Perşembe, Nisan 30, 2009

"21 aralık / 21 haziran"

küçük iskender, 'dünyanın en uzun gecesi 21 aralık değil, beni terk ettiğin gecedir' diyor "bir nedeni yok yalnızca öptüm"de. işin ona göre olan kısmını, 'bana göre' olan kısmına çevirince gördüğüm: halısaha maçı yapılan pis bir gecenin öncesinde ağırlaşan batak masası; onküsur saatlik bir otobüs yolculuğu; denize atılan bir adam. evet: ölüm; ağlamak; sarhoş olmak. hepsini çok çok hissetmek. çok çok yaşamak. olsun. (fakat ölümü yaşamak, bir de çok, yahu ne diyorsun?)

"matrak bir tanrıyla salaş bir kulun şakalaşması gibi siktiriboktan ayrılıklar" diye devam ediyor yine iskender. ben tanrı ve kul olmadığım için 'bana göre'sini bilmiyorum o işin. çünkü ben bir kalan'ım. uzatmalı ayrılıklardan, keşmekeş hüzünlerden ve şiirlerden ve sözlerden ve hırgürlerden: kalan. ardakalan, arta kalan..

ve fakat şikayetçi değilim durumumdan. en uzun gece bitti, en uzun günü de atlattık mı gerisi kolay. bir standart yakaladık mı nefes almak adına, berisi de kolay. üzülmüyorum o sebep. üzüntüye şahit olmaktan başkası çekmiyor içimi filistin askısına: şarkılarda çok fazla insanı öldürebildiğimi anlıyorum.

şş, üzülmesene.

"sen bana bakma"

yön diyorsun, yönelmek geliyor bana. düşünüyorum doğu nedir, doğu neyi tanımlar bende diye de, mutsuzluktan başkası gelmiyor aklıma. sefalet doğu; açlık.. mutsuzluk, ezilmişlik, kullanılmışlık. gözlerimi batı'ya çevirme nedenim doğu; doğu insan çünkü, batı makine, şan, şöhret, teknoloji, para. güney dendiğinde gölgeli, çiçek kokulu dar sokaklar ve eksilmişlik çarpıyor suratıma, kuzey'in rüzgârı fena. biliyorum.

bazen hangi yönden bakarsan aynı, yönsüzlük gibi. ama onda da yönelmek, süzmek, anlamak geliyor bana. durup takılıyor gözümdeki ağ'a, 'korneama hakaret manzaralar'ı geçiyor, geçiyor, geçiyorum ve geliyorum bakakaldığım ân'a. bazı yönler güzel çünkü. sıyrılışın yönü güzel; pür-i pak'ın.

bana iyi gelen yönleri seviyorum. ama sen bana bakma.

Çarşamba, Nisan 29, 2009

"kıyma makinesine benzeyen şu dünya"

"O gün akşama dek kaldı Sulhi. Hep aynı düşünce aklının bir yerini küçük küçük ısırıyordu: Nesteren onu nasıl görüyordu? Nesteren'in gözünde nasıl biriydi? Sıska bir şair bozuntusu? Ağzının kenarında misafirliğe gitmeden önce atıştırdığı pastanın çikolata izi kalmış bir özgüven eksikliği abidesi? (Merhaba ben Eksik Özgüven.) Zararsız bir dört göz? Büyük sözler yumurtlayan eğri bacaklı toy bir delikanlı? İsteklerini (Nesteren'in ellerini ve dizlerini okşamak, saçlarını öpmek) dizginlemekte başarılı bir deri bir kemik kalmış bir sapık? Neydi o, neydi?"

Son zamanlarda okuduğum en güzel kitap diyebilirim. Barış Bıçakçı'nın Herkes Herkesle Dostmuş Gibi'sini okuduktan sonra arayı açmıştım ama büyük hata etmişim. Bu kitabı yazan ellerinden öpmek istiyorum. (Haavi'nin kitapla ilgili yazısını da şuradan okuyabilirsiniz.)

"milano moda haftası gibi kadın"

yağmur yağmasa da her ân şemsiyeli gibi.. topukluları çıkarıp babet giyiyor ve 3,5 tl'lik hokkaido baskılı tişörtüyle arz-ı endam ediyor. ve fakat az buçuk moda haftası gibi kadın. "paris mi milano mu" ikileminden belediye otobüsü ile ayrılırken elinde bir kitap. uçuk makyaj; pastel tonlarda. güneş yarıya inerken dil dönüyor damağında.

aslında iyi biri. zeytinyağlı saçlı adamları seviyor. bu adamlardan biri, ömründe ilk kez bara gelmiş olsa gerek, telefonda karşıdaki sese "bardayım mehehe" diye inliyor. o adamın saçlarını seviyor işte. o adamın saçlarını severken bira içmiyor. kilo almamak için aysti de aysti.

şarkılardan ve kitaplardan rahatsız olmuyor 'hiçbizaman'. dedim ya aslında iyi biri ve dil dönüyor damağında.

Pazar, Nisan 26, 2009

Mystery Train..

Bir film bu kadar uzak dururken nasıl bu kadar yakın hissedilir, anlamıyorum. "Elvis vs. Carl Parkis" mi yoksa Steve Buscemi mi yoksa zippo numarası mı daha komiktir, bilemedim.
Ek; bu yazılırken HayalMeyal'den bir yorum geldi. Tamamdır.

Permanent Vacation..

Jim Jarmusch ve John Lurie'den bir ilk film buluşması: Jarmusch için çekilen, Lurie içinse oynanan ve müzikleri bestelenen. Filmde Allie'nin dansı ve avareliğinin hüznü dışında çok fazla şey yok; Maldoror'un Şarkıları'nı okuması ve "artık bu kitaptan gına geldi" demesi ise elbette güzel bir sürpriz. Kötü ses kaydı yüzünden de belki uzak düşmüşümdür, emin değilim. Ancak karamsar olduğunu biliyorum.

Down by Law..

Jockey Full of Bourbon ile açılan bir film, nasıl sevilmez?..

İzlediğim ilk Jarmusch filmiydi, Tom Waits için "Homer Simpson'ı seslendiren adam" demiştim, Haavi yarılmıştı.. eheh, hafızamı seviyorum.
İki sessiz ve gayet artiz adamın yanına Roberto Benigni'yi koyarsanız, illâ ki bir şeyler olur.

Çok seviyorum bu filmi.

-çizik roman-

'Bir gün' buluşuruz--çok iyi-- öyle iyi ki, merdivenleri çıkarken çaktırmadan öperim. benim argonot, benim maymun iştah ayran gönül hâllerim değil; öperim öyle. dudaklarından kayan yıldızlar, bastığım muz kabukları... derken tasvirleri bırakıp kafamızı kaldırdığımızda yalnızdık. içenler, içemeyenler arasında. yeryüzü ile gökyüzü arasında: yüzler arasında yüzsüz bir yalnızlıktı hepsi o. terk edilmiş bir adam soğukluğunu gösteriyordu dereceler.

'Bir gün' dü, hani nasıl--silinti-- yok olmuyor hislenemiyorum. birbirine kavuşturulmuş kolların siyah hırkaları, birbirine küstürülmüş kolların kayalıkları anımsattığı günler gelmiyor aklıma. o güzeldi. kendimi bulmalıyım: en çok hatıraları ezdik: aklıma en çok öpüşlerin geliyor.

Gerisi döküntü günler: yaa, koşardın hani. gecikmemek için benden başka yerlere.. öyle koşardın.

Ola ki beslemekte 'bir gün'ü hepsi. ilgi çekemeden biten bir roman gibi.

Cumartesi, Nisan 25, 2009

Eraserhead..

Evet, üzerine konuşulamayacak filmlerden biri. Lynch'in kişiseli, illegal yollardan çocuk sahibi olduğunda hissettiklerinin, 'ağır sapık' sunumu; kendince.
Bukowski'nin en sevdiği film. Kubrick'in Top 5'inde bir film. Regl olan kızarmış tavukların, bebek ağlamalarından rahatsızlık duyanların filmi. Çok iyi ve çok zor bir film.

Cuma, Nisan 24, 2009

"bach dinliyor benim karanfilim"

sustum onu gördüm öyle. baktım, bach dinliyor orada. bach, ırmak demek ya almanca, ondan değil diyor, kendimce, bence. ve ılıtılmamış bir tebessüm ağzının kenarında. sanki kendine yaprak düşmemiş bir yol arıyor. sanki, diyor, demiyor ya da. esasında bilmiyor: medite ağaçların arasından sızıyor gün. kendinizi uzamış hissettiğiniz günlere benziyor, diyor. veyahut da demez, e tabi susuyorum onu orada öyle görünce. evine gidiyor.

bi "hayat var"dı ne oldu ona?

Boş bir sinema salonunda, antraktsız, 120 dk tek başıma ve karanlıkta izledim Hayat Var'ı. Reha Erdem, Beş Vakit'te pek sevmiş olacak ki, bu kez başrolü vermiş Elit İşcan'a. Ergen cinselliğini, şunu bunu geçiyorum, tamam benim de pek beklediğim gibi değildi bu film ama fark ettiğim şu oldu:

Reha Erdem'in tüm filmlerindeki ortak özellik, filmlerindeki tüm karelerin, fotoğrafları andırması. Dalıp gidiyorsun, aklına kazınırken şaşırtıyor. Üstelik bunu bazen, ona yakıştıramasan bile..

Çarşamba, Nisan 22, 2009

"süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi"

"bir tabak buzlu çileği şiire yerleştiriyorum". çünkü bugün akyaka'da, balık ekmeğin ve suyun ve kumun ve şeyler'in bana senden uzak temasında, ayaklarımdan çekiyordu alkol. bach çalıyor mesire yerleri. çay bardaklarına zıpkınlar, kayıklar, azmak; bir şeyler bir şeyler işte.. yansıyor. ben çay içmiyorum biliyorsun kusturuyor. bilmiyorsun düşünmek, tedricen öldürmek kendini; bilmiyorsun.

seni düşündükçe, maviliklere inen yokuşlarda seni düşündükçe, mavilikleri bırakıp topraklara ve taşlara çıkan yokuşlarda seni düşündükçe, insanlar adalardan bahsedince, bisikletler ve dondurmalar, sonra mesela tavla oynayınca birisiyle: görmüyorsun. görmemek alıştırıyor seni, saç aralarına kuruyacak mavi çiçekler yerleştiriyorum. kurur benim çiçeklerim, benim dokunmalarım geçer, avuçlarımdaki kemikleri kırarım ben, benim sıcaklığım geçer.

geçer bilmiyorsun. "noksanlardan oluşan bir üzünçlük sende". kolay olmak, feda edilebilmek, uzanan elin boşlukta hiçi yakalaması, sonra en kalabalıkta en tenha olan o gitmek. taksiciler seni soruyor bana. yollar otogarlara götürüyor.. tekerleri kırık valizimi taşırken vücudum, ter kokuyor. terk kokuyor şehir. gitmişsin. samanyolunu aşağı çekmişler, sen yıldızları dürüp kaldırmışsın. beni tabak gibi bir şehirde yalnız bırakmışsın. bilen bilir: hayatım ağrıyor.

cüzdanımda bir yüzük. bir küçüklük fotoğrafı. adavapurlarından atılan simitler, can kurtarmıyor anla. hâlâ saygıyla ağlıyorum. çünkü ben, "camların buğusundan yapılmış adam", yettiremedim. italyan restaurantlarında, beş kilo gözyaşıydı içtiğimiz kahve. yüzünü yıkayıp susmuştun. yağmur çisildiyordu ve koşuyorduk. gittin ve bakakaldım. benden ateş isteyen çocuğa baktım. bir otel karşısında, tek kişilik bir otel gibi kaldım. sabit, kırgın, matemli. çünkü bugun akyaka'da, ayaklarının değdiği kumsalda, şimdi neredesin diye bakıyorum. hani çok yağıyordu amansızdı. hani çaydı masaydı dökülmüştü. gideceğim, demiştin; fark ettirmeden susup, aldırış etmez gibi düşünmüştüm. yeryüzü ayaklarımın altından kayıyordu. evet kumsalda, kumdan bir salda..

tam karşımdayken sen oysa, seni çok özlüyordum. hangi kurgu, hangi dönence, hangi bırakmak, hangi zaman? gözümü açtım: "gitme!" dedim sana. "üzülme! gitme! gideceğim.."
mevsimi kırdım. saçlarımı karıştırdım, elma kabuğunda kalan elma parçaları gibi, 70lik bardakların ve müziğin berisinde, öylece kalakaldım. türk sanat mûsikisi okuyan çok sarhoş ve ağlayan adamın gece iniltileri.. sonra çaldığım bira altlıkları, sahaflar. uyurken seni şeytan dürtmesi ve irkilmen. saatimin kayışı koptu çok gözlü kız, şimdi çok mutsuzum. olmaz yerlerden kalıntıların fırlıyor, üstelik bir de beni, üstelik beni bir de, bırakmakla suçluyorsun. 15 saniyede tüylerim dikiliyor. saçlarım kırlaşıyor. küllüklere adını yazıyorum parmağımla. şu siğilli olanla. hani ilacı vardı da kullanmıyordum: bazı şarkıları asla dinleyemiyorum.

bacakların gitmiş pijaman kalmış, kolların gitmiş tişört.. gitmişsin bana saçmasapan bir L koltuk kalmış;oturamıyorum. havaalanlarına giremiyorum. bak sahlebime kar düşmüyor, üstelik mevsimi de kırmışım "güneşsiz kuşsuz bir kayın ormanını buluncaya kadar".

cümleler ve ben, italik. rüyânı yazdığın kâğıt parçası. uçuk kremi. yolda yürürken çakıltaşına 5 kere vurabiliyor musun sen? karoların çizgilerine basmıyor musun? esrarlı iskâmbil kâğıtlarından, portakal kız çıkıyor mu senin destende? beni hatırlıyor musun?

mpu. mahsun kırmızıgül. beyti mesela. sebzeli pilav. kastengidilmemiş bir brazzaville konseri. yağmuru eksik olmayan bir alkol gecesinde, alman bir turiste satılmış iki adet nouvelle vague konser bileti. simitler ve simitçiler. tramvay ve durak: ben seni çok özledim.

tüm ace'ler bana. hayatın backhand'i iyi, fileye gitme fırsatı dahi tanımıyor anla. baktığın suda azalıyorum. "böyle yapma ama!" diyorsun, "zorlaştırma!" diyorsun.. gözlerin, ünlem. demiştim ya ellerin de bir kadeh gül. "konuşamıyorum insanlar var" diyorsun, "gitmeliyim sınavlar var" diyorsun. ve ben her seferinde gidiyorum. "git!" diyorum sana, o kadıköy dolmuşuna binecekken, "git," - "arkana da bakma!"

halimden gece anlıyor: bazı filmleri asla izleyemiyorum. bagaj. galata. beşiktaş'ta trafik, beyoğlu'nda angarya. hiç anlamamış olmana içiyorum, bütün karanlıklar beni alkışlıyor. gidilemeyen oyuncak müzesi, görülemeyen atlar alkışlıyor. alkışlıyor beni "yatak yahu!". bulunamayan poster, nohutlu pilav ve midye alkışlıyor. ilaç kutusu, makyaj malzemesi, yap-boz parçası, bere, ayraç, sweat-shirt, no-rv-e-lo, sorumsuzluklarım alkışlıyor. ben de seni alkışlıyorum git. sana bıraktığım seni arttır mutlu git. paranoyalarımı, anlamazlıklarımı, çok içmelerimi az susmalarımı, minibüslerde bağırıp yorgan altlarında ağlamalarımı unutarak; pasta süsü ile kaplanmış dondurma külâhını alarak, rüzgârlarla savrulan saçlarımı, a ay'ı, wereyda'lığımı unutarak kal. kal gitme.

bacardi'ye bakamıyorum. marx, baudrillard ve sanat tarihi, acı veriyor. oktarindin; gördüm. "geçtin penceremin önünden". nuri alço dendiğinde aklım acıyor. ve hâlâ hıçkıramadan ağlıyorum.

kal. 'aslında iyi biriyim'.

kal.

özlüyorum.

Salı, Nisan 21, 2009

"ben roman okuyunca üzülüyorum"*

ben de şarkıları duyunca: çünkü bana bir kurgu lazım. paltosunun yakalarını kaldırmış, mütebessim bir adam olmalı. chopin dinleyenlerin bildikleri, 'zal' denen o haz halindeymişcesine mağrur, kapalı kutu, esrarengiz bir adam. pastel ufka bir çift okkalı küfür gibi bakan sisli gözbebeklerine değmeli rüzgâr. adam samyeli saçlı, orman gözlü, elleri mülteci bir kadına aşık. daha kadın ortalarda yok. serim-düğüm-çözüm; giriş-gelişme ve sonuç yok daha ortada. hayata eklenmiş birkaç abur cubur ayrıntı gayrısı. he, yani gelişme için, girişimde bulunulması gerektiğine dair bir zorlama, iki kaide, üç mutabakat yok. ve fakat uzaklara bakmalı adam, gözlerinden uzaklar akmalı. susuk mutsuzluğunu kayalıklara izmarit diye basmalı. çokkalınkitapları çokkısazamanlarda okumalı adam. bir adı olmalı. adı, bir efsane olmalı. anılmamalı. bana bir kurgu lazım ya, hah işte, bir de kadın, kadın lazım bir de. sonra kadından hiç bahsetmeyerek, kadını adamda anlatacak bir kalem, bilmem ki belki bir yönetmen, bir küratör, bir ayakkabı tamircisi belki.. diyorum ya, benim kurgumda kadının yeri olmamalı. adam var, sadece adam, adı konmamış topraklarda, g minör tundralarda, öylesine bir adam. üşümeli ki acımalısınız. sonra orada, başladığı dönencede bitmeli bu 'kurgu' hâlinde büyü. şaşırmalı, gülmemeli, anlamamalısınız. neden mi? ortada anlaşılacak bir şey yok. adam vardı, bir kadın yoktu, o kadar. hepi topu bir şarkının anımsattıkları. hüzün arbitrajında bir salaş bar ambiyansı kovalıyorum çünkü. her şiirde, otopsimde benden çalınan organı arıyorum. tırnaklarıma gasilhaneler, cam artıkları yuvalanmış da, heh, işte ben.. tepük yemişim ya hayattan çok, her filmde bir ispinoz arıyor gözlerim. sapanımın lastiği kopmuş ya, sütlü kahvelere iliştiriyormuşum ya bir filtreli uzun sigara, hani ondan.. yaa, ben de şarkıları duyunca: çünkü bana bir kurgu lazım. anahtarlığımın kenarıyla saman alevi kalp kırpıntılarımı çizip gaz döküp yakmalıyım inançlarımı. ufalamalıyım değerlerimi devrik cümlelerin öyle sıradan, öyle zorlama bad triplerinde. şişmiş bademciğimi atıp bir votka şişesine, bileklerindeki kesiklere gül uzatan haylazlıklar yaşamalıyım -yaşamak, zoruma gidiyor ve zoruma geliyor. ve hey, salıncaklar, bisikletler, ilk hedefiniz çocukluğumdur, ileri! gördün mü demiştim. bana bir kurgu lazım. gençliğimden çocukluğuma, oradan sunaklara, manolyalara, kısa şortlarıma değinecek bir kurgu. yirmi şarkı ile okunsun istediğim bu saçma, bu sabah ayazı kurgu.. ben de roman okuyunca üzülüyorum ve yaramazov kardeşleri yazacak kadar da yaşamadım henüz. allahsızlığıma güldüreceğim, yahu yemin etmiyorum sevindireceğim. ah.. ah... ben de roman okuyunca üzülüyorum ve sabaha daha sekizyüz saat oluyor. sonra, üzülmüyorum. çünkü bana bir kurgu lazımdı. eşlenik bitti. gün, kısıntısız güzel, demiş adam. güzel. valla.

*serdümen kuzu

Cumartesi, Nisan 18, 2009

"raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına"

zordayken, ahmet kaya nükseder. tedavülden kalkan acıyı, oturup akşam kokan bir gündüzün bira molasında duyumsayınca, hortlar, zortlar, hırtlar o 'eski'. öyle bir küsüp gidişin vardı ki diyen o adam, o ses.. azalan, arpejle notayla daralan o nefes..

bazen, kendime yetemiyorum.

şınav dediğim sınavlar bitti. fakat ne başlar, ne biter; bilemedim. nerede başlar bitiş, öğrenemedim.

sana/bana seni/beni bana/sana unutturacak kuyumlar, cevherler, 'yalnızlıklı pişmanlıklar' bırakıp alıyorum bir yudum daha.

ve kırılıyor bağa, kırılıyor dumandaki ben. çünkü yolcusuz trenlere çikolata yediriyorum, çünküçünkü.. neyse.

Cumartesi, Nisan 11, 2009

leb wohl..

görüşürüz.

The Market - A Tale of Trade..

Tayanç Ayaydın, Genco Erkal.. Sonradan açılan, "Her Akşam Sarhoş" ile resmen coşturan bir film. "Her akşam votka rakı ve şarap" diye diye İstiklâl'i adımladım, oy, süperdi.. Rojin "uyu, uyu" derken az daha uyutuyordu sinema salonunda. Haavi ile bir hata yapıp tenis oynamışız, vücudumda ağrımayan kas ve kemik kalmamış, vallaha uyuyordum.

Genco üstad 15 yıl aradan sonra ilk kez belirmiş beyazperdede.. Muğla'ya gitmeden hazır, iyi geldi bu film. İzleyin izletin der ve eklerim: Fecri Ebcioğlu'nun ya da Dario Moreno'nun sesiyle, zom olup, elimde rakı kadehi, Mihram gibi dans etmek istiyorum.

Cuma, Nisan 10, 2009

I'll Be Here..

Kitlendim buna. Sabahtan beri çalıyor. Sabahtan beri "If I.." diye başlayan cümleler.. Çok güzel.

Şam..

Şam

Yeşil halıda yıldızlar kervanı

İki meme: Köz ve portakal.



Şam

Yatağında, sevdalı gövde,

yay gibi

ve yeni doğmuş bir ay.

Aç zamanın şişesini

su adına.


Dön her gün

gece yörüngende

Düş, kurban kimliğinle

kösnül yanardağına.


Odamın çevresinde uyuyor ağaçlar.

Elmadır yüzüm ve aşkım

bir yastık, bir ada.


Neden gelmiyorsun

Şam

Ey yatak

Ey meyvesi gecenin.

beş vakte beş şarkı..

uzatmadan, burada.

"sonra hiç konuşmasam, sonra hiç konuşmasam"

bilmiyorum.

şiir sevmeyenleri anlamam. şiiri sevip, edip cansever'i sevmeyenleri daha bir anlamam. edip cansever'i sevip, şiirini sevmeyenle henüz tanışmadım. bense; şiirini sevip edip cansever'i tanıyamamanın acısındayım. bazen düşünüyorum, sen yazmayı bırak, sadece onu oku, diyorum kendime. bak denizle balık tutan o, 'do re mi gül' diyen, kayalardan dondurmalar sorduran, trenlere çikolata yediren; kaç dize, imge kaldı ki.. edip'i okudukça, şiirini yediriyorum trenlerime tıpkı çikolata misali. zamanın minesini soldurdun be edip, armenak'tın, hilmi'ydin, yakup'tun. sanki bir meyhanede sızdın, hani ölmedin, yazıyorsun yine, ayılacaksın ve sanki o ân kırılacak kalemin. kırılacak dizeler, şişeler, kadehler.. umuyorum.

1960'lardaydık. Sanki karaciğer sözcüğü sözlüklerde yoktu. İçkiler dostça sokulurdu bize.

yanisi, bilmiyorum.

Çarşamba, Nisan 08, 2009

Persona..

"-Benim hep çok iyi bir dinleyici olduğumu söylerler, ne garip burada hep ben konuşuyorum."

Jung referanslı psikoanalitik tanımı itibariyle, yaratılan imaj ve daha doğrusu sosyal görüntünün, şişme yaparak kişinin kendisini aldatabileceği bir raddeye ilerlemesi ve kişinin bir anlamda rolüne kendisini kaptırması olarak ifade edilebilir olsa da; 1966 yılından gelen bu çarpıcı Bergman yapıtı, çok daha derin bir sinematografik anlatı ve sunum zenginliği içeriyor. Hemşire Alma ile aktrist Elisabeth üzerinden çözülüme uğrayan ve iç-içe geçen kişiliklere, algı sarsıcı dahiyane bir kerteriz tutuluyor.

"-Ama gerçek inatçıdır."

Cam kırılır; kişiliğin bir yanı acır. Yüzlerle beraber benlikler, yaşamlar birleşir. Varlığı kanıtlamak için bile tasarımlara, taklitlere, zorlamalara gerek duyulur ve bazı varlıklar yalnızlıklarda, sessizliklerde, ıssızlıklarda ortaya çıkar. Birleşme ve ayrılma arasında yaşanan tüm ruhsal debdebeler, belki de varlığın kendisini kandırmak için taktığı, bir başka 'maske'nin gürültüleridir.

Ve öyle sanıyorum ki gerçeğin ortaya çıkması için, çıkarılması gereken en az iki maske vardır.

Salı, Nisan 07, 2009

"en fazla kusarım; elektrikler gider"*

haber alamam; feda edilirim: ada vapurunda çirkin bir çocuk ağlar.
hem bakarsın özlerim. böyle çok. "somebody put me back in school, I forget everything" der bir şarkı, olur olmaz susarım. ve haber alamam ve susturulurum. vagonsuz trenlere binerim de konuşmam artık. hem pencereleri açmıyorum. çok güzeldin. atlara bakacakken kuşlara baktık--bu bir 'saklanış' ritmi, bir susuşmak: en acı işteş fiil.

"do you want it?" "do you want me?"

circumstantial (yaa) do the twist.

peki.

*polente

Pazartesi, Nisan 06, 2009

Alexa Davalos..

göz, bir mayındır.

Defiance..

Yahudi lobisinin zoruyla çekilen İkinci Dünya Savaşı konulu filmlerden ve Hollywood'da ünlenmek için bu filmleri bir fırsat bilen oyuncu ve yönetmen güruhundan neden tiksindiğimi anlamam için önüme onlarca neden sunabilecek bir film. Bielski Kardeşler'in önderliğinde bir grup yahudi ormanda yaşam mücadelesi veriyor, 1200 kişi oluncaya kadar direniyorlar ve yırtıyorlar filan. Kızıl Ordu mücadele etsin, bunlar da ormanda kurt, kuzu vurarak yaşasın, arada da birkaç Nazi indirsinler, filan. Daniel Craig'e yakıştıramadım fakat oyunculuğu iyi. Scream serisinden hatırladığım Liev Schreiber'ı ise daha çok tuttum; tam Spielberg'in aradığı 'intikam arzusuyla yanan Jewish' olmuş yani. Of berbat film. Konu sığ ve zorlama, bir iki hareket, o kadar. Soundtrack fena olmasa Imdb Pointer'ları gibi 2,5 filan verirdim.

Mia Wasikowska isminde 1990 doğumlu, geleceğin Nicole Kidman'ı olarak görülen cici bir kız oynuyor. Tam böyle duru, zorluklara göğüs gerebilecek matlıkta bir yüze sahip. Alexa Davalos da tıpkı onun gibi, liderimiz Tuvia Bielski'ye bu zor yaşamında yardımcı olan kadın. Ezilen günahsız yahudilerin melek yüzlüsü.

Neden bu denli sinirlendiğimi açıklayabilirim aslında.
Ne The Pianist, ne The Schindler's List, ne La Vita E Bella, ne Idi i smotri -ki taparım-; Defiance tırnağı olamaz bu saydıklarımın. Brave Heart'dan arak birkaç at üstü sahnesi var ki Bond abimizin, berbat. "Yahudiler anca ticaret yapar" stereotipini yıkmak için kaç tane replik, kaç tane kare o öyle? Anlatımındaki sasılığı, sığlığı, tıknefesliği ile, izlediğime pişman olduğum tarafgir bir roman uyarlaması, o kadar.

Pazar, Nisan 05, 2009

Büyükada..

kızarmış elmacıkkemiklerimin öncesi- 'a ay' koktuğum gölgelikli dar sokakları bayırlara, karahindibalara bağlayan sonbahar havuzları tenha villaların; ormanda tanrı çığlığı. kulun nallarında ezilir ya bir sentimental tarihi tavlada zar tutmayanın: şimdi oturmuşuz, bir sen yoksun, ıtrî imanlı'dan saz semai in a major. "sana özleyişlerim kalır". çöp bidonundan fırlayan munis bir kedinin yanına park ediyoruz. toprak ve tandem rengi bak, şinanaylar ve aşiyanları seviyoruz. sen, dediğin ben, gün olur giderim. gider insan. annemsedim varlığının kiremit rengi ideal pansiyonlara bakan yanlarını-avcundaki kemik üşümüş. martılar simit diyetinde. bir kadeh gül ellerin. köpüğünde külah, dondurmanda denizanası. bana benden bir ben daha veremezler.

Cuma, Nisan 03, 2009

"bir sabuntozu markasında köpürerek"


GENÇ ADAM
Seni seviyorum, her şey çok güzel.
GENÇ KIZ (titreyen bir sesle)
Beni seviyorsun, her şey çok güzel.
GENÇ ADAM (daha alçak bir sesle)
Seni seviyorum, her şey çok güzel.
GENÇ KIZ (erkeğinden daha alçak bir sesle)
Beni seviyorsun, her şey çok güzel.
GENÇ ADAM (ansızın kızdan uzaklaşır)
Seni seviyorum.

(Sessizlik.)

Yanıma gel.
GENÇ KIZ (oyun oynar gibi, erkeğin yanına gelir)
Geldim.
GENÇ ADAM (coşkulu, tiz bir sesle)
Seni seviyorum, görkemliyim, ışık içindeyim, eksiksizim, arınmışım.
GENÇ KIZ (aynı tiz sesle)
Seviyoruz birbirimizi.

Antonin Artaud, Öldüren Kan'dan