Pazar, Mart 01, 2009

"dudakların, oubliette"










[4]
Biliyorum bilmiyormuş gibi ne zaman
Sen ben değilsen
İşte tam o zaman
Yakamozlar bildiriyorlar bana bilmiyormuş gibi
Ben sadece senim
Ne zaman ben sen değilsem

İşte o zaman

Yakamozlara ben bildiriyorum hiç bilmeden
Sen epeyce bensin

Nami Başer, Evsizlik Defterleri, Yakamozlar

kollarının kollarımda izinin kalması rengi: "İki portakal hiçbir zaman aynı değildir Jan Olav. Hattâ iki ot bile tamamen aynı değildir. O yüzden şimdi buradasın". samandan ayraçlarına dokunuyorum kitaplarında bulduğum. saçlarım uzuyor. gene mi duygusal hematom, yine mi hüzün sepsis'i, hâlâ mı mutsuzluk kantat'ı, diye inliyor volvoxlar. çekingen fotoğraflarında ahh bir jean seberg ve gırtlağımdan siroz akıtan bu gitmek.. gideceğim yerlerden döneceğim ben. gittiğim yerlerde biraz dönmek var çünkü. dönmek, gitmenin içinde gizli bir eylem. çünkü ben otogarlarda gitmelerin taş soğukluğunda bir evren yıkıyorum. cebime bıraktığın quadrifoglio, umudun geçici kıyımında avuçlarıma yapışıyor. kelimelerimi çarmıha geren uykusundasın gecenin, mola yerlerinden sana üşümüşlük topluyorum. biliyor musun parmaklarımın bazılarında siğil benzeri kitleler var. klavyem verem, internetten de sars kaptım. şimdi gel de buna uygun bir ilaç,
söyle.

marmaris'te rüzgâr, kahverengi şapkamın siperliğinde kar, susurluk'tan izmir'e yollanan otobüsün camlarında ölü damlalar: şehri dört tekerleğin zoruyla terk ediyor olmanın insanı çeyrek koyan bir sürati var. bak daha gitmemişken, gidemiyorum. gittiğimde nasıl gidememiş olacağım bir düşünsene.. ya da boşver, bunları çabucak.. evet evet;
öyle.

1.70den biraz fazla boyum. tıknazlığım bir hamlık meselesi. futbolla ben barışsam, sol kolum barışamıyor. aptallaşıyorum. mevsim salata gibi ediyor beni 860 kilometre, hangi meyvemden istersen alabiliyorsun. şehirleri dörtten fazla yabancıyla terk etmenin, insanı bir milim koyan bir gürültüsü var. bak daha otobüse binmemişken, otobüsten iniyorum. host'a küfrediyorum, şoföre tükürüyorum, yanımdaki yolcunun selamına siktir çekiyorum. sinemelarıma yağmur yağıyor. tiyatrolarımın perdeleri yırtık. operalarımda mezbaha kokusu. yanımda: biraz kırmızı kandil yağı, biraz savaş boyası, biraz da uçuk kremi.. kilisesini cami yeşiline boyayan bir haham gibiyim gitmeye yakın: genlerimde çeşitli hata sinyalleri. gece bir köşetaşı hüznün kovalamacasında; unutmaksa bir katharsis, şarkının ve alkolün kıyısında. kâsede birkaç fıstık, birkaç leblebi ve birkaç "vallahi bak!". uzan, çirkin olmayan ellerinle uzan ve sen de gör. çünkü,
böyle.

şimdi içimde burkuk bir tanrı prototipi ile giderken,
elbette ben de döneceğim,
elbette benim de var okunacak birkaç mısram.
sadece erken.

Hiç yorum yok: