Pazar, Şubat 22, 2009

"benim gibi sonsuz bir at, hiç koşmuyorken de attır"

blogumun adı, birkaç gündür 'rakiza'. rakiza, 'vahşi atın şahlandığında ayağını kuma çarpması' diye tanımlanabilen arapça kökenli bir sözcük. peki neden at?

çünkü birkaç gündür atlara, atyarışlarına olan ilgimde inanılmaz bir artış var. o istek ve şevk geri döndü. dünden iyi hatırlarım; o zamanlar küçüktüm ve mahallede maç yapıp terledikten sonra giydirilir, ayakkabılarımın bağcıklarının 'helikopter gibi olsun' dediğim şekle getirilmesi için yalvardıktan sonra babamla veliefendi hipodromu'nda alırdım soluğu. böyle bacak kadardım. kazandibi yer, yarım ekmek dönerin ve turşu suyunun tadına bakar, onbinlerin bir şekilde buluştuğu o karnaval yerinde çocukluğumun çocuk mahsûllerini koklardım. haavi gibi ben de, babası atyarışı düşkünü olan ama kendisi futbolu seven çocuklardan biriydim.

inanılmazdı.. erken giderdik. henüz boş koşu bile başlamamış olurdu. babam bana manejleri, haraları gezdirirken ben, renkli ayakkabılarıyla midilli sırasında bekleyen yaşıtlarıma bakardım. birkaç tur at üzerinde dolanan çocuklar, ebeveynlerinin yanlarına gittiklerinde ayakkabılarını toz toprak içinde bulurlardı. koşacak atlar padok'a gelir, 20-25 dk turladıktan ve halka arz edildikten sonra piste çıkarlar (starting-box, bir devrin kapanmasıdır artık -alparslan anadolu'nun kapılarından biri için çilingir çağırmaktadır) ve mücadeleleri bittikten sonra doping kontrolüne giderlerdi. hâlâ da giderler onlar. biz insanlar ne dersek, atlar onu yaparlar. yarış atları, yılkı atlarına benzemez. özgür ruhları ellerinden alınmıştır artık. hırçınlıklarının yerini, başarılı oldukları bir yarışın sonunda onlara ödül diye sunulan fındık-maydonoz-bal-pekmez-şeker karışımını düşlemeleri almıştır. kolostrumları, pedigrileri, cidagoları, renkleri, orijinleri ve daha birsürü detay.. atların dünyasında, bizim dünyamızda dinlenmeye çekilen acılar her gün yaşanır. ayakta uyurlar onlar. kırılan ayakları nallarının uğur getirmediğini onlara bir kez daha anımsatarak, ne yazıktır ki vurulmalarına neden olur. milyonlar onları "ayrıl da gel"; "yürrü be oğlum" diye çağırır ama atlar sadece yarışı bitirmeye koşarlar. atların yarışının bittiği yerde, biz insanların yarışı başlar. favori, sürdirek favori, plase, çifte, ikili-üçlü-beşli-altılı ganyan, yedili plase, üçlü-dörtlü bahis vs.. uzar da uzar hırsımız. koşular bitince atları terk ederiz, atlar bir başka kimsesizliğe doğru koşmaya başlarlarken, biz evlerimize yollanırız.

onu diyordum.. atlara yeniden döndüm istanbul'da olduğum şu süre içerisinde. geceleri youtube'dan johny guitar'ı, yavuzhan'ı, bold pilot'u, kafkaslı'yı izliyorum. gündüz babamla biralarımızı yudumlarken atlardan konuşuyoruz. babam bir bitirme tezine çalışır gibi atların galoplarına, kenterlerine bakıyor. kulağımda unutulmaz spiker gültekin alpay'ın, 'spikeriniz ali kayakıt'ın, pazar sabahlarının nalkapon'unun, hipodromları dolduran binlerce insanın sesi.. atları düşünüyorum birkaç gündür. onu seveni ayaklarından, ellerinden tanıyan o atları düşünüyorum. damızlığa çekilen, artık ziyaret edilmeyen atları. burnunu avcunuzun içine alıp hohladığınızda size âşık olacak olan o atları.. yani kafamda zingaro tiyatrosu var sevgili şaşkın okur, bakma öyle bu şapşal neden atlara bu kadar kafayı taktı diye, bu aralar böyle. son virajı en geride dönen, 600 ile 400 arasını rekor dereceyle kateden ve foto-finish'e kadar kantarmada boğularak giden bir at var kafamda. kırbaç yiyen, döşüne mahmuz vurulan bir at. bırak özledim..

..oysa ki gazi koşu'larında en bilmeyen, en sevmeyen bile kendisinden geçer ve kalabalığa karışırdı. piknik alanlarında biber kızartan o adam, gişelere koşar ve son bir kupon daha yapardı. kimsenin öyle çok parası yoktu; kravatlı ve jaketataylı doğanlar, yüksek zemindeki siyah camların arkasından opera dürbünleriyle bakarlardı atlara.. seromonilerde görünmek için severlerdi atlarını. fakat kırık oturaklarında bir 70lik rakının ve yanında 1 kilo çupranın hayâliyle gırtlaklarını yırtanlar, boşalmış ceplerine sokarak ellerini, boyunları bir başka bükülmüş şekilde dolmuşlarına adımlarlardı. hipodroma gelmedenki köfte-piyaz yenen o gölgelik yok artık. geceleri bile yarışlar oluyor; şanlıurfa, izmir, adana, istanbul, bursa, elazığ yetmezmiş gibi, dubai'yi, ingiltere'yi izliyoruz. içimizdeki bazı taylar, hiç büyümediler. maiden'dan çıkamayan bir nostalji tutkusudur, bir hüzün hastalığıdır kaldı kalır bende: çünkü bakınca zihnimin loş antresine alelâde şöyle, karolarına basmadan yürümeye çalıştığım taşlık yolları geliyor aklımın hipodromların. vintage, retro ya da çağan ırmak değil, nostaljiyi seviyorum çünkü ben. bir kasa birasına iddiaya girilebilen o zamanlar, yıllar formunda geçmiş de, resmen 10 sene öncesinde kalmış. orta-sınıf, sınıfta kalmış meğer. neyse..

uçurtmaya kıyamadıkları gibi, atları da vurmasınlar. sinir etmesinler beni. çünkü neden? çünkü vincit omnia veritas. evet. hadi şimdi kulağıma ses verin:

Camel -- Fingertips
Dakota Suite -- Mood Indigo
Colleen -- I'll Read You a Story
Jia Peng Fang -- Mirage of the Fall
Sergei Trofanov -- Yumeji's Theme
Tram - You Can Go Now (If You Want)
Arvo Pärt -- Fu"r Lennart In Memoriam
Bohren & der Club of Gore -- Zeigefinger
Şirin Pancaroğlu -- George Frederic Handel - Tokkata
Gustav Mahler -- III. Wenn dein Mütterlein (Schwer, dumpf)

2 yorum:

kristensenn dedi ki...

bence upload'larınızın tek eksiği, her şeyin bir seferde indirilebileceği toplu taşıma linki.

Adsız dedi ki...

Stranger.
Nice blog.
Thanks for the downloads