Salı, Şubat 17, 2009

"haykırıyor trapez"

geçiyor ömür. olmuşluklar, olamamışlıklar arasında. filmin en güzel yerinde perde yırtılıyor, vatmansa papatyalarla dolu iki cadde arasından geçerken kalbine yeniliyor.. şair en güzel dizeyi yazacakken kapı çalınıyor, sıhhiyeler vurulunca kan kaybediyor general. ve şubat'ı yarılarken saçlarımız, kar yağıyor. yönetmen salaş bir barda alkolikliği ile sohbette. dublörün biri başrol istiyor senaristten, sonra buna hayat deniyor. tanrı beyazlara sarınmış, üzerinde bir çelik bıçak, ezanlar arasında tribün tipi bir disonans.. hah, kâzım kartal öldü, artık tüm kötülükleri en yakınlarımız yapacaklar. ahmet kaya, yarım kurşunkalemlerle şeritlerini geriye sardığımız kasetlerde kaldı. geçiyor ya ömür; edip cansever'in mezarı başında gül bitmiyor, can baba datça'da rüzgârlı bir akşamüstünü yaşamakta. janjanlı hediye paketlerinden, sevdiği kıza bir ilân-ı aşk kolajı planlamakta henüz ortaokuldaki bir ali, bir mehmet.. müziksetlerinden record tuşları söküldü, ilkokulda ebeveynlerin beslenme çantasına koyduğu muzdan utanmak, artık yok. atatürk büstlerinin arkasında dansa-davet oynayan beşi erkek beşi kız on zanlı, nöbetçi mahkeme tarafından tutuksuz yargılandı. gültekin alpay, nalın aslında uğur getirmediğini, sapsarı dişleriyle ölerek anladı. ailelerin piknik yapmasını yasaklayan kanun hükmünde kararname, resmi gazete'de yayınlanalı çok fazla olmadı. reha erus italya'dan çok fazla bildirmiyor. veresiye devri kapandı, şimdi sırada "ölesiye devri" var. geçiyor ömür ve yavaş yavaş ölüyorum. gözlerimin önünden bir içhuzuru geçiyor. aldığım her nefeste "iyikiyaşamışım" ferahlığı.. sözlerimden damlayan hüzün, bir içsalgı bezi yanılsaması: durduk yere istanbul'un fethedilmesine seviniyor birileri. yıldırım türker yazıyor, ben okuyorum. diyorum ya zaman ilerliyor, kumfalına kumsaatinden bakmaya çalışıyor bir kayıkçı-remmal; evin belirli yerlerine güzel onlu, sinek ikili ve maça as bırakıyor gece. gece, yaşlanmış bir gündüz statikliği.. gece, yasak arzuların itmeye çalıştığı paslı tren: ağır ağır ilerliyor kanıma. bakmayı unutmuşum. sesimdeki kuşkonmazın, dallarında çokiri ortancalar açıyor. parmaklarımın arasında sapsarı bir iklim büyüyor. tütün kokusunun sarmaladığı bakımsız et, bakımsız zaman, bakımsız vicdan.. dokuz tahta altını düşünen bir tahta gibi yaşıyorum. bazen gerçekleri reddetmeyecek kadar gerçeğe yaklaşıyorum. içimdeki limit, dışımdaki integralle flörtte çünkü. ben, bazen yalanları yalanlayacak kadar gerçeğe ulaşıyorum; aklım arşe, kalbim keman..

yahu geçiyor ömür. "yahu"lu cümlelerimde bir münir özkul aroması. hayat sevince güzel, demiyor nicedir zeynep değirmencioğlu. yaa. bir de uzak şehirler, şehirleri daha da uzaklaştırıyor ya; ben gitmeye hükümlü, o kalamamakla yükümlü genç tenimle ve doyurulduğum hüzünle.. ben tırnaklarının arasını anahtarlığıyla temizleyen cıvık kendiliğindenliği ve o tırnakların çakıldığı sevimsiz elleriyle.. bakıyorum ve çekilen her filmde, morgan freeman hep amerika başkanı oluyor. her dizede ve dizide seveni üzüyorlar. yalındudak hazan. kadmiyum kırmızısı nar, tanelerinde yakışıksız bir ilkbahar.. yahu o terk edilmiş inşaat alanları. sonra yerine kebapçı açılan atari salonları mezarlığı. geçiyor ömür ve kilitli güncelerde kurutulmuş kelebek kanatları üzmüyor artık beni. artık çamları, yapraklarını zaman zaman dökebilen ağaçlar olarak biliyor bizim mahallenin çocukları. sigaraya başlamış çoğu, ay daha bi' uzak, martina hingis tenis oynamıyor. olur olmaz üzülüyorum. değişen ve değişmeyenlere bir, değişemeyenlere iki, değiştirmediklerimize üç, değiştirmeye cesaret edemediklerimizse bin. yahu çok güç.. bir bayırı iniyor olmanın bile tadı azaldı sanki. sanki o zaman da bir şoseyi tırmanıyoruz içimizdeki morukla, sanki daha bir tahammülsüzleştik, daha bir az arıyoruz sevip de diyemediklerimizi, anneannelerimizin ölmesini bekliyoruz ağlamak için.

yahu biliyorum dediklerim saçma. kimseyi enterese etmeyecek minik, zararsız birkaç sayıklama. ama olmuyor be. kemerburgaz'ı temiz görmek işime gelmiyor. haliç'te balık olmasın istiyorum. polonezköy'de bi hayrat, bırakın suyunda karpuz çatlatsın yine köylüler.. hiçbir şey değişmiyor ben yazınca. ben yazınca çekilir bir yer olmuyor dünya. ben zehrimi flakonlara doldurup, potkal diyerek denizcilere satıyorum. beynimizdeki böcekler, demokrasinin dört kilo gelmesi.. bu dünyada her şey kanıma dokunuyorken, geçiyor be ömür, geçiyor. adımı yakartoplarında renk diye söylesin çocuklar. kahkaham din kültürü ve ahlâk bilgisi dersinde, dua diye ezberlensin. ömür geçmeden istiyorum, yüzünü göstersin allah. "naber lan" desin, "bi' kadeh daha mı" desin, "sıkma canını geçer" desin. god mode: on takılmaktan bu kadar mı sıkılmaz biri, azıcık da tevazu göstersin.

olsun bunlar. bunlar değilse de birkaç şey. yoksa sıkılıyorum. kendimi saçlarımdan sürüyecek delilikteyim. deyim kılığında otobüslere biniyor, taksilerden engin koç olarak iniyorum. karışıyor kafam, karışıyor tüm genleriyle organizmam. hayata hayattan, iyi bir hayat diliyorum.

öyle.

1 yorum:

mabel matiz dedi ki...

bu sözcükleri soluduğum havayla taa ciğerlerime çekip, onları dışarı verdiğim havadan korumak ve nihayetinde içimde bırakmak istiyorum.