Salı, Mart 31, 2009

"birkelebekkonduğuyerdebirmayınolduğunuanlar"

çok güzel şarkılar çalıyor. çok güzel şarkılar çalmalı. çok güzel şarkılar çalsın. çok. güzel. şarkı.

Lonesome Jim..

Steve Buscemi'yi severim. Hatta bir filmde onu görmek, beni heyecanladırır, bana değişik ama muhakkak ki değişik şeylerin olacağını söyler. Bu kez Buscemi, kameranın arkasındaydı; Liv Tyler ve Casey Affleck'e bırakmıştı ön tarafı ve yine yapacağını yapıp, şaşırtmıştı.

Lonesome Jim, kronik depresif bir adam olan Jim'in hayata tutunmak için onca çabasızlığı içerisinde Anika'yı bulmasını anlatıyor. Bir ışık, bir yol arayışına eşlik eden güzel müzikler.. "Sen daldaki birkaç iyi şeftaliden birisin anne" repliği ile durduk yere gözümden yaş düşürmüş ağır depresyon filmi.

"Tüm sezondaki en iyi maçınızı çıkardınız" repliği de bir önceki gibiydi; gülmek-ağlamak arası dilemma.. Peki ya Hemingway'e tebessüm ekleme kısmı, o vuruculuk, o farkında olma?..

Tim karakterine mi, anneye mi, babaya mı daha çok acıdım; bilemedim. Jim'e mi? Asla.

Pazartesi, Mart 30, 2009

Nefret ediyorum.

İstanbul'dan utanıyorum. Arkadaşlarımdan, tanıdıklarımdan, komşularımdan, akrabalarımdan nefret ediyorum. Resmen midem bulanıyor onları görünce. Aç kalmaya, güdülmeye, yolunmaya doymayan Türkiye'den de, onun İç Anadolu'sundan da, demokrasisinden de, halkından da, iradesinden de tiksiniyorum.

The Station Agent..

Hayatın yanlışlıklar sonucu bir araya getirdiği birbirinden çok farklı 3 insanın, kendi kabuklarını kırarak yalnızlığı dostluk ile takas etmelerini anlatan 2003 yapımı Thomas McCarthy yönetmenliğindeki bağımsız filmin ilginç bir oyuncusu kadrosu var:
The Green Mile'dan anımsadığım Patricia Clarkson, bu filmle Oscar'a aday olmuş. The American Pie'dayken sinir olduğum cüce oyuncu Peter Dinklage oyunculuğu ve özellikle dokunaklı ses tonu ile kendisine hayran bıraktı beni. Michelle Williams basit bir rolde. Aslında çok sevemedim ama yine de bahsedeyim: benim için zor bir filmdi. Ve fakat;

- Imdb top 250'de 172. sıraya çıkmış,
- 17 ayrı dalda ödül almış,
- İzleyenlerin çoğu, "Yalnızlık paylaşılmaz"ı bir kenara itmiş. (Ben değil.)

İzleyenlerden yorum bekliyorum.

Teresa Palmer..

opak. tehlikeli. şaşkın.

2:37..

Bir arkadaşın sık kullandığı ve benim de çok sevdiğim bir tabir var: "Beton". Böyle sarsıcı, etkileyici durumlarda cuk diye oturan bir sözcük; 2:37'yi izledikten sonra hissettiklerimi daha güzeli de açıklayamazdı sanıyorum.

Belki filmin Cannes film festivalinde "17 dk boyunca ayakta alkışlandığı"nın söylenmesi, beklentiyi maksimize edip bir hayalkırıklığı yaratabiliyor ancak; sadece 21 yaşında bir yönetmenden beklenmeyecek kadar iyi bir Elephant öykünmesi bu film.. Müziklerde ise müthiş bir isim var: Erik Satie. Üstelik Teresa Palmer içinse ne desem az, mahvetti beni.. İntihar kavramını sorgulatan, vuran, düşürebilen bir film. ('Bileklerimde bayat bir intihar' diye boşa sayıklamamış bir adam.)

99 francs..

"tout s'achète: l'amour, l'art, la planète terre, vous, moi. surtout moi.."

Frédéric Beigbeder'in romanından uyarlama, çok ama çok başarılı bir reklam dünyası-kapitalizm eleştirisi. Klişe replikleri, şaşırtmayan sahneleri es geçin; eğlenceli ve farklı. Jean Dujardin şahane. Aldım listeye bu adamı.

"her şey satılıktır: aşk, sanat, bu dünya, sen, ben. özellikle de ben.."

Yakarı..

Kafalar ver bize ateş olsun kor olsun
Göksel yıldırımlarla yanmış kafalar
Uyanık kafalar adamakıllı gerçek kafalar
Yansıyarak senin varlığından gelsin

İç'in göklerinde doğurt bizleri
Sağnaklı uçurumlarla delik deşik
Ve bir esrime dolaşsın içimizi
Bir cırnakla akkor halindeki

Açız işte açız doyur bizi
Yıldızlar arası sarsıntılarla
N'olur göksel lavlar aksın
Kan yerine damarlarımızda

Ayır bizi böl parçala bizi
Ateşten ellerin keskin yanıyla
Ölünen o yeri ölümün de uzağında
Aç işte üstümüze o alev kubbeleri

Silkele beynimiz sarsılsın
O senin görgün ve yordamın içre
Yeni bir tufanın pençeleriyle
Bozulsun zekâmız alt üst olsun

Pazar, Mart 29, 2009

Rachel Hurd Wood #6..

vazgeçememek..

bir şarkı, bir şiir..

bütün iyi kitapların sonunda
bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda
meltemi senden esen
soluğu sende olan
yeni bir başlangıç vardır

parmağını sürsen elmaya, rengini anlarsın
gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın
onu işitsen, yuvarlağı sende kalır
her başlangıçta yeni bir anlam vardır.

nedensiz bir çocuk ağlaması bile
çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır.

Cumartesi, Mart 28, 2009

"pax tamen interdum pacis fiducia nunquam est"

derse girmedim.

okulda iki açma, su, dönmek isteği;
çıktım.

merkeze giden otobüste iki kız uzun uzun baktılar. gülünecek yerlerine bakarlar insanların böyle dikkatli ve korkusuz, insanların uzamış, birbirine girmiş, heder olmuş saç ve sakallarına bakarlar. bir duraktan binerler ve son durakta inene dek bakarlar. duraklarınızı alın.

yağmur, hırçın bir çocuğun avcundan içine taş konmuş bir kartopu gibi fırlatılıyor başımı dayadığım cama.

ütüsüz, buruş buruş pantolonum ve parasızlığımla kalbinizi çalmaya hazırım. en hassas noktalarınıza eğilecek ve 'sınırsız sorumlu' gururlarınıza dokunacağım. gözlerinize bakamıyor olacağım çünkü aklımdaki böcek halıflex'i kemiriyor olacak, kalbime serili. beyinden göğüsaltına inen naylon yolu galoşsuz adımlayan kaygıların, öyle dirimlikli, öyle kararlı huzursuzlukların ve taşımaktan yorulduğum tevazubilir cömertlik şovlarının berisinde yahut ötesinde, inim inim susacağım.

belki bir on saniyede verdim istanbul'a ani dönüş kararını.

seçimler yaklaşırken, seçimler yol ayrımıyken, seçmen titri ile orada kalmamayı seçerken ben,
mevsim aynı kalacak.

yalan arkadaşlıklar, sınav dönemi yakınlaşmaları, ders notu için ederinin altında bozdurulan sevimsiz sırnaşmalar: yordu. bundan geldim.

bir köyden, bir şehre. döneceğim köyü ve oradaki insanları sevemiyorum. sevdiklerim gelecekler, istanbul'da onlarla kahve içeriz belki. kurabiye kemiririz.

*

yahu sevemedim nankörlüklerinizi. içten pazarlıklı, suratına tükürülesi sırt yaslamalarımızı. belki oraya döneceğim.. ama döndüğüm siz değilsiniz. şimdi gidin gözüm görmesin.

Çarşamba, Mart 25, 2009

"hayattan başka kanat yokmuş"

gelmek. gitmek. haber alamamak. korku. gündüz biraları. bir tepede, çisildeyen notalarında gökyüzünün, arzu kolajı. bak yaktım parmağımdaki ikinci parmağı. mevsimdeki tenhalık. boş sokaklarında güneyin, pusulasızlık bir direnç kaynağı. yalnızlığım kaç ohm, bilmiyorum.

meşgule düşürülmek gibi bir şey.

Salı, Mart 24, 2009

A Ay..

Ve yine, yine.. A Ay'ı dün gece tekrar ve tekrar izledim. Bağımlılık derecesindeyim, bir tutkuya, bir sırra, bir efsaneye doğru ilerliyor ırtımda bu film. Sevim Burak, Edip Cansever, William Blake, John Donne soslu replikleri, Münir Özkul'un finaldeki "sen bir çocuğa bilmediği dille konuşursan, al bakalım ben de sana konuşurum" gibisinden İtalyanca tiradı, çocuk başlı martı ve İkaros, Yusuf peygamber ve Bilâl, iğne korkusu, kediler, manastır, ada vapuru, ada kokusu, Nuran, Nükhet Seza'daki Osmanlı gelenekçiliğinin karşısında Neyir'in jön-türk rasyonelliği, ezanın karşısında Vivaldi, doğu'nun karşısında batı..

A Ay, bir filmden fazlası bende. Daha kaç kere, kimbilir kaç kere izlerim..

Pazartesi, Mart 23, 2009

Ma mère..

Berbat film. Georges Bataille'in öyküsünden uyarlama filmde Isabelle Huppert dışında pek de bir şey yok. Nemfomanyaklar, kinky'ler, ensest vs.. anlatımını sevmedik biz.

Hard Candy..

Ellen Page'i sevmiyorum. Juno'da da sevmemiştim, bunda da sevmedim. Bir şekilde beni irrite etmeyi başaran bir yanı var, belki de Matchstick Men'deki Alison Lohman'a benzemiş diye, bilmiyorum.

Hard Candy, günümüz chat alemlerinden tırsmak için geçerli nedenler sunuyor. Hani artık Mirc filan da kalmadı; öyle Zurna'dır Bursa'dır kanallar da yok; Msn Messenger diyelim biz. Hard Candy diyor ki: Yanlışlardasınız.

Günün birinde internetten tanıştığınız biri, hayatınızı mahvedebilir. Dikkat: tanışmak dedim, tanımak demedim. İyi seyirler dastiler.

El Orfanato..

Fotoğraftaki, Tomas.. Yalnızca "Gugıl Gürseller"e baktığımda dahi El Orfanato'dan tırsmama neden olmuş bu karakteri, Óscar Casas diye bir velet oynuyor.. Bilen bilir, korku filmlerine tutkunumdur: [Rec], son zamanlarda en çok merak ettiğim film ancak öncesinde şu Yetimhane'yi bir izleyeyim dedim ve gerilimden çok, dram'a yakınsayan bir film olduğu yargısına vardım. Kendi janrında özgün bir deneme ancak korku klişeleri elbette ki çok fazla..

İzlerseniz haber edin. Kafamdaki şu çuvalı çıkarayım da rüyanıza gireyim. Hehe!

Cumartesi, Mart 21, 2009

The Life of David Gale..

"Kevin Spacey var olm" dendiğinde Şahane Pazar'ı bile izlerim. Genelde de tepkim hep olumlu olur ve damağımda kalan tatla mutlanırım.. The Life of David Gale, Kevin Spacey'nin beni bir kez daha şoke ettiği filmlerden biri olmuştur.. K-Pax, Se7en, The Usual Suspects, American Beauty, The Negotiator, L.A. Confidental ve dahası ve dahası.. En son Across the Universe elemanı Jim Sturgess ile oynadığı 21'de de keyifle izlemiştim abiyi, ta ki David Gale'leşmesini görene dek.

İzleyenin notu: "It's over.."

Girl, Interrupted..

Kitaptan uyarlama filmler içerisinde başarılı ve dokunaklı olabilmeyi başaranlardan.. Biraz sıkabilir, ama biraz. Üstelik Lisa Rowe karakteri ile Angelina Jolie kendini aşabiliyor. Olabiliyor böyle şeyler.

Reconstruction..

- Ne oldu orada?
- Bir delikanlı işte..
- Seni tanıdığını mı sanmış?
- Beni sevdiğini sanmış.

Tabutta Rövaşata..

"Beyler koalisyon!"
**
"Ama arkadaşlar iyidir"
**
"Beni Taksim'e götür"

Interstate 60..

Keyifli, biraz mesaj kaygılı ama kesinlikle gülümsetmeyi başaran bir yol, yolculuk hikayesi.. O.W.Grant'le hâlâ tanışmadınız mı?

Elodie Bouchez..

Isa..

Perşembe, Mart 19, 2009

"eymforasımayl"


Ellerini ver, öpeceğim,
Binlerce el içindeyim,
şu beyaz çizgilerden gideceğim.
Ellerini ver, ellerini...
Seni öldüreceğim.

Gözlerinden gireceğim,
içinde yer edeceğim.
Sana oradan sesleneceğim;
Ellerini ver, ellerini...
Seni öldüreceğim.

Mühim not: Sen Iris ol ama sonunuz benzemesin.

Pazar, Mart 15, 2009

"şimdi herkes doors dinliyor yeniden"

hıhı. sonra içimdeki ince l lalena.. şiirler sardı. düş sokağı sakinleri dinlediğim anlar, anılar azdılar. anılar resmen azdılar ve içimde kırılan kadeh. karlar, saçlarına meçti.. ürkek ellerinin yetim parmaklarını sarıyor bir eldiven. görüyorum da ben yokum ki. olmadım hiç. olduğum ve oldurulduğum zamanlar; kutu biralarda yetişen begonyalar ve kettle'daki su. geçti. belki değil mutlak. çünkü geleceksin. ellerin gelecek mesela. sen gelince ellerin de gelmiş olacaklar. ve evet ah muhsin -beni daha geniş bir salona alacaklar. yazlık hava. baharlık deniz ve dalga. avuçiçimden geçen bayat çizgisi hayatın. yeşilin ve en çok sevilen renk olan mavinin tiyatrosunda: perdeler yırtılacak lorelei. bakıyorum da gülüyormuşsun da yanağında mezarlıklar oluyormuş. biri küçük diğeribüyük ikiküçükmezar oluyormuş da ben.. neyse. edip cansever okuyorum. çünkü yokluğunda bana bir tanrı gerekiyor. yokluğunda bana bir tanrı gerektiğinde ben, edip cansever okuyorum. dipsiz bir testi'ye düşüyorum. uyuklayayazıyorum çocuk olarak kalktığımda beşikte. somyada bir köprüaltı fotoğrafı. havva'da adem'in profan biçemiyim stra, saçlarını cüzdanımda saklasam? gücensem de boynuna koşsam?
neyse. çünkü özlerken seni, daha güzel bir yer oluyor dünya. içimde camdan bir tren ve tüm tenlerden yükselen bir sen.. yaa..

hem, of, bok varmış gibi yakınlaşıyoruz. bira şişesi ve ben.

Perşembe, Mart 05, 2009

"mpu"

"home is a sadness, not a place"

birini çok özlemenin, insanı yalnız koyan yanetkileri varmış. -mış'lı konuşuyorum çünkü öğrendim bunu, 2 günde hem de. bakıyorsun, tadını tatsızlıktan alan bir tadımlık geceyi geçen otobüsteyim. feribotta köpüklerindeyim denizin, susurluk'ta duruyoruz ve "seyahat başlangıç yeri izmir olup, istanbul'a yolculuk eden xxxx turizm'in sayın yolcuları.." diye bir ses yükseliyor. devrik cümleler, devrikliğimden.. portakal kız'ı tekrar okumaya başlıyorum ben ve daha 2. cümlede film kopuyor.

"o uyuyor, yatalı bayağı oldu"

birini çok özlemenin, insanı sessiz koyan yanetkileri varmış. en insan yaramız özlemek.. bir yandan herkes kendi öz'üne dönmek istediğinden, en bencil yanımız.. yani insan olduğumuzu anımsatan açılımları var özlemenin. ben seni çok özledim stra.

"wake from your sleep"

1 hafta kaldı.

-sana-

Pazartesi, Mart 02, 2009

"doğru güneye gitsem: iyi kötü bir ada bulsam"

yahu sonra görüşürüz. birkaç saat sonra istanbul'a babay diyeceğimden, anca sonra görüşürüz çünkü. hepiniz hem. çoğul sen; siz. birkaç zaman sonra görüşürüz diye düşünüyorum. biliyorum. köprüyü pencere kenarında kitap okuyarak geçeceğim. ama sonra görüşürüz. valla. feribotta kahve içeceğim yalnız fakat sonra görüşürüz. bu kalbimin sesi, bu da arkadaşım yaz allah varsa çarpsın. kendinize iyi bakın ama denmez candan erçetin kızar.

notalarla kalın.

görüşürüz.

Pazar, Mart 01, 2009

"gül kılınan leş kanı werther'in"

saklambacın ortasında kurt, kuzu ve çoban düşünmeye başlarlar. karatahtada kimyasal denklemler, fizik'te "atışlar" konusu ve menzil formülleri. beden eğitimi derslerinde eğitilemeyen bedenlerle ormanlarda koşulur. mangalda kül bırakmayan hassasiyetlerin sonucunda, brütüs sezar'a son kez hançerini gösterir. "nasıl, güzel mi?". eurydike'yi orman perisi yapan, mitolojidir. hayattaysa mitolojiye, mucizelere, tansıklara, istidraçlara ve 3 sayılık atışlara yer yoktur. hediye edilmek istenen bonsai'ler, henüz satın alınmadan kurur. emekler, boşa çıkar ve ara pası bekler. insanlar özlenir. özlemek olmasa dünya daha kolay, hayatsa daha güzel bir şey olur. ben buna inanırım çünkü kaybedip kazanmak arasında özlemek, özlemeklerin en güzeli olmasa da, güzeldir. sonra kıymet.. fiyattan çok değerlidir. bazen böyle şeyler olur ve susarak da aktarılır.

kısacık bir şey:

If you'd pick up the phone I would tell you
The most beautiful words I know
If you'd answer now I would say it to you
Over and over again

yerine gider.

"dudakların, oubliette"










[4]
Biliyorum bilmiyormuş gibi ne zaman
Sen ben değilsen
İşte tam o zaman
Yakamozlar bildiriyorlar bana bilmiyormuş gibi
Ben sadece senim
Ne zaman ben sen değilsem

İşte o zaman

Yakamozlara ben bildiriyorum hiç bilmeden
Sen epeyce bensin

Nami Başer, Evsizlik Defterleri, Yakamozlar

kollarının kollarımda izinin kalması rengi: "İki portakal hiçbir zaman aynı değildir Jan Olav. Hattâ iki ot bile tamamen aynı değildir. O yüzden şimdi buradasın". samandan ayraçlarına dokunuyorum kitaplarında bulduğum. saçlarım uzuyor. gene mi duygusal hematom, yine mi hüzün sepsis'i, hâlâ mı mutsuzluk kantat'ı, diye inliyor volvoxlar. çekingen fotoğraflarında ahh bir jean seberg ve gırtlağımdan siroz akıtan bu gitmek.. gideceğim yerlerden döneceğim ben. gittiğim yerlerde biraz dönmek var çünkü. dönmek, gitmenin içinde gizli bir eylem. çünkü ben otogarlarda gitmelerin taş soğukluğunda bir evren yıkıyorum. cebime bıraktığın quadrifoglio, umudun geçici kıyımında avuçlarıma yapışıyor. kelimelerimi çarmıha geren uykusundasın gecenin, mola yerlerinden sana üşümüşlük topluyorum. biliyor musun parmaklarımın bazılarında siğil benzeri kitleler var. klavyem verem, internetten de sars kaptım. şimdi gel de buna uygun bir ilaç,
söyle.

marmaris'te rüzgâr, kahverengi şapkamın siperliğinde kar, susurluk'tan izmir'e yollanan otobüsün camlarında ölü damlalar: şehri dört tekerleğin zoruyla terk ediyor olmanın insanı çeyrek koyan bir sürati var. bak daha gitmemişken, gidemiyorum. gittiğimde nasıl gidememiş olacağım bir düşünsene.. ya da boşver, bunları çabucak.. evet evet;
öyle.

1.70den biraz fazla boyum. tıknazlığım bir hamlık meselesi. futbolla ben barışsam, sol kolum barışamıyor. aptallaşıyorum. mevsim salata gibi ediyor beni 860 kilometre, hangi meyvemden istersen alabiliyorsun. şehirleri dörtten fazla yabancıyla terk etmenin, insanı bir milim koyan bir gürültüsü var. bak daha otobüse binmemişken, otobüsten iniyorum. host'a küfrediyorum, şoföre tükürüyorum, yanımdaki yolcunun selamına siktir çekiyorum. sinemelarıma yağmur yağıyor. tiyatrolarımın perdeleri yırtık. operalarımda mezbaha kokusu. yanımda: biraz kırmızı kandil yağı, biraz savaş boyası, biraz da uçuk kremi.. kilisesini cami yeşiline boyayan bir haham gibiyim gitmeye yakın: genlerimde çeşitli hata sinyalleri. gece bir köşetaşı hüznün kovalamacasında; unutmaksa bir katharsis, şarkının ve alkolün kıyısında. kâsede birkaç fıstık, birkaç leblebi ve birkaç "vallahi bak!". uzan, çirkin olmayan ellerinle uzan ve sen de gör. çünkü,
böyle.

şimdi içimde burkuk bir tanrı prototipi ile giderken,
elbette ben de döneceğim,
elbette benim de var okunacak birkaç mısram.
sadece erken.