Cuma, Şubat 27, 2009

"somewhere i'm not"

geçenlerde işte.. dodo, onur, ben her zaman olduğu gibi klan'da bir gündüz vakti içiyoruz. pazartesi olan bir gün. sohbeti harlayan kimi planlı-kimi doğaçlama onlarca espriyi noktalı virgülleyen o kahkahaların, galeta gülüşmelerin, shine on you crazy diamond'un filan ertesinde gelen kısmî aydınlanmanın ışığında, şu anki konumumuzu ruhsal boyutundan da inceleme zamanı bulduğumuz o -epiphenomenalism çakması- kargaşada tümdengelip kendimi düşünüyorum. saçlarım var. onur tuvalete kalkıyor, dodo solo atıyor. arkadaşlar selam ben bu yazıyı sizin yanınızdan yazıyorum. birkaç gün sonra istanbul'dan ayrılacak olma sıkıntısı, henüz yok. birkaç gün'e, ohoo, daha birkaç gün'den fazla var. biralar tazelenir, epriyen neşe yerini vicdanî envanter döküm merkezi olan 'masa'ya bırakır. biz insanlar masamıza pek çok şey bırakırız. bir kâğıt, bir kalem, bir bira.. ya bilmiyorum, ekstra tatmin sonucu gelen tatminsizlik hissinin zaman zaman derbeder ettiği sıska çocuklarız, überleşme arzularımızla eğleşen kriminal yalnızlıklarımız aportta: bak dodo sen hiç sevmezsin; radiohead'den scatterbrain çalıyor (indir ve dinle) ve sabah hiç olmayacak sanki. şenol bizden daha mutlu, ramis bizden daha dertsiz, akın bizim kadar içmiyor ve süleyman ne kadar yenilse de street fighter'da, yeniden oynayacak gücü her seferinde kendinde bulabiliyor. biz? arkadaşlar merhaba ben bu yazıyı pisuvarla konuşurken yazıyorum. zarları düşürdük. kırık pulları ceplerimize sakladığımızı gören legolasvari alkolik, bir bira daha söyledi. dodo evine gitti, odasının kapısından girdikten hemen sonra msn'ini açtı, çevrimdışı takılırken mutluluğu hangi dozajda duyumsadığını tarttı birkaç saniye, sonra sızı geçti, kan aktı ve sadece biraz acıdı. onur bir asansör fobisi yaratırken, poşetteki şişeleri kapı koluna astı. ayakkabılarını özenle çıkarıp, bir kenara özensizce fırlattı. pırtiş'i sevdi, zetercet junior kıskandı. başkalarının hatalarını mütemadiyen üstlenmek zorunda olanlarınız bilirler: biraz daha içmek istedi. o sıra daha david gilmour yoktu; olric münzevi, tülsü sinir hastası, pia şiirdi. kültablası kabristanı'nda son duasını anneannesine etti. "yan odadan gelen üzen öksürükler" diye bir kısa film, henüz çekilmemişti. dodo random güldü. random gülmeyi ": )"ye tercih eden biri, random gülmedi; random küfretti. sipariş edilen bir dürümün hazırlanış süresi kadar bir zaman aralığı hepsi o. zaten hafif kırık, hayatı dalgaya alan çocuklarız ya biz.. hani asla ciddileşemiyoruz ya demem o. kutsal değerlere hakaret'i meşrulaştıran yaradılışımız değil ya özünde hani. hani biz sadece sıkılıyoruz ya.. öyle bir yanılsama aralığı. arkadaşlar merhaba ben bu yazıyı sizin aklınızdan yazıyorum. betimlemelerde farklılığa gitmek gerekti. oraya gidon bir daha asla dönmedi. yaralarının kabuklarını verev muskasında taşıyan keşiş hüznü be dodo. hâki kiremit, safir gökyüzü, güvela yalnızlık ve bej egosantrizm solo. çünkü biz insanlar, masaya biraz da kendimizi koyuyoruz. guaj boyalara ve aptallara ihtiyacımız yok. zeki, meziyetli, neredeyse atatürk gibi çocuklarız. harp akademisi'ni dvd'den izliyor ve boş zamanlarımızda kovaladığımız kargalara yaşlarını soruyoruz. yahu arkadaşlar allah belanızı versin ben bu yazıyı bizim evden yazıyorum. acziyetini kamufle etmenin en alışıldık ve legal yolu bir başkasının acziyetini, saçmalığını, down'ını günyüzüne çıkarmak olduğundan.. yahu neyse oluyor bazen böyle şeyler. çok şey yapmamaque lazım. çünkü niagara'yı içen birtakım adamlar tutukladılar. şehrin en ıssızındaki bir akıl hastanesinde güllabici olarak çalışıyor birkaçı. coldplay afişinin içinden floydian memories fırlıyor. iğdiş ettiğimiz değerlerin değersizlikleri fırlıyor. dogmalar, saydam mutluluklar, taklit korkular ve "50lik mi 70lik mi?"ler fırlıyor apansız. estauzubillah fakat; zaten fırlama çocuklarız biz. mesela onur'un sağ kaşında seğirme, stigmata'ya örnek gösterilebilir. bilmediğimiz kelimelerle cümleler kuruyoruz. blogda efsaneleşmek konulu sözleşmelerin, otobüs duraklarında bitmesi ne kadar güzelse de; kabak tadına yakınsayan o zoraki simültane mizahı bazı 'hiç'lerin; beni bazı bazı üzüyor. içim cız ediyor. "..cız etti de ne, tornavida yemiş gibi oluyorum." lan millet ne görüyorsa sırnaşıyor, ne prim yapıyorsa yanaşıyor, ne revaçtaysa kerkiniyor. ve fakat ucuzlaşmıyorlar da.. ucuzlaşmak, ucuz olmayanlara ait bir eda. ha öyle olduğuna getirsem kanaat, buna da bir yandan canım feda (cümlelerimin yarattığı kafiyenin spontanlığında, şerefinize!). arkadaşlar iyi geceler ben bu yazıyı birkaç şişe bira ile yazıyorum.

gece kırılır yerine bir gündüz konur. gurur kırılır yerine bir tevazu konur. önyargı biter; yarasalar da günle tanışır. klişe biter sabah olur uyanırsın. "sözcükler kaç promil alkollü? cümleler denatüre edilebiliyor mu? hayatını düzeltmek, bir edit'e mi bakıyor? kaçmak ne? uzlet, inziva, alienation, şu/bu; ne kadar gerçek ve uygulanabilir?..." sorarsın. şevkini kıran bir kalabalık gürültüsüdür, bir polis sirenidir şarampole ân kala, anlarsın.

"bu ne?" mi?

arkadaşlar günaydın ben bu yazıyı sizin için yazıyorum
.

çünkü insan masasına yazdıklarını da bırakır.

3 yorum:

Müslüm Gürseks dedi ki...

rüyamda ramis'i gördüm, between the buried and me'nin solisti olmuştu, beyaz bir arka planın önünde elinde mikrofon, şarkı söylüyordu.

Serkül'ün En Yakın Arkadaşı dedi ki...

bugun ramis'i bizzat gordum, bi daha gormeyeyim diye biraya dua ettim. poz yapti zira.

travis and tyler durden dedi ki...

Masa da masaymış ha...