Yeteneklilerin dünyayı ne hale getirdiklerini gördük, atom bombası yaptılar. Ne yapacağım ben? Herkese tavsiyem şu; sanat iyi bir şeydir, valla iyi bir şeydir. Çünkü sanatla uğraşmak utanç kaynağı oldu bazı çevrelerde. Sanat insan içindir ya, genelde insan kendisi için yapar sanatı. Birileri faydalanırsa da faydalanır. İsteyen herkes yapsın. İçinden şiir mi yazmak geliyor, yaz. Ya da resim mi yapmak geliyor... Kim tutuyor seni? Kim tutuyor biliyorum, bu ilahlar tutuyor. Leonarda Da Vinci'nin resmine bakıyorum, ondan sonra resim yapamıyorum. Çünkü bir paradigma var kafamda, yaparsam böyle yapmak zorundayım diye düşünüyorum. Ne cüret ya! İçimden resim yapmak geliyor. Yetenekli miyim, tembel miyim, iyi miyim? İnsanım! İnsanı hayvandan ayıran tek şey düşünmek değil. Güzellikleri ortaya koyma yeteneğimiz var. Baskıcı yöntemlerle insanı ezerek, sen yapamazsın, edemezsin diyorlar. Sen bana şiirlerinle ya da resimlerinle gel isterim. Ama beğenmemi bekleme. O da bir özgürlüktür. Senin beğendirme derdin olmayacak. Sadece var olma sebebiyle yapıyorsun onu. İçinden geliyor. İşte o zaman hayatın anlamını bulursun.
Demirhan Baylan'ı, şarkılarından söylemine kadar hep sevmişimdir. "...çünkü izin veriyorum!" mottolu bloguna, sitesine ve bu röportajına bir göz atın istiyorum. Teşekkür ediyorum.

Pazartesi, Ekim 26, 2009

!

Sadece tek harf, ne anlatmaya çalıştıklarını bu yüzden anlayabilemiyorum. Mesela The Clientele'nin K'sı. Labradford'un '97 çıkışlı Mi Medya Naranja Ep'sindeki çoğu şarkı. P misal oldukça güzel. Var böyle şeyler yahu garip. Kuğl. Nereden takıldım bilemiyorum üstelik.

Pazar, Ekim 25, 2009

uuy #5

- bira bitince burnum akmaya başladı.
- benim de, ağlamak deniyor.

eheh

burçak beni sevmiyor. : ) burçak gerçek bir isim ama inanmayacaksınız.

Cumartesi, Ekim 24, 2009

Dönüş..

en iyi türk filmi ve en iyi film müziği.

Seed..

ABD yasalarına göre suçlu 45 saniye boyunca verilen 15,000 voltluk elektrikten 3 kez kurtulursa, serbest bırakılmalıdır.

Korkunç düşük Imdb puanını kesinlikle haketmeyen, süresi kısa tutulmuş arıza bir film Seed. Max Seed, 6 yılda 666 cinayet işlemiş bir manyaktır ve elektrikli sandalyede de ölmeyince, birkaç ajan canlı canlı onu gömerler, sonra Seed geri gelir.

Asla ölmeyen maskeli katil gibi tiksindiren bir klişe dahi bu filmin rahatsız ediciliğini gölgeleyemiyor. Korku manyaklarına öneririm ben. Çok kötü filmlerin yönetmeni Uwe Boll'un bence tek iyi işi.

uuy #4

- Nabyon?
- Nebliyim ya.

Suede..

Başarılı erkeklerin çoğu ya eşcinsel ya ölü, Brett Anderson henüz yalnız ilkine dahil.
Farklı vokali, kanser gibi sesi ile Brett'den duymayı en sevdiğim 10 Suede şeyi:

10. Sleeping Pills
9. He's Gone
8. Can't Get Enough
7. The Living Dead
6. Everything Will Flow
5. Stay Together
4. The Big Time
3. Another No One
2. The Chemistry Between Us
..
1. Sadie

*süet*

Cuma, Ekim 23, 2009

Türev..

Beste Bereket'e aşık eden film.. Yok bu olmadı. Cervantes'in büyük eseri Don Kişot'un "Meraklı Münasebetsiz" isimli bölümünden uyarlanan Ulaş İnaç filmi Türev, Lars Von Trier önderliğindeki 'dogma manifestosu'na göre çekildiği söylenen ilk Türk filmi.. Hah oldu gibi. Nasıl desem de üzmesem deyu deyu düşüne düşüne işin içinden çıkamıyorum: Nuri Bilge Ceylan ilk 10 dk'sı haricinde filmi başarılı buluyor, Altın Portakal alıyor; sanki kullanımı fazlaymış gibi gelen Toygar Işıklı elinden çıkmış müzikleriyle film bir yandan iç okşuyor vs.. Mesela Gülçin Santırcıoğlu diye bir hanım var, ki Yumurta'da da oynamıştı, bu filmde oyunculuk namına gösterdiği hiçbir şey yok. (Bi kaptırırsam belaltı vuracağım, kesiyorum; kendimi kanatıyorum.)

Antrparantez: Tuğra Kaftancıoğlu'nun oynadığı Kerem karakterinin "Nazım, acıma!" repliğinde gözlerimden yaş geldi, halen gülüyorum.

The Crow..

Bir benzerlik dikkatinizi çekti mi?
İkisinin de son filmiydi..

The Crow'u ilk izleyişimin üzerinden hatırı sayılır bir zaman geçti fakat hâlâ tazeliğini koruyansa The Basketball Diaries'in iyi adamı Ernie Hudson'a ve Brandon Lee'ye duyduğum yakınlık.
'Brandon Lee çekimlerde ölmeseydi film bu kadar efsane olur muydu?' diye soranlara Janis Joplin, Kurt Cobain filan diyor, çok ciddiye alamıyorum. Ost'sinden, quote'larına kadar kült bu film için diyeceğim son şey ise, yine ondan gelsin istiyorum:

"Anne tüm çocukların dudağında ve kalbinde tanrının adıdır."

Perşembe, Ekim 22, 2009

The Midnight Meat Train..

Bir arkadaşımın -ekol- berbatlığından dem vura vura aklıma kazıdığı Azumi diye bir film var. İşte sinemadan soğumayayım diye kasten izlemediğim o Azumi'nin yönetmeninin elinden çıkma The Midnight Meat Train farklıdır sandım. Ellere kandım, reklamlara afişlere aldandım. Vay ben nereden bilirdim Clive Barker öyküsü olduğunu da Cthulhu'dan bahsettiğini de ama bu kadar kötü olduğunu da..

Uzatmadan sözü Zarifoğlu'na bırakıyoruz tabi hahah:
"ve bunları elbette çabucak geçelim sevgilim"

The Oxford Murders..

Esrarengiz olana düşkünüm. Gizemli olanı, hele hele matematikle ilgili, teoremlerle, bulmacalarla, belitlerle ilgili olanı kalp seviyesinin üzerinde taşırım, ama olmadı. Guillermo Martinez'in 'Argentine Mathematician' isimli romanından esinlenilmiş 2008 yapımı The Oxford Murders'i hafif buldum; kurtarmadı.

Bi kere matematiği ve onun sırlarını sevenleri biraz açsa da, içerisinde şahane bir "plan" barındırsa da, serim-düğüm-çözüm olarak baktığımda bir düzen, bir nizam bulamadım filmde. Ara karakterler çok ara; gerçekten çok 'ö-öylesine' hadiseler oluyor filmde. John Hurt'ün harika performansı da, Lotr çocuğu Elijah Wood'un sevişken halleri de filmi kurtarmaya yetmiyor.

Kritik gibisinden bir "bakın matematikte bu da vardır" diye ölçüyü kaçırıp fabrika ayarlarına geri döndürecektim Elijah'ı da, neyse.

Çarşamba, Ekim 21, 2009

Klass..

Lise, genelde berbattır. Benimki de öyleydi.

Ego savaşları, güç gösterileri, imaj kaygıları, tutunma çabaları, karakter yıkımları derken sadece bir anı olarak kaldığını görürsünüz o toplamın. Anı. Boş, bomboş bir kelime sözlükte. Muhakkak bir zengin piçi, bir yalaka sürüsü vardır. Silsile, silme puştluktur. Cinsel aşağılama, şaka adında rezillikler ve daha bir sürü ergen reaksiyonu.. Lise hayatı en iyi geçeninizin bile unutamadığı bir yarası vardır; benim de var. Sol koluma baktıkça anımsadığım bir halısaha maçı gibi.

Bir lider muhakkak vardır. Onun borusunun sesi biraz fazla çıkar. Bu yüzden ya iyi anlaşacaksın, ya iyi anlaşacaksın. Aksi takdirde tutunmak, tahammül edebilmek günden güne güçleşir. Lider tek kişidir de, tayfası ile size uygulamış olduğu baskı (psikolojik, fiziksel vb.) bir ordudur. En sessiz, en çaresiz, en susuk olan bulunur ve ezilir. Göz göre göre ezilir. Erdi'yi hatırlıyorum, ya da bazen abartı sessizliğinden yoklamalarda "Burdayım!" bile demeyen Mustafa'yı. Dozajı iyi ayarlanmayan her şey, sonunda tiksinti verir. Mesela alay etmek, üzmek gibi. Kaspar'ın hissettiği artık buydu, bu büyümüşlük hissi ve farkındalık: Joseep'le alay etmemeliyim, artık ona saldıran sürüden kopmalıyım. Sürüden ayrılanları, sürü sevmez. Hayatta da böyle, farklılıklar kolay hazmedilebilir değişkenler olamayabiliyorlar. Lisede MTV izlemeyi bırakan ilk arkadaşınızı hatırlayın. Bir yol çizmek, en azından buna karar vermek, cesaret gerektirir. Tekilsinizdir ve bu yalnızlık demektir. Bazense, bir yol arkadaşınız olur. Beraber vakit geçirmeseniz de varlığını severs, varlık katkısını bir lütuf gibi görürsünüz. Belki beraber bir şeyler de yaparsınız; ama bilin ki artık hedefsinizdir. Hayatta da böyle. 1 sene boyunca Londra'da olacak dostumu düşünüyorum, lisenin ilk haftası bomboş sinema salonunda izlediğimiz o dandik filmi. Beraber geçirdiğimiz zamanın ağırlığını ve tartışılmaz kıymetini. O gün, buluşma yerine gelmeyen diğerlerini düşünemiyorum artık: Prima facie! Güçlü nedenlere dayalı ilk izlenim. Çoğunlukla doğru insandır. Takımdan ayrı düz koşu yaparak bireyleşeceksinizdir. Henüz bunun ayrımında değilsinizdir, tahmin etmek bile uzak bir ihtimaldir. Belki size arka çıkar, korur, 'kavga'da yanınızda olur; anlarsınız. İşte o'dur. Belki sizinle ölüme bile gider.

Klass ise, hayatımın şu ân'ına değin tanıştığım en enteresan insanı aklıma getiren ve bana bunları yazdıran Estonya filmidir.

Salı, Ekim 20, 2009

From Hell..

Laudanum'la güçlendirilmiş absinthe'i çekip kafasını nallayan altıncı hissi kuvvetli dedektifimiz Johnny Depp, kızıl güzel Heather Graham, birçok sevilen filmin pis adamı Jason Flemyng ve Lord of the Rings'in Bilbo'su Ian Holm ile sıradışı bir Jack the Ripper uyarlaması..

Bazı filmleri 8-10 sene sonra izleyip tazelemek güzel oluyor. Hele Coni varsa, daha bir güzel.

  • Biseksüelliğin efendisi olarak bilinen Lord Byron'un en büyük tutkusudur,
  • Afyonun alkol içerisindeki eriyiği olarak tanımlanır,
  • Paracelcus tarafından bulunmuştur,
  • Absinthe ile birlikte tüketilmesi, ölümü görmek olarak tanımlanmaktadır,
  • Interview with the Vampire'da Claudia, Lestat'ı onunla öldürmeye çalışmıştır,
  • Antonin Artaud, ağrıları için Opium ve Eroin ile birlikte onu kullanmıştır.
Cevap: Laudanum.

Pazar, Ekim 18, 2009

10 Things I Hate About You..

Sabun köpüğü gibi.. Heath Ledger'ın Candy'dekinden sonraki en iyi performanslarından biriydi bence, Can't take my eyes off of you'lar, kamera arkasında Julia'yı öpmeler filan. İzlenir.

,)

"hayat, bi gün hiç yaşamamış gibi olcak zaten" 02.16, rumble fish.

Cuma, Ekim 16, 2009

uuy #3

- Gözlerim görünmüyor ne kadar güzel olabilir ki..
- Bakışların görünüyor.

Çarşamba, Ekim 14, 2009

Erken Kaybedenler..

Hediye gelen bir kitaba allah ne verdiyse girişmek oldu benimkisi. Birkaç saatte eridi gitti.

"Eve gidip kitabı okumaya çalıştım. Beş sayfa sonra sıkıldım. Orhan Kemal iyi bir yazardı muhtemelen, beş sayfadan çıkardığım sonuç, ders kitaplarında okuduğum şeylerden daha güzel olduğuydu. Ama bana okumanın kendisi saçma geliyordu. Birinin anlatmak istediği bir şey varsa, başından geçen ilginç bir hadise örneğin, doğrudan bana gelip anlatmasını beklerdim. Eğer bunu herkese birden anlatmak istiyorsa film falan çekmeliydi. Ayrıca filmlerde insanlar gülerler, ağlarlar, öpüşürler, her şeyi görürsün. Kitaplarda böyle bir şey yok, sadece her okuyana göre değişen birtakım yaklaşık hisler var, görüntüyü sen yapıştırıyorsun üstüne. Olmayan bir filmi kafanda çekmeye çalışıyorsun, hiçbir şey görmediğin halde her şeyi gördüğünü zannediyorsun. Ayrıca bir kitabı herkes aynı anda okuyamaz. Ama filmi pek çok kişi aynı salonda seyreder. Video bile olsa en azından iki üç kişi aynı anda seyredebilir. Ve tabii sevgilinle beraber seyrediyorsan el ele tutuşabilirsin, konuyu kaçırmayacak oranda öpüşebilirsin. Bunun da yarattığı bir enerji var. Film akar, kitap durur. Her neyse... O zamanlar kafam biraz karışıktı."

21 Grams..

Bu adamı seviyorum. Oynadığı karakterleri de, oyununu da.. Her ne kadar Iñárritu sinemasını çok sevememiş olsam da, bende farklı bir yer edinmiş "tam" bir filmdir 21 Grams.. Dağınık, kafa karıştırıcı, sarsıcı ama yorucu gibi yorumlar yapılmıştı vizyondayken ki hepsinden de bir parça vardı belki. Fakat şu bakış, sanırım filmin kendi tanımıdır.. Go Benicio!

Naomi Watts..

Misery..

Ünlü yazar Paul Sheldon, Misery serisini sonlandırmış ve soluğu, ilham perisini bulmak için her zaman gittiği Silver Creek otelinde almıştır. Muhtemel tipi'den habersiz otelden bir başka yere giderken arabasıyla karlara gömülür ve "bir numaralı hayranı" Annie Wilkes tarafından kurtarılır. Sonra, beklendiği gibi, Annie'nin sapkın tutkusunun liderlik ettiği türlü manyaklıklara maruz kalır. Artık en büyük hayranı, en büyük korkusu haline gelmiştir..

'90 yılından kopup gelen Misery, bir 'saplantı' filmi. Psikolojik gerilimi inceden verir, klostrofobik eder insanı. Resmen 3 kişi ile, daracık bir mekânda şahane bir iş çıkarmış yönetmen Rob Reiner, Kathy Bates ise yorganımın altından kendisine 228 adet orijinal küfür saydığıma göre, sanırım harika oynamış..

Stephen King'in belki de en inceliksiz, en basit kurgulu romanlarından birinin beyazperdeye böylesi güzel aksettirilmesi ayrı bir başarı: It'i okuduktan sonra izlemeye cesaret bulamadığımı hatırlıyorum da, uzun zaman almıştı korkumu yenmem..

Neyse demem o, asla kötü bir film değil. The Straight Story'nin Alvin'i Richard Farnsworth'u izlemek de ayrı bir zevk oldu benim için. E o zaman: direkt tavsiye.

Pazartesi, Ekim 12, 2009

Efsane Atlar #1

"...Sağol Mahler; senden ödünç alıyorum ve borcumu asla ödeyemeyeceğim.
Çok fazla sigara içiyorum, çok fazla içki içiyorum, ama çok fazla yazmam mümkün değil. Durmadan geliyor ve doyamıyorum ve herşey Mahler'e karışıyor. Bazen durdururum kendimi. Dur bir dakika derim, git yat ya da dokuz kedini seyret ya da karınla otur biraz. Ya hipodromdasın ya da Macintosh'un başında. Ve dururum, frene basıp park ederim. Kitaplarımın devam etmelerine yardımcı olduklarını söyleyen mektuplar alırım bazen. Benim de devam etmeme yardımcı oldular. Yazmak, atlar ve dokuz kedi."
Charles Bukowski, 'Kaptan yemeğe çıktı ve tayfalar gemiyi ele geçirdi' syf. 7-8

Gazze Blues..

Daha önce Nimrod Çıldırışları'nı okumuştum Keret'in, şimdiki de şöyleymiş.

Ne le dis à personne..

Esrarengiz bir cinayetin 8 yıl sonrası ve 2 saat boyunca dinmeyen gerilimli bir bilmece.. 2006 yılı Fransız yapımı "Kimseye Söyleme", Hollywood'daki taklit kuzenlerinden oldukça farklı ve kaliteli bir iş. Neredeyse tüm oyuncu kadrosunun performansı iyinin üzerinde ama Dustin Hoffman suratlı François Cluzet'in hakkını ayriyeten teslim etmek gerekiyor.

İmdi, soundtrack'inin de en az kendisi kadar iyi olduğunu söyleyebilirim filmin: özellikle henüz filmin ilk çeyreğinde duyulan Jeff Buckley'den Lilac Wine ile bir hayli şaşırttı beni. Çok kısa diyeceğim, senaryodaki aşırı yükleme ve çok fazla karakterin olaya müdahil olması filmin anlaşılmasını anlamsız bir şekilde zorlaştırıyor; minimal bir düzeyde tutulabilirdi belki bu..

Hasılı, Guillaume Canet'nin ellerinden öper, yekten kaçarım.

Cztery noce z Anna..

2008 yapımı, yaklaşık 1,5 saatlik bir Polonya filmi "Anna ile 4 Gece".. Polonya'nın usta yönetmenlerinden sayılan Jerzy Skolimowski'yi 17 sene sonra tekrar sinemaya kavuşturan, az diyaloglu, çok müzikli bir film. Ve kısadan söylemem gerekirse, etkilendiğim bir film..

Polonyanın kuzeyinde küçük, garip bir kasabada yaşayan adamımız Leon Okrasa, bir tecavüz olayına şahit oluyor fakat asosyal, obsesif biri olduğu için polise bir türlü durumu bildiremiyor. Daha sonra o kadına, yani Anna'ya ilgi duymaya başlıyor.. Gayrımeşru bir çocuk olan ve büyük annesi ile yaşayan Okrasa'ya çalıştığı hastanenin krematoryumunun kapatılacağı söyleniyor ve işinden nazikçe uzaklaştırılıyor.. Büyükannesinin ölmesi ve giderek büyüyen hastalıklı tutkusu durumu daha da karmaşık bir hâle getiriyor.. İşte Cztery noce z Anna, Okrasa'nın Anna'nın evinde onun haberi olmadan geçirdiği 4 gecenin öyküsü. Muhteşem müzikleri, alışılmışın dışında güzel kareleriyle son zamanlarda izlediğim en farklı, en sürüden ayrılan film. Aşkın enteresan, soğuk, anlaşılması güç tezahürü. Bir başka Yumurta, bir başka Zebercet vak'ası. Barındırdığı klişelere rağmen izlenmesi gerektiğini düşündüğüm bir İKSV filmi.

Pazar, Ekim 11, 2009

Smultronstället..

Sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden Ingmar Bergman'ın, neredeyse her filmi başyapıt sayılan büyük ustanın, izlediğim filmleri içerisinde beni en çok yoran ama bana belki de en çok şey katan filmi. Bergman'ın fetiş kadın oyuncularından Bibi Andersson ve Ingrid Thulin'i yine gördüğümüz film aslında Victor Sjöström'ün filmi denebilir. Tıpkı oynamış olduğu Dr. Isak Borg karakteri gibi Sjöström de filmin çekildiği sırada 78 yaşındaymış; çekimlerden 2 yıl sonra da terk-i diyar eylemiş..

Efendim bu 'Yaban Çilekleri', sinemaya da fotoğrafa da insanı doyuran apayrı bir şey. Yaban çileği'ninse İsveç'te çok daha şiirsel bir anlamı varmış: Hayatınızda yer işgal eden, önem verip çok sevdiğiniz bir şey için, 'bu benim yaban çileğimdi' dermişsiniz.. Düşününce filmin değeri, manası daha da bir artıyor, şenleniyor.

Aşk mı, yalnızlık mı bilmem; sınırlamak da istemiyorum filmden aldığımı.. Dünyaya Ingmar Bergman diye birinin iyi ki de uğramış olması, diyorum. Oh be sinema varmış!

Butterfly on a Wheel..

Phone Booth, The Game türü "hayat dersi veren sürpriz filmler" janrına dahil edilebilecek 2007 yapımı film adını, Alexander Pope'un Epistle to Dr Arbuthnot adlı şiirinde geçen "Who breaks a butterfly upon a wheel?" dizesinden alıyor (sanırım bu adamın dizelerini film adı yapmak gibi bir trend var, neyse).. Ve kimse kusura bakmasın ki, gerilimi güzel fakat içeriği boş bir film olarak da benim aklıma gümüş çivilerle çakılıyor..

Dahi filan değilim, kurgusu çetrefilli birçok filmde (Memento, The Prestige, Illusionist, The Usual Suspects vd.) benim de afalladığım, amiyane sıçtığım olmuştur; fakat bu kez değil.

Bazı sahnelerdeki şahane oyunculuklara rağmen -ki bütün itibariyle vasat- Butterfly on a Wheel oldukça sası, lezzetsiz bir film.. Fark edilebilir ve basit bir tema üzerine oturtulmuş. Temayı söylersem spoiler olacak, üstelik izlerseniz de türkçe dublaj tercih etmeyin. Tercüme edilmiş adına da bakmayın ki harcadığınız zamana üzülmeyin, bir işe yarasın.

Yahu sen al The Game'i, karakterlerine kadar taklit et, vay be?

Lymelife..

Performans olarak Julia Roberts'ın yeğeni Emma Roberts'ı ve 'ailecek oyuncu' Culkin'lerden Igby Goes Down çocuğu Kieran Culkin'i tuttuğum Lymelife, "çözülme"yi anlatıyor.. Sosyal ilişkilerdeki buzdağları, insanların birbirleri arasına koyduğu bariyerler, yok yere yaratılan duvarlar ve tercihler. Hazımsızlıklar, ilgisizlikler, mutsuzluklar gibi sadece olumsuz yanlarını göstermiyor yaşadığımız dünyanın, bilakis; bir şeyi yapabilmek için bazı şeyleri yıkmak zorunda kalabileceğimizi de söylüyor. Lymelife, çok ama çok sevdiğim bir film oldu. Tüm karakterler neredeyse kapı komşum, sıra arkadaşım, otobüste bana yer vermeyen adam gibiydi, öyle doğal, öyle gerçek ve öyle sıradan.

The Wrestler..

Benim için çok önemli bir filmdi The Wrestler.. Hayatımızı inandıklarımıza göre idame ettirdiğimizi, bazen kestirilebilir tüm sonuçlara rağmen, hatta dibi görmek pahasına da olsa kendimizden ödün veremediğimizi söylemişti. Filmler söylemez demeyin, söylerler. Yalancı olan sadece sürdürdüğümüz hayat.

Trick 'r Treat..

Abartılı Imdb puanına sahip bu korku-komedi arası 2008 yapımı filmimizde kural, filmin adından anlaşılacağı üzre "ya şekerini ya canını" vermektir.. Ne idüğü belirsiz uzaylı çocuk, kurtkadın'a dönüşen çıtırlar (ki biri Lauren Lee Smithse, kurban olam), sapıtık bir müdür, eskiden servis şoförlüğü yapmış aksi komşu Mr. Kreeg derken iyice karman çorman bir şey olmuş film. Yoksa orijinal kostümler ve gayet iyi işlenilebilecek bir konu var ortada. Diğer Halloween filmlerinden farklı zilyon tane korku öğesi yaratılmış, o kısım gayet güzeldi mesela.

Cumartesi, Ekim 10, 2009

"gidek, gidek de içek!"*

Hareketli, hafif sıkıntılı, zor sayılabilecek bir haftaydı. Şimdi gidip rakı içip atyarışlarını izleyeceğim ama öncesinde buraya bu haftayı güzelleştiren şarkılardan bırakacağım.

The Relict - Letters
Sean Lennon - Dead Meat
Sun Kil Moon - Duk Koo Kim
The Clientele - Six Foot Drop
Ugly Casanova - Smoke Like Ribbons
Dancing Hoods - Surfing All Over The World
Clikatat Ikatowi - Ramble on Candywrappers
In Gowan Ring - Dandelion Wine
Savoy Grand - I Have The Answers
Aesthesys - Dreams Are Only Real As Long As They Last

-Şerefe!-

*Muğla'k Düşünceler adamını özledim.

"ellerini el olarak tutmak istiyor ellerim"

günlerin sürprizlerinde, örneğin Kasım'da ıslak, gri cam buğuları beklerken güneşle karşılaştığında: bilemezsin. ben bir ânı düşlüyorum. bir taş merdiven. üzerinde iki kişi. çok uzaklar. bilmem ki o ânı düşlüyorum işte. kapakları dibi boylayan pet su şişelerinin denizin otopsisine girmesi gibi salak şeyler; bilmiyorum. çok eski şarkılar ve çok yeni insanlar ve hava muhalefeti ve vurularak düşürülen aşklar.. of saçma, bilemiyorum. bir şey çalıyor, gözlerimi kapatıyorum, merdivenlerdeyim ('Nası tak diye burdayım? Saniyede!'). sonra o'nu yaratıyorum. sonra onu dudaklarından öpüyorum. sonra sarhoş ve elele, sonra kitaplara, müzik cd'lerine, kalabalığa karışarak esrikçe.. günlerin sürprizlerinde, örneğin Ekim'de apansız bir sabah uyanışında.. geçici iteklemeler, ruhun direnç ölçümü, trafik. yaşam devam ediyor ve saçların çok güzel, diyorum-ayaklarına galoş takmış dinozorlar gibi giriyorsun kapıdan ve merdiven? yo yo! fakat? tutun! düşme?! antrede?.. Haziran'da kar yağar gibi sürekli ve hayranlık bilmemektendir diye sokuşturuyor bana bir lostracı: duyuyorum ve seni seviyorum -diyor muyum?

Cuma, Ekim 09, 2009

"kendimi en iyi dizemden aşağı da atacağım!"*

  • "hiçbir şeyin hiçbir şeyliği gibi bir şeydim" -Edip Cansever, Pesüs
  • "ben kaçmaya çabalıyorum hoşnut muyum" -Turgut Uyar, Kaçak Yaşama Yergisi
  • "işte sen gülüyorsun / ve beni daha geniş bir salona almış oluyorlar" -Ah Muhsin Ünlü
  • "neden bilmem ölümü artık dikey okuyorum" -İlhan Berk, Adlandırmak Ölümdür
  • "çünkü beni ne yanlış yazıldığım bu senaryodan siliyorlar" -Attila İlhan, Doktor Şandu'nun Esrarı
  • "yalnızca şiir kendini seyrediyor şimdi / artık burada oturmuyor bu şiiri yazan" -Murathan Mungan, Adres
  • "gövdeme bir insan yaslanıp uyusa / ben bunları hiç bilmesem; sadece ağaç olsam" -Erkan Oğur, Ağaç Olsam
  • "kendi en yükseğinden itilince herkes incinir" -Osman Konuk, Herkese Benden
  • "bugün ilk kez böyle / bugün birinci gün / sen gittin" -Kemal Durmaz, Pas
  • "plastik bir bebek yırtılınca kolları sen" -Enderemiroğlu
  • "karanlıkta kırık bir aynaya bakıyor biri / bıyığını buruyor kendisiyle" -Ulus Fatih Demirci, Gülenay IV
*küçük İskender, Şeyh Zenne

Tutunamayanlar #1

-Bu, bir alıntı sayılmamalı. Çünkü 'o', alıntılanacak bir kitap değil gibi sanki.-

"Kapamayı unuttuğu perdenin arasından giren güneşle uyandı. Başı ağrıyordu. "Yatarken aspirin almalıydım," diye söylendi. Sinekler vücuduna, beyaz çarşafa konuyordu. Çürüyorsun, oğlum Turgut: sinekler de kokunu aldı. Çürümek dedim de aklıma geldi: bugün iş peşinde koşmalıyım. Daire dediklerine göre, çevresinde dönüp duracaksın. Yumuşak bir dönüş: yavaş yavaş yıpratır insanı. Yataktan kalktı, temiz bir gömlek giydi. Gömleğin hafif serin ve ince teması hoşuna gitti. Küçük şeylerden memnun olmasını bilmelisin. Küçük sevinçler, büyük atılışlara yardım eder. Cenap Şehabettin olsaydı bu sözü kaçırmazdı: hemen bir yere yazardı. Bana yazık oluyor. Çorap da temiz olmalı; dünkü düğümün buruşturduğu kravat da değişmeli. Yaman iş kovalar Turgut Özben. Evlere gidilir. Çok konuşuyorum kendimle bugünlerde. Ne yapayım? Başkalarının sohbetinden hoşlanmaz oldum. Müşterileri de kaçırdım sonunda. Hepsi Olric yüzünden. Olric mi? Kafamı durdurmalıyım bir süre. Basit şeylerle oyalamalıyım onu. Matematikle dinlendirmeliyim. Efendim? Siz Poincaré misiniz? Hayır benekli dikdörtgenim. Kendi kendine komiklik yapma: birikimlerini tüketiyorsun. ben bir noktaysam... odanın ortasında durdu. Şu anda odanın köşegenlerinin kesim noktasında bulunuyorum. Bütün köşelere sesleniyorum: içinizden birinde kalmış bir tutunamayan var mı? Matematik de seni kurtarmaz: daireye! Ceketsiz olmaz: insanı vatandaşla karıştırırlar sonra. Aslında üçe ayrılır: halk vatandaş, bir de benim gibi olanlarla başlayıp... çantasını kaptı, hızla kapıya yürüdü."

Perşembe, Ekim 08, 2009

Chaos..

2005 yapımı, temposu Inside Man - Crank arası olan bu suç filmi, ismi üzerinde 1 dk düşünüldüğünde o 'etkileyici finali'nden ortada eser kalmayan bir kovalamaca. Jason Statham ne oynasa izlerim, yoksa bu filmi The Usual Suspects ile filan kıyaslamaya kalkanlara gülünür.

Heyecanlı toy dedektif rolündeki Ryan Philippe dışında filmde çok iyi performans izlemedim sanırım (Jason aga hariç). Hele Wesley Snipes'a hiç yakışmıyor böyle şeyler.

Hadi finalde düz adam olayım: Kaos Teorisi'ni izlerken 5 dk düşününce sonuca ulaşabiliyorsun; bunun için milyon $'ları ve o kadar zamanı heba etmeye ne gerek vardı be Tony Giglio ağabey?