Cumartesi, Şubat 28, 2009

"tanrı kilientele'yi korurken cömert davransın"

the clientele, bazen durup düşünüp, "çok önemli" dediğim bir grup. alasdair maclean'in derinden gelen o sesi, belki son albümlere doğru yitirdi ulaşılmazlığını ama, kilientele halen çok ama çok önemli bir grup. mel draisley desen keman mı çalıyor, ruhuma mı işliyor belli değil. sakin bir cumartesi gününü bazen bir karnavala, bazen de bir matem yerine dönüştürebilir kilientele. tanrı onları korurken kanatlarını kullansın. avuçiçleri üşümesin. boyunlarını kaşkollarla örtsün tanrı.

oturdum ve en sevdiğim kilientele şarkılarını sıraladım. şimdi sırada onları ifşa etmek ve paylaşmak var. bi' de gelmelerini beklemek..

15. Share The Night
14. Joseph Cornell
13. The Evening In Your Eyes
12. Last Orders
11.
House On Fire
10. I Hope I Know You
9.
Reflections After Jane
8. K
7. Here Comes The Phantom
6. Somebody Changed
5. Isn't Life Strange
4. Everybody's Gone
3. Ariadne Sleeping
2. Voices In The Mall
.
1. Dreams of Leaving

mayfeyvıritkilientelesongs

Cuma, Şubat 27, 2009

“insan acizdir, muhtaçtır, çok artistlik yapmamalıdır”*

evet, yapmamalıdır. bazılarınız var mesela, bazılarınız oluyor böyle arada; çok artislik yapıyorlar. hayatları, kendileri dışında kalanların hayatını bir encik gibi eşelemekle geçiyor. kumunuzu değiştireyim mi?

işleri güçleri yok bazılarınızın; elan vital denen şu enerji var ya, hah o işte kim, kiminle, nerede, ne şekilde sorularına kenan erçetingöz misali kafa yormanızdan, hani o sizin dışınızda kalan insanların yaşam alanlarına yıkımcı müdahalelerde bulunmanızdan başkasına yetmiyor. acziyetinizi belirginleştiren bir maydonozluk, bir her hıyarım diyene tuz olmuşluk hadisesi var. kısa ölçekli, gerçeklikten uzak, gaydırıguppak kişilik analizleriniz ve bu analizlerin sikko sonuçlarına kendinizi inandırmanız arasında birkaç saniye suratınıza bakıp, tükürmemi beklediğiniz ânda da hiçbir şey yapmadığımı düşleyin. rahmet yağıyor rahmet. heyallam. bir insanın, başkalarını bu kadar düşünmesi de ne ola? prompter'dan yaşayan reha muhtar benzeri duruşunuzdan, sizi ilgilendirmeyen her şeyi ilgi alanınıza dönüştürmenizden ve sanal da olsa varlığınızdan hoşlanmıyorum. bu aklınıza gelir miydi?

wereyda radiohead dinliyor ve avrupa sineması'nı seviyor. çiğ böreğin yanında yayık ayranını, biranın yanında patates kızartmasını ve tuzlu fıstığı tercih ediyor. ilişkileri yazılı olmayan kuralların, erdemlerin, ortak beğenilerin, paylaşımların, sevginin ve seviye'nin üzerine inşa ediliyor. wereyda sizi sevmiyor. kendisinden üçüncü tekil şahıs misali bahsedip mustafa sandallaşmanın derin hüznünü yaşarken, sıçrattıklarınızdan hoşlanmıyor. tahminleriniz atmık, öngörüleriniz kıymık çünkü bazılarınızın. size romanlar yazdıracak bir hayalgücünüz yok, güçsüzsünüz. ne yazık ki uzaktan da yakından da metin'e benzemiyorsunuz. feleğin çemberinden geçmiş, bütün bir hayatı kendi tecrübeleri üzerine ezber etmiş arif insan modeline yaslanmalarınızın şeffaf eğretiliğine fa minör bir "naahh!!" çekiyor wereyda. bazı şeyleri sadece kendi bildikleriniz, bildiğinize inandıklarınız ve inandırıldıklarınız üzerinden yorumluyor ve tekamül mefhumunun sahih nesebine kerkiniyorsunuz. mesela sevgililik kavramını kafanıza çok takıyorsunuz. mesela evliliği çok düşünüyorsunuz. mesela seks, sevişmek, "u yeaææ" gibi keywordler'e karşı bir zaafınız, yaranız var gibi durmasa; irdelenmeye layık olmayan ama boyutu gereği mide bulandıran ucuz sinsiliklerinizi, kaşkarikolarınızı, at bokuna sinek olamamış şu "sanal" karakterinizdenm sıçrayan zifosları basit bohçacılar gibi sergilemenizdeki ezikliği es geçebilirdim. ve fakat olmuyor, olamıyor.

birkaç ay evvel, sosyomat denen yerde, blogumda yazdıklarımın bir başkası tarafından kullanıldığını gördüğümde ağzıma gelen leke tadı neyse, şimdi de aynısı oluyor. bir arkadaşımın da dediği gibi, internette ve özellikte blog gibi şahsî bir alanda yazı yazmak ile suya yazı yazmak arasında bir fark yok. gelgör ki yerini yadırgayası bir ciddiyet, stalkerlık, mim boku filan var. insanlar bloglararası yatay entegrasyon ile sosyalizasyondaki başarılarını artırma gayretine girerlerken her şey güzel fekat, kendi yazdıklarının da bir gün okunma ihtimali olduğunu es geçiyorlar. bu ne tür bir deli cesareti, bu ne tür bir "başkası üzerinden tahminlerde bulunarak" kendini tanımlamaya çalışmaktır, anlamıyorum. blogumda edebiyat yapıyormuşum: yahu yaparım sana ne? yaptığım edebiyatsa pek alâ memnun da olurum, kabaetim gökyüzüne de şöyle bir uğrar. peki amma benim yazdıklarımın sizle hiç alâkasının olmaması ama bu kadar ciddi ve public bir şekilde değerlendirilmesi nedir? sakalı magmaya inen şarapçı derviş ya da vualet takmış rahibe modeli nasihat ve tembihlerinize ihtiyacım yok. hayatımı hiç tanımadıklarımın hakkımdaki tahmin ve hezeyanları üzerine idare etmiyorum. beni, sigur ros dinlerken dahi sinirlendirebilen, gerebilen, bana bunları yazdırabilen, "kendisinden 7-8 yaş küçük olan birinin blogunu okudu diye -her ne kadar kötü niyeti olmasa da- bu şekilde ahkam kesemeyeceğini ifade etmek" anlamında caydırıcı bir edepsizliğim oluyor. beni bilenler, ağzımın nasıl bozulabileceğine de şahit olmuşlar, şu an yaşamakta olduğum sıkıntıyı çözümleyebiliyorlar. size çok net birkaç şey diyeyim mi?

fiillerinize dikkat edin, fiillerinizin çatılarını sevmiyorum.

sanal'ı banalleştirmeden evvel önünüze şapkalarınızı koyabilin. empatide limit yok, deneyin. abi adam olun, adamlaşın. yazdıklarınızın ulaşabileceği adresleri adam gibi kontrol edin, hesaplayın. kendinizi zorla açıklatmayın, bir bok yiyorsanız kaşığınızı toprağa gömün. zınk diye su yüzüne çıkan herzelerinizden sonra azıcık utanabilin. insan olanlarınız yerleriniz, kötü amaçlarınız olmasa da belki, ağrıyabilsin. bazılarınızın benim gözümde iyi-kötü/hoş-berbat gibi değer sıralamalarında olması gerekmiyor; bir byte'lık beyninizin amenajmanı için gerekli koşulları sağlayabilin. sürünücü olmayın, leş olmayın, adam olun. bloglarda "mim" dediğiniz naneyi hiç tanımadığımız biri yani ben'im üzerimden yerken mesela, destekli atın. bir masanın bile dört ayağı var, sizin de olsun. tabansızlaşmayın. adımı noktalayarak bana serhat ulueren'i hatırlatmayın. çocukluğuna dönerek (bak nostalji bu bebeğim?) dakikada kaç kez renk değiştirdiğini hatırlayan bir bukalemundan fazlası değilseniz, bu yazdıklarımı üzerinize kesinlikle almayın. çünkü ben bu yazıyı sadece "bir" muhataba yazıyorum. bu yazının muhatabının çektiği acıyı poşetleyip, şehrin rögar kapakları açık kanalizasyonlarından birinden aşağı salıyor ve tüm fareleri memnun ediyorum. benim için özel, önemli, değerli biri için blogumda yazdığım tek bir harfi bile irdelemekten parmaklarını ve dilini alıkoyuyorum. kota koyuyorum arkadaşım ben o muhatabın yeni bir şey'lerine, zırvalarına.

size zerre saygı duymuyor, hayatınızda başarılar diliyorum. az duyulmuş indie gruplarını seven, weren. my condolences.

*andırsıtend?

"somewhere i'm not"

geçenlerde işte.. dodo, onur, ben her zaman olduğu gibi klan'da bir gündüz vakti içiyoruz. pazartesi olan bir gün. sohbeti harlayan kimi planlı-kimi doğaçlama onlarca espriyi noktalı virgülleyen o kahkahaların, galeta gülüşmelerin, shine on you crazy diamond'un filan ertesinde gelen kısmî aydınlanmanın ışığında, şu anki konumumuzu ruhsal boyutundan da inceleme zamanı bulduğumuz o -epiphenomenalism çakması- kargaşada tümdengelip kendimi düşünüyorum. saçlarım var. onur tuvalete kalkıyor, dodo solo atıyor. arkadaşlar selam ben bu yazıyı sizin yanınızdan yazıyorum. birkaç gün sonra istanbul'dan ayrılacak olma sıkıntısı, henüz yok. birkaç gün'e, ohoo, daha birkaç gün'den fazla var. biralar tazelenir, epriyen neşe yerini vicdanî envanter döküm merkezi olan 'masa'ya bırakır. biz insanlar masamıza pek çok şey bırakırız. bir kâğıt, bir kalem, bir bira.. ya bilmiyorum, ekstra tatmin sonucu gelen tatminsizlik hissinin zaman zaman derbeder ettiği sıska çocuklarız, überleşme arzularımızla eğleşen kriminal yalnızlıklarımız aportta: bak dodo sen hiç sevmezsin; radiohead'den scatterbrain çalıyor (indir ve dinle) ve sabah hiç olmayacak sanki. şenol bizden daha mutlu, ramis bizden daha dertsiz, akın bizim kadar içmiyor ve süleyman ne kadar yenilse de street fighter'da, yeniden oynayacak gücü her seferinde kendinde bulabiliyor. biz? arkadaşlar merhaba ben bu yazıyı pisuvarla konuşurken yazıyorum. zarları düşürdük. kırık pulları ceplerimize sakladığımızı gören legolasvari alkolik, bir bira daha söyledi. dodo evine gitti, odasının kapısından girdikten hemen sonra msn'ini açtı, çevrimdışı takılırken mutluluğu hangi dozajda duyumsadığını tarttı birkaç saniye, sonra sızı geçti, kan aktı ve sadece biraz acıdı. onur bir asansör fobisi yaratırken, poşetteki şişeleri kapı koluna astı. ayakkabılarını özenle çıkarıp, bir kenara özensizce fırlattı. pırtiş'i sevdi, zetercet junior kıskandı. başkalarının hatalarını mütemadiyen üstlenmek zorunda olanlarınız bilirler: biraz daha içmek istedi. o sıra daha david gilmour yoktu; olric münzevi, tülsü sinir hastası, pia şiirdi. kültablası kabristanı'nda son duasını anneannesine etti. "yan odadan gelen üzen öksürükler" diye bir kısa film, henüz çekilmemişti. dodo random güldü. random gülmeyi ": )"ye tercih eden biri, random gülmedi; random küfretti. sipariş edilen bir dürümün hazırlanış süresi kadar bir zaman aralığı hepsi o. zaten hafif kırık, hayatı dalgaya alan çocuklarız ya biz.. hani asla ciddileşemiyoruz ya demem o. kutsal değerlere hakaret'i meşrulaştıran yaradılışımız değil ya özünde hani. hani biz sadece sıkılıyoruz ya.. öyle bir yanılsama aralığı. arkadaşlar merhaba ben bu yazıyı sizin aklınızdan yazıyorum. betimlemelerde farklılığa gitmek gerekti. oraya gidon bir daha asla dönmedi. yaralarının kabuklarını verev muskasında taşıyan keşiş hüznü be dodo. hâki kiremit, safir gökyüzü, güvela yalnızlık ve bej egosantrizm solo. çünkü biz insanlar, masaya biraz da kendimizi koyuyoruz. guaj boyalara ve aptallara ihtiyacımız yok. zeki, meziyetli, neredeyse atatürk gibi çocuklarız. harp akademisi'ni dvd'den izliyor ve boş zamanlarımızda kovaladığımız kargalara yaşlarını soruyoruz. yahu arkadaşlar allah belanızı versin ben bu yazıyı bizim evden yazıyorum. acziyetini kamufle etmenin en alışıldık ve legal yolu bir başkasının acziyetini, saçmalığını, down'ını günyüzüne çıkarmak olduğundan.. yahu neyse oluyor bazen böyle şeyler. çok şey yapmamaque lazım. çünkü niagara'yı içen birtakım adamlar tutukladılar. şehrin en ıssızındaki bir akıl hastanesinde güllabici olarak çalışıyor birkaçı. coldplay afişinin içinden floydian memories fırlıyor. iğdiş ettiğimiz değerlerin değersizlikleri fırlıyor. dogmalar, saydam mutluluklar, taklit korkular ve "50lik mi 70lik mi?"ler fırlıyor apansız. estauzubillah fakat; zaten fırlama çocuklarız biz. mesela onur'un sağ kaşında seğirme, stigmata'ya örnek gösterilebilir. bilmediğimiz kelimelerle cümleler kuruyoruz. blogda efsaneleşmek konulu sözleşmelerin, otobüs duraklarında bitmesi ne kadar güzelse de; kabak tadına yakınsayan o zoraki simültane mizahı bazı 'hiç'lerin; beni bazı bazı üzüyor. içim cız ediyor. "..cız etti de ne, tornavida yemiş gibi oluyorum." lan millet ne görüyorsa sırnaşıyor, ne prim yapıyorsa yanaşıyor, ne revaçtaysa kerkiniyor. ve fakat ucuzlaşmıyorlar da.. ucuzlaşmak, ucuz olmayanlara ait bir eda. ha öyle olduğuna getirsem kanaat, buna da bir yandan canım feda (cümlelerimin yarattığı kafiyenin spontanlığında, şerefinize!). arkadaşlar iyi geceler ben bu yazıyı birkaç şişe bira ile yazıyorum.

gece kırılır yerine bir gündüz konur. gurur kırılır yerine bir tevazu konur. önyargı biter; yarasalar da günle tanışır. klişe biter sabah olur uyanırsın. "sözcükler kaç promil alkollü? cümleler denatüre edilebiliyor mu? hayatını düzeltmek, bir edit'e mi bakıyor? kaçmak ne? uzlet, inziva, alienation, şu/bu; ne kadar gerçek ve uygulanabilir?..." sorarsın. şevkini kıran bir kalabalık gürültüsüdür, bir polis sirenidir şarampole ân kala, anlarsın.

"bu ne?" mi?

arkadaşlar günaydın ben bu yazıyı sizin için yazıyorum
.

çünkü insan masasına yazdıklarını da bırakır.

Salı, Şubat 24, 2009

"güzel bi enerjisin sen, seviyorum"

bazı şarkılar, düşmek.. ellerini uzatıp kaldırıyorsun düştüğüm yerden. yenmiş tırnakların, ojesi çıkmış düşlerin ve sebepsiz mutsuzluklarına rağmen kaldırıyorsun. ince, çok ince bir akordeon sesi tüm sokağı sağır ediyor. çokrenkli bir fular, boynunda bir suyılanı gibi duruyor. boş bira şişelerinin, gecenin, ah o duvarların ve kalabalıklarının uğultularının berisinde: evet bazı şarkılar, düşmek. uzatıp ellerimi "düş!" diyorum. müzik içimize dek işlesin. öğretmen son derste herkesi eve göndersin. küçücük ama yepyeni bir şey olsun ya da.. şarkı içimize düşerken, biz şarkıdan ayrılalım. dikip gözlerimizi tavana bakalım. duvarların arkasındaki gökyüzüne. ve siyahın arkasındaki maviye bakalım. maviye serpilmiş beyaza. bembeyaz bir geceye bakalım diyorum. çiçekli kupalarımızda kahve.. kahvedeki buhar.. karlar arasından buharlaşan o tutku ve ısrar. edepsiz bir geceye bakalım gözlerimiz yarı aralık. yanaklarımızda gizli özne gamzeler. ranzanın üstünde bir battaniye, bir pike. ama biz en iyisi çarşafa bakalım. tenlerimizden artan tuza bakalım, 'bu evleri atla bu evleri de bunları da'.. gel bu gece biz sadece bize bakalım. çünkü biliyorsun bazı şarkılar düşmek. bazı şarkılar kanser ve kan. ciğerlerimizdeki beş para etmez o koyu katran ve seslerimizdeki heyecan: ellerini uzatıp kaldırıyorsun beni düştüğüm yerden. düştüğüm yer düş'ün. hem biraz da düştüğüm yerlerdeki karahindibaları düşün. uçuşan tüyleri arasındaki sıcaklığı. birbirinden ayrılan tüylerin buluşma durağını. düşün ki, aklına düşüyorum; indiğin merdivenler, çıktığın yokuşlar filan hep ben. boğazında bir cep kanyağı gibi adım.. indiğin yokuşlar ve çıktığın merdivenler hep ben. zulanda birkaç tebessüm ve saçların, adım. hey, gel bu gece biz, rüyalarımızda biz'e bakalım. kapanacak yaralarımıza, kapanacağını bildiğimize ayrılıklara.. birbirimize bakarak, birbirimize akalım.

bazı filmler, içmek.. kana kana. matiz kafayla edilen sözlerde bir parça jostein gaarder sevgisi. elbette bir parça abartmak refleksi. iltifat gereksinimi ile vücuda gelen eksik yüzler. birbirine yaslanan ellerde bir ısınma isteği. parmakaralarından giren soğuk hava ile irkilen dudakkenarları. kaçırılan vapurlar, kaçırılan okul servisleri.. gecenin bir yarısı aniden akraba çıkılan taksi şoförleri.. istemek, aslında bir bagaj problemi. kaçamak sevgi sözcüklerindeki pastel vinyetler. ve kaşlar ve anahtarlardaki yivler.. ve içine düştüğüm şarkılardan beni çıkaran filmlere değen perçemi saçlarının.. ah, bazı senler çok küsmek / bazı senler çok sevmek. melankolinin dibine çizilen diagonal evren; o dokunuşlar.. korkulardaki minimal ayrıntılara tüneyen gri baykuşlar. biliyoruz ki zaman, tüm ayrılıkları ve yaraları kapayacak. sahne tasarımı, dekor, cast tamam; şimdi bizim için perdeyi mutluluk aralayacak. bazı filmler, içmek ve bazı mısırlar elde patlayacak. ve elbette bunları çabucak geçelim çünkü seans kaçacak. bileklerinin matinesinden, ellerinin suaresine geçeceğim. bazı yerde pause'a basıp, seni gözlerinden öpeceğim. sesini kısacağım dünyanın kapayarak pencereyi, bir sardunya eker gibi sokulacağım toprağına. öyle özenli, öyle sessiz. yüzümde yüz kas az çalışacak çok gülümseyeceğim. ben boynunda konaklayacağım utanıp ay kaçacak. nasıl olur da bir şarkı başlayıp öylece bitecek. uykuna eklenen meleklere bırakacağım seni ve bir tren aniden çoğalıp o sıra yanımda bitecek. hani bir sardunyanın çiçeklenmesi diyorum.. hani bir gülün olmamaklığı bir çölde. çünkü uyurken seni izlemek artık bir bela, artık bir suç. fakat 'dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç'. bazı geceler güzel, bazı geceler gözlerin.. bazı geceler siyah-beyaz film, bazı geceler yalnızca nefesin. ve evet bazı filmler içmek - bazı filmler varlığına şahadet etmektir. senin kıblende senin ibadetinde senle olmaktır bazı filmler. bazı filmler sadece söyleyebilmektir. 'her öpücüğü saklıdır'. bazı sözler edilmelidir, bu kadarı bazı sözlerin hakkıdır. bak.. tekilalı bir bira gibi işte bazı filmler, zordur seçmek.. bazı filmler bensiz, bazı filmler hep içmek.

bazı günler, sevmek.. narkolepsinin plâstik evreninde. kelimelerin altını çizdiren bir yangın. bazı günler, çok sevmek. çok özlemek. beklerken beklemenin netamelerinden huzur bulmak. bazı gözler, çok bakmak. çok mırıldanmak bazı dudaklar. bazı anatomiler, çok bahsetmek.. bazı gecelerin bazı sabahlarında: düşmek, içmek ve sevmek. bir karahindibanın tüylerini toplamak dağıldığı yerlerden.. kollarına bırakarak uyuklayan güneş'i, sadece senin için uzaklara bakmak. (mastarlar 'aşk kafiye'.)

Pazar, Şubat 22, 2009

"benim gibi sonsuz bir at, hiç koşmuyorken de attır"

blogumun adı, birkaç gündür 'rakiza'. rakiza, 'vahşi atın şahlandığında ayağını kuma çarpması' diye tanımlanabilen arapça kökenli bir sözcük. peki neden at?

çünkü birkaç gündür atlara, atyarışlarına olan ilgimde inanılmaz bir artış var. o istek ve şevk geri döndü. dünden iyi hatırlarım; o zamanlar küçüktüm ve mahallede maç yapıp terledikten sonra giydirilir, ayakkabılarımın bağcıklarının 'helikopter gibi olsun' dediğim şekle getirilmesi için yalvardıktan sonra babamla veliefendi hipodromu'nda alırdım soluğu. böyle bacak kadardım. kazandibi yer, yarım ekmek dönerin ve turşu suyunun tadına bakar, onbinlerin bir şekilde buluştuğu o karnaval yerinde çocukluğumun çocuk mahsûllerini koklardım. haavi gibi ben de, babası atyarışı düşkünü olan ama kendisi futbolu seven çocuklardan biriydim.

inanılmazdı.. erken giderdik. henüz boş koşu bile başlamamış olurdu. babam bana manejleri, haraları gezdirirken ben, renkli ayakkabılarıyla midilli sırasında bekleyen yaşıtlarıma bakardım. birkaç tur at üzerinde dolanan çocuklar, ebeveynlerinin yanlarına gittiklerinde ayakkabılarını toz toprak içinde bulurlardı. koşacak atlar padok'a gelir, 20-25 dk turladıktan ve halka arz edildikten sonra piste çıkarlar (starting-box, bir devrin kapanmasıdır artık -alparslan anadolu'nun kapılarından biri için çilingir çağırmaktadır) ve mücadeleleri bittikten sonra doping kontrolüne giderlerdi. hâlâ da giderler onlar. biz insanlar ne dersek, atlar onu yaparlar. yarış atları, yılkı atlarına benzemez. özgür ruhları ellerinden alınmıştır artık. hırçınlıklarının yerini, başarılı oldukları bir yarışın sonunda onlara ödül diye sunulan fındık-maydonoz-bal-pekmez-şeker karışımını düşlemeleri almıştır. kolostrumları, pedigrileri, cidagoları, renkleri, orijinleri ve daha birsürü detay.. atların dünyasında, bizim dünyamızda dinlenmeye çekilen acılar her gün yaşanır. ayakta uyurlar onlar. kırılan ayakları nallarının uğur getirmediğini onlara bir kez daha anımsatarak, ne yazıktır ki vurulmalarına neden olur. milyonlar onları "ayrıl da gel"; "yürrü be oğlum" diye çağırır ama atlar sadece yarışı bitirmeye koşarlar. atların yarışının bittiği yerde, biz insanların yarışı başlar. favori, sürdirek favori, plase, çifte, ikili-üçlü-beşli-altılı ganyan, yedili plase, üçlü-dörtlü bahis vs.. uzar da uzar hırsımız. koşular bitince atları terk ederiz, atlar bir başka kimsesizliğe doğru koşmaya başlarlarken, biz evlerimize yollanırız.

onu diyordum.. atlara yeniden döndüm istanbul'da olduğum şu süre içerisinde. geceleri youtube'dan johny guitar'ı, yavuzhan'ı, bold pilot'u, kafkaslı'yı izliyorum. gündüz babamla biralarımızı yudumlarken atlardan konuşuyoruz. babam bir bitirme tezine çalışır gibi atların galoplarına, kenterlerine bakıyor. kulağımda unutulmaz spiker gültekin alpay'ın, 'spikeriniz ali kayakıt'ın, pazar sabahlarının nalkapon'unun, hipodromları dolduran binlerce insanın sesi.. atları düşünüyorum birkaç gündür. onu seveni ayaklarından, ellerinden tanıyan o atları düşünüyorum. damızlığa çekilen, artık ziyaret edilmeyen atları. burnunu avcunuzun içine alıp hohladığınızda size âşık olacak olan o atları.. yani kafamda zingaro tiyatrosu var sevgili şaşkın okur, bakma öyle bu şapşal neden atlara bu kadar kafayı taktı diye, bu aralar böyle. son virajı en geride dönen, 600 ile 400 arasını rekor dereceyle kateden ve foto-finish'e kadar kantarmada boğularak giden bir at var kafamda. kırbaç yiyen, döşüne mahmuz vurulan bir at. bırak özledim..

..oysa ki gazi koşu'larında en bilmeyen, en sevmeyen bile kendisinden geçer ve kalabalığa karışırdı. piknik alanlarında biber kızartan o adam, gişelere koşar ve son bir kupon daha yapardı. kimsenin öyle çok parası yoktu; kravatlı ve jaketataylı doğanlar, yüksek zemindeki siyah camların arkasından opera dürbünleriyle bakarlardı atlara.. seromonilerde görünmek için severlerdi atlarını. fakat kırık oturaklarında bir 70lik rakının ve yanında 1 kilo çupranın hayâliyle gırtlaklarını yırtanlar, boşalmış ceplerine sokarak ellerini, boyunları bir başka bükülmüş şekilde dolmuşlarına adımlarlardı. hipodroma gelmedenki köfte-piyaz yenen o gölgelik yok artık. geceleri bile yarışlar oluyor; şanlıurfa, izmir, adana, istanbul, bursa, elazığ yetmezmiş gibi, dubai'yi, ingiltere'yi izliyoruz. içimizdeki bazı taylar, hiç büyümediler. maiden'dan çıkamayan bir nostalji tutkusudur, bir hüzün hastalığıdır kaldı kalır bende: çünkü bakınca zihnimin loş antresine alelâde şöyle, karolarına basmadan yürümeye çalıştığım taşlık yolları geliyor aklımın hipodromların. vintage, retro ya da çağan ırmak değil, nostaljiyi seviyorum çünkü ben. bir kasa birasına iddiaya girilebilen o zamanlar, yıllar formunda geçmiş de, resmen 10 sene öncesinde kalmış. orta-sınıf, sınıfta kalmış meğer. neyse..

uçurtmaya kıyamadıkları gibi, atları da vurmasınlar. sinir etmesinler beni. çünkü neden? çünkü vincit omnia veritas. evet. hadi şimdi kulağıma ses verin:

Camel -- Fingertips
Dakota Suite -- Mood Indigo
Colleen -- I'll Read You a Story
Jia Peng Fang -- Mirage of the Fall
Sergei Trofanov -- Yumeji's Theme
Tram - You Can Go Now (If You Want)
Arvo Pärt -- Fu"r Lennart In Memoriam
Bohren & der Club of Gore -- Zeigefinger
Şirin Pancaroğlu -- George Frederic Handel - Tokkata
Gustav Mahler -- III. Wenn dein Mütterlein (Schwer, dumpf)

Perşembe, Şubat 19, 2009

"bazı cümlelerin altını çizmek istedim"


'Bu dünyanın belirleyici özelliği geçiciliğidir. Bu bakımdan yüzyılların bir ânlık zamandan üstünlüğü yoktur. Dolayısıyla geçiciliğin sürekliliği hiç avuntu vermez; yeni yaşamın yıkıntıların arasından filizlenmesi gerçeği, yaşamdaki direnişten çok ölümün direnişini kanıtlar. Dünyaya karşı savaşmayı isteseydim, onun belirleyici özelliğine, yani geçiciliğine karşı savaşmam gerekirdi. Bunu bu yaşamda yapabilir miyim, hem de ümit ederek ya da inançla değil ama gerçekten.'

-- Franz Kafka, Defterler


'ABD Anayasası'nı yapan insanlar, "her toplumun temel yasasının lex majoris partis (çoğunluğun yasası)" olduğunu düşünüyorlardı, ama aklın yargılarının yerine çoğunluğun yargılarını geçirmekten de kesinlikle kaçınıyorlardı.'

-- Max Horkheimer, The Eclipse of Reason

'Otorite sahibi bir insanın, aslında yapmayı çok isteyeceği hâlde, ona bağlı özneye vaat ettiği iyi bir işi yapamayacak olduğu zaman içine düştüğü utanç verici durumu düşünün - böyle zor bir durumda, tam iktidarının görünümünü kurtarmanın tek yolu aslında onu yapmak istememiş gibi yapmasıdır - ya özne bunu hak etmediği için, ya da kendisi göründüğü kadar iyi olmadığı, kötü bir yanı da olduğu için. "Kötü" görünmek böylece birinin tam iktidarının görünümünü kurtarmaya yönelik umutsuz bir stratejiyi gizleyebilir - aynı şey Tanrı için de geçerli değil mi ?'

-- Slavoj Zizek, Paralaks

'Bilgimizin veya düşüncemizin içinde, artık bu varlığın (kültür) anısını bize hatırlatacak hiçbir şey yoktur. Herhalde edebiyatın dışında hiçbir şey yoktur; üstelik o da bu işi, doğrudan değil de, imalı ve diagonal bir şekilde yapmaktadır.'

-- Michel Foucault, Les Mots et les Choses

'Tanrı, uzayın tüm sonsuzluğu içinde her yerdedir; yaratıklarının bağımlılığının üzerine yükselip yüce Varlık olarak Tanrı ile birleşebilen doğa (varlık), her nerede ise, Tanrı da bütün o noktalarda eşit biçimde hazır ve nâzırdır. Tüm evrene Onun enerjisi sinmiştir; ama sadece kendisini ölümlü yaratıktan sıyırabilenler, en büyük mutluluğun kusursuzluğun bu ilk kaynağında aranacağını sezecek kadar soylu olanlar, evet sadece onlar, kendilerini bu gerçek çekim noktasına evrendeki her şeyden daha yakın bulacaklardır.'

-- Immanuel Kant, Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Kuramı

'Aramızda, bize neredeyse ölümü sevdirecek o rüyasız gecelerden, ya da dehşet ve ucube sevinçlerle dolu bir geceden sonra tan yeri ağarmadan önce uyanmayan pek az kişi vardır. Böyle gecelerde beynin bölmelerine öyle hayaletler dolar ki, bu hayaletler gerçekliğin kendisinden bile daha korkutucudurlar, bütün ucubelerde gizli olan yaşamgücüyle dopdoludurlar.'

-- Oscar Wilde, The Portrait of Dorian Gray

've bunları elbette çabucak geçelim sevgilim'

-- Cahit Zarifoğlu, Ağartı

Çarşamba, Şubat 18, 2009

"kara kalp kafilesi dinliyorum: mazoşistim"

the black heart procession'ın yaptığı müziği kalıplandıramıyorum. kalıplandırılmasını da bir o kadar yersiz buluyorum. çünkü insan değiller. çünkü kalplerinde hiç mutluluk yok. kalpleri kapkara ve dinleyeni de apayrı bir şekle sokan o notaları bu şekilde çıkarıyorlar. türkiye'ye gelirler mi gelmezler mi bilmiyorum; gelmeleri iyi mi kötü mü olur bilmiyorum; gelirlerse ve izlersem, ne olur tahmin bile edemiyorum. bu dünyaya ait olmayan bir müzik grubu, bu dünyaya ait olan acıları, nasıl bu kadar derinden hisseder de, böylesine hissettirir, onu hiç bilmiyorum. insanlık tarihinin en daral, en mutsuz, en karanlık müzik grubu ilân ediyorum onları. katil ilân ediyorum.
ve şimdi burada sizinle paylaşmak istediğim birkaç parçaları var, değişik albüm ve ep'lerden; fakat öncesinde 'aman' diyorum. mutlu zamanlarınızda sakın ola açmayın, mutsuzkense elinize bile sürmeyin. böyle. ambivalans'ın tanımı gibi duruyorlar zira karşımızda, onlardan nefret edecek kadar çok seviyorum onları. ben de biraz katilim çünkü, ben de tenimde taşıyorum yumruk kadar bombamı.

Salı, Şubat 17, 2009

"haykırıyor trapez"

geçiyor ömür. olmuşluklar, olamamışlıklar arasında. filmin en güzel yerinde perde yırtılıyor, vatmansa papatyalarla dolu iki cadde arasından geçerken kalbine yeniliyor.. şair en güzel dizeyi yazacakken kapı çalınıyor, sıhhiyeler vurulunca kan kaybediyor general. ve şubat'ı yarılarken saçlarımız, kar yağıyor. yönetmen salaş bir barda alkolikliği ile sohbette. dublörün biri başrol istiyor senaristten, sonra buna hayat deniyor. tanrı beyazlara sarınmış, üzerinde bir çelik bıçak, ezanlar arasında tribün tipi bir disonans.. hah, kâzım kartal öldü, artık tüm kötülükleri en yakınlarımız yapacaklar. ahmet kaya, yarım kurşunkalemlerle şeritlerini geriye sardığımız kasetlerde kaldı. geçiyor ya ömür; edip cansever'in mezarı başında gül bitmiyor, can baba datça'da rüzgârlı bir akşamüstünü yaşamakta. janjanlı hediye paketlerinden, sevdiği kıza bir ilân-ı aşk kolajı planlamakta henüz ortaokuldaki bir ali, bir mehmet.. müziksetlerinden record tuşları söküldü, ilkokulda ebeveynlerin beslenme çantasına koyduğu muzdan utanmak, artık yok. atatürk büstlerinin arkasında dansa-davet oynayan beşi erkek beşi kız on zanlı, nöbetçi mahkeme tarafından tutuksuz yargılandı. gültekin alpay, nalın aslında uğur getirmediğini, sapsarı dişleriyle ölerek anladı. ailelerin piknik yapmasını yasaklayan kanun hükmünde kararname, resmi gazete'de yayınlanalı çok fazla olmadı. reha erus italya'dan çok fazla bildirmiyor. veresiye devri kapandı, şimdi sırada "ölesiye devri" var. geçiyor ömür ve yavaş yavaş ölüyorum. gözlerimin önünden bir içhuzuru geçiyor. aldığım her nefeste "iyikiyaşamışım" ferahlığı.. sözlerimden damlayan hüzün, bir içsalgı bezi yanılsaması: durduk yere istanbul'un fethedilmesine seviniyor birileri. yıldırım türker yazıyor, ben okuyorum. diyorum ya zaman ilerliyor, kumfalına kumsaatinden bakmaya çalışıyor bir kayıkçı-remmal; evin belirli yerlerine güzel onlu, sinek ikili ve maça as bırakıyor gece. gece, yaşlanmış bir gündüz statikliği.. gece, yasak arzuların itmeye çalıştığı paslı tren: ağır ağır ilerliyor kanıma. bakmayı unutmuşum. sesimdeki kuşkonmazın, dallarında çokiri ortancalar açıyor. parmaklarımın arasında sapsarı bir iklim büyüyor. tütün kokusunun sarmaladığı bakımsız et, bakımsız zaman, bakımsız vicdan.. dokuz tahta altını düşünen bir tahta gibi yaşıyorum. bazen gerçekleri reddetmeyecek kadar gerçeğe yaklaşıyorum. içimdeki limit, dışımdaki integralle flörtte çünkü. ben, bazen yalanları yalanlayacak kadar gerçeğe ulaşıyorum; aklım arşe, kalbim keman..

yahu geçiyor ömür. "yahu"lu cümlelerimde bir münir özkul aroması. hayat sevince güzel, demiyor nicedir zeynep değirmencioğlu. yaa. bir de uzak şehirler, şehirleri daha da uzaklaştırıyor ya; ben gitmeye hükümlü, o kalamamakla yükümlü genç tenimle ve doyurulduğum hüzünle.. ben tırnaklarının arasını anahtarlığıyla temizleyen cıvık kendiliğindenliği ve o tırnakların çakıldığı sevimsiz elleriyle.. bakıyorum ve çekilen her filmde, morgan freeman hep amerika başkanı oluyor. her dizede ve dizide seveni üzüyorlar. yalındudak hazan. kadmiyum kırmızısı nar, tanelerinde yakışıksız bir ilkbahar.. yahu o terk edilmiş inşaat alanları. sonra yerine kebapçı açılan atari salonları mezarlığı. geçiyor ömür ve kilitli güncelerde kurutulmuş kelebek kanatları üzmüyor artık beni. artık çamları, yapraklarını zaman zaman dökebilen ağaçlar olarak biliyor bizim mahallenin çocukları. sigaraya başlamış çoğu, ay daha bi' uzak, martina hingis tenis oynamıyor. olur olmaz üzülüyorum. değişen ve değişmeyenlere bir, değişemeyenlere iki, değiştirmediklerimize üç, değiştirmeye cesaret edemediklerimizse bin. yahu çok güç.. bir bayırı iniyor olmanın bile tadı azaldı sanki. sanki o zaman da bir şoseyi tırmanıyoruz içimizdeki morukla, sanki daha bir tahammülsüzleştik, daha bir az arıyoruz sevip de diyemediklerimizi, anneannelerimizin ölmesini bekliyoruz ağlamak için.

yahu biliyorum dediklerim saçma. kimseyi enterese etmeyecek minik, zararsız birkaç sayıklama. ama olmuyor be. kemerburgaz'ı temiz görmek işime gelmiyor. haliç'te balık olmasın istiyorum. polonezköy'de bi hayrat, bırakın suyunda karpuz çatlatsın yine köylüler.. hiçbir şey değişmiyor ben yazınca. ben yazınca çekilir bir yer olmuyor dünya. ben zehrimi flakonlara doldurup, potkal diyerek denizcilere satıyorum. beynimizdeki böcekler, demokrasinin dört kilo gelmesi.. bu dünyada her şey kanıma dokunuyorken, geçiyor be ömür, geçiyor. adımı yakartoplarında renk diye söylesin çocuklar. kahkaham din kültürü ve ahlâk bilgisi dersinde, dua diye ezberlensin. ömür geçmeden istiyorum, yüzünü göstersin allah. "naber lan" desin, "bi' kadeh daha mı" desin, "sıkma canını geçer" desin. god mode: on takılmaktan bu kadar mı sıkılmaz biri, azıcık da tevazu göstersin.

olsun bunlar. bunlar değilse de birkaç şey. yoksa sıkılıyorum. kendimi saçlarımdan sürüyecek delilikteyim. deyim kılığında otobüslere biniyor, taksilerden engin koç olarak iniyorum. karışıyor kafam, karışıyor tüm genleriyle organizmam. hayata hayattan, iyi bir hayat diliyorum.

öyle.

Cumartesi, Şubat 14, 2009

"hush now, molly"

haydi bugün'ü eleştirelim. tüketim çılgınlığına yoralım. zaten çiçekçiler para kazansın diye icat ediliyor hastalığı'na yakalanalım. öyle kaybedelim ki kendimizi, yazılı/sözlü tüm eleştilerimizin, aslında bugünün gözümüzde bir değerinin olduğunu fısıldayan o ince sesini de duymazdan gelelim. eleştirmeye lâyık bulduğumuzu unutalım. o kadar şapşal olalım yani. o kadar ki kalp içerisine alalım tüm sayıklananları ve sevgilimize verelim. o da sayıkladıklarını bize versin. dünya daha temiz bir yer olsun. olur mu?

bugün içerisinde "iyi ki varsın"ı bugün'ün varlığını unutarak diyemeyeceğimiz gerçeğinden sakın bahsetmeyelim. yılbaşında harcama yapmayan insanlarız biz. doğumgünlerini manâsız bulan, işin harcama kalemi tarafını işin manevi/duygusal/rererö tarafından her zaman bir adım önce hesaplayan, gayrisafi milli hasıla'ya katkı olsun diye saçlarını muhakkak berberde kestiren, tırnaklarına manikür ve pedikürü, cildine çin masajını hak gören insanlarız. 'ülkeye katkısı olsun ama lütfen müsriflik olmasın olur mu' bireyleriyiz. şimdi bugün nasıl da sevgilimize "seni seviyorum" diyebiliriz ki? maazallah tasarruf mevduatı sigorta fonu'ndan arayıp, bütün kökhücrelerimizi rencide ederler. üüf.

**

bari bugün olmasın. hayatı boyunca hiçbir boka dikkat etmeyen insanlar olarak yaşasak ya yine? derbi maçlar için yüzlerce ytl bayılmak (ister stadda, ister maçın izlendiği herhangi bir yerde) normal değil mi? gel gör ki sevgililer günü denen 24 saatlik nanede ekstra savurganlık duyarlığı yerleşiyor hepimize. yahu sanki böyle bir yalancılaşıyoruz. ha, haksız mıyım?

haydi bugün'ü eleştirelim. beş yıllık kalkınma planımıza uygun olmayan harcamalarımızı kısma yemini edelim. iyi bir pantolon görürsek kesinlikle ikiyüzyetele uçlanalım ama bugün sakın ha sakın, para harcamayalım. biraz kilolanmıştık ve o saunaya sadece sodalı ayran içmek için uğramıştık, bunun israf ile ne ilgisi var? hem lüks de sayılmaz ki saçmalıyorsunuz sayın şeytanın avukatı. sayın yargıç, bugün insanlar şuursuzca alışveriş yapacaklar ve bu beni çok üzüyor. sizce havale mi geçiriyorum? insanlar resmen tek bir çiçek için yirmibeş ytl verecekler. albümlük bir poz elliytl'den alıcı bulacak. tanrım, toplum müzayedesinde gibi hissediyorum. arz-talep öyle bir yerde kesişecek ki yastıkaltı edilenler, tüm o birikimler dökülecek.. sayın yargıç, biraz su alabilir miyim?

yahu bırakın da harcama olsun be. bırakın insanlar en azından bir gün, bir şey oluyor diye mutlu olsunlar. tavlayıcı sahteliklere avuç açmış tüketim düşmanı pozlarını bırakın da, işin reel olan "ekonomik" tarafını celallendirin o hâlde: atıl olan, görücüye çıkacak. sirkülâsyona katılacak olan 1$'ın dahi önemi var diyorum, duyuyorsun mu hafız? bak sen işine, git sevgiline bir kitap al, mis gibi; ama karışma louis vuitton çanta için kestane kanat güvercine dönüşen süslü sevgilisini mutlu etsin diye, 1000$'ı serdar ortaç'ı izlemeye bayılan cüzdanı genişe.. neyse.

haydi bugün'ü eleştirelim. 'saygı çerçevesi'nde ama.

hepinizin saygılılar günü kutlu olsun.

Cuma, Şubat 13, 2009

"the sun"

19. güneş (the sun): leylî suresi: yarım bırakmaları seviyor, hastalıklı bir ihtirasla özlüyoruz. bu hüzünlü bir kaygıdan, tuhaf yanılsamalardan kopup gelen bir serzeniş işte! hep başkaları adına varolmaların çıkarımı, sirk gösterisi olsa gerek. bir tarihin boğulması bir zamanlamanın günışığına çıkması. karartan bir aydınlık! yoksunlukların nadasa terkedilişi. ölümcül hezeyanlarımızın, aklî dengesi bozuk hayatlarımızın durağan kalabilmiş tek çocuksu çığlığı. dizlerin üzerine bir yıkılış biçimi, bir sıyrılıp gelme tekniği! anlatılan, bu dökülüşün öyküsü!

tersi: kurtların regli dönüyor, tıpkı bir süreçbumerangı gibi. romansın bitmesine an kala, kumsaati duruyor. o antik kaburga unutuluyor. bu derhal oluyor.. davy crockett, patikanın tepesinde bir krater gölü oluştuğunu işittiği gün, tüm gerekli malzemeleri satın alıp yola koyuluyor. yanında bir de doktor maketi. yoksa aldırmanın karşı konulmaz kokusunu mu duyuyor? bir korku tüneli'nde ilerliyor. oralarda kapılar. her kapı, bin kapılı bir başka taşavluya açılıyor. kasımpatı içindeki yolculuklardan herhangi birine dönüşüyor bu.

-küçük İskender, Dedem Beni Korkuttu Hikayeleri, Tarot, s.46-47

Perşembe, Şubat 12, 2009

"ikna edici bir intihar girişimi"

marduk mu bilmem, bir şey olacak. sonra, daha iyi bir yer olacak dünya.
bir sabah kalkacağız ve tüm vapurları çalmış olacaklar. camii avlularındaki güvercinleri de. eminönü'ndeki balık ekmeği, közlenmiş kırmızı biberi ve patates kızartmasını. gülüşlerimizi çalınmış bulacağız, sıkmaya bir incir sütü de bulamayabiliriz iltihaplarımıza. üzülme. biz; yani pet şişelerden önce ölecek olanlar, bir kedinin kanlanmış gözüne bakacağız. köpekler terbezleriyle üzerimize atlayacaklar. tek hece yok, tek nota bırakılmamış, tek ses duyulmuyor. susacağız ve yanan ormanlara dalacak gözlerimiz. renksiz, hâlsiz, soluk gözlerimiz. bir daha çıtalı yapılmayacak. bu bir yanılsamanın sonu, bir fark edişin başıdır. bu susmaktır bu. gülme. bak bu gecenin de şarkısı belli oldu, gelme. pek git. düşünme. bak iskeleler de yıkılacak. hem, daha iyi bir yer olacak dünya. düşürme yüzünü öyle yere. az sonra ay da kararır, çocukların sesi de gider. okul bahçeleri bir başka okula götürür artık. matbaalarda yalnızlığımızın sepya fanzini- yahu ya da gel, hatta en iyisi gel, uykularından çık gel, günahlarından kop gel, ayrıl da gel vre.. ha? karnımdaki ağrıya bilinç akışı diyorlar. bunu bil, öyle gel. ya da.. gelme.

Salı, Şubat 10, 2009

"mark linkous beni diskoya götür"

grip olunca gözlerim hidatoda dönüşüyor; damlama yapıyorlar resmen. gece çok terliyorum, annem üzerime 4 yorgan örtmüş de bilmiyorum, sabah olduğunda açıyorum yine Sparklehorse'u mutlu oluyorum. ıhlamur içmek, patlamış mısır kemirirken ahmet çakar'la geri dönüşü olmayan yollara girmek eylemlerini seviyorum.
yahu ben sizi bilmiyorum amma, 'yeşil reçeteniz yoksa dinlemeyin bu şarkıları' diyerek abartıyorum elbette. çünkü bu grubu çok seviyorum.

Pazartesi, Şubat 09, 2009

"onudasiyahkotumlagiyeyim"

sanırım çok kötü bir bukowski taklidi olmaya doğru gidiyorum. adamın yazdıklarını taparcasına sevmememe ve çok da dönüp okumamama rağmen, adam gibi yaşamaya başladığımı fark ediyorum(fark ettiğim saat 04.48 ve yaşamın da adı sağlıksız yaşam -geç kaldık!). kahve, sigara, düzensiz uyku, tek öğün beslenme. alkol tüketimini azaltmaya yönelik hiçbir girişimimin olmaması ve dahası. kafamı kırasım geliyor. sabah kalkıp gece yatan bir adam olmak istiyorum. geçici tamlayanlar istemiyorum. aldanışlar, körü körüne bağlanışlar vs.. bir insan neden yazar'ın yanıtını aradığım saatlerde, yani sartre'ın 'ayıklama çabası' dediğine ben 'sayıklama çabası' dediğim vakitlerde kendime kızgınlığım artıyor. aydınlanıyor. "yaşıyorum, buradayım" haykırışından fazlası değil yazmak. sanki öyle geliyor. çok sevdiğim yazarları düşünüyorum. çok büyük yazarları düşünüyorum. fedakârlığın orijinine kendisini koyabilme cesaretini gösterebilenleri. çevresinden, çapından ve en geneli 'dünyevî'den kopabilmeyi başarabilenleri düşününce kendime daha da kızıyorum. sonra muzip mizacım gereği, olumladıklarımı değillemeye başladığım o kıtır dakikalar giriyor araya: 'eğlenmeden, gezmeden, tozmadan yaşanır mı yahu'yu sorgulayıp, yine saçmalıyorum kendi beynimin içinde. bugün ne desem, dün unutuyorum. 'insan acizdir'e takılıyor kafam; 'insan artislik yapmamalıdır'a doğru ilerliyor.. sonra zihnimde bir panayır kuruluyor. yırtık pabuç siyaseti ile kırık kalp edebiyatı atbaşı oluyor. tanrı ve birey, hileli bir zarın toplamı 7 etmeyen iki tarafı gibi beliriyor önümde ama daha mühim işlerim olduğunu anımsıyorum. aşk'ı pek düşünmüyorsam da, benden kays olmayacaksa da, leyla'yı düşünmeden edemiyorum. kararıyor.

düşünmeyince ne oluyor? bir şey olmuyor. hakeza düşününce de olanlar oluyor. ama yine bir şey olmuyor. das kapital'i okumak istiyorum. helvetius'u haksız çıkarmak istiyorum. aydınlanıyor. ıslak kum pist'in, çim pist'le aşağı yukarı aynı etkileri verdiğini bildiğimden; hipodroma nallarımı gömdükten sonra çıkıyorum ben. neyse yine gün oluyor. geceye dönüyor. neşemi bir kum havuzuna, 'sonra bulurum yæ' diye bırakıp, yastığıma gömülüyorum.

Pazar, Şubat 08, 2009

"ayakkabılarını kapımın önünde görmek istiyorum"

gri siyanür; kalpte. sen-ben bahane.

aşık olunası hiçbir yanı yok aşkın; maksat huzur ve "onunlayken, onunlayım" dikotomisi hanemizde: sonrası şahane.

gözler arasına bariyerler, kurallar koy. öyle bekle ki otobüsler bitsin. yol dursun.

kırılır şaryo.
klavye aksar. kalem yazmaz. kağıt kaçar.
"oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir". gurur, yanar.

diyeceğim; artisliğe gelmez sevmek. seveceksin, oturacaksın.
ilkkezlunaparkgörmüşgibi seveceksin. seni seviyorum diyeceksin, dudakların patlayacak. yalan yapmayacaksın.

inanmazsan, banane.

Cuma, Şubat 06, 2009

"back"

umutlar yağ bağlar. naif bir isteksizlik bazen; neticeleri görmez olurum. bilemem hangi yöne açılmış tek gülüm, bilemem kararsızlığımın adı nedir. haziran'ları başlarında bırakmayı öğrenmeli insan. mart'ları da. gece uzun bir nehrin, uzun bir köprüsü. derinimde ucuz bir şarabın, üzümünden ucuz tortusu. sevgilim cümlelerle kendini saklamak istemek: hissizleri ilgilendirmeyen bir çocukluk korkusu. ondandır ki bazen kendime yalan diyemiyorum. kulağımı tırmalayan bir şarkı var ve onu açıyorum. şarkıyı sevmiyorum ama açıyorum. şarkı bitene kadar da dinleyeceğim sanırım onu. sen de dinleyeceksin. yalnız böyle şarkılar oluyor ve alışamıyorum. bir jenk; tam olarak dudaklarımın ayrımına uzuyor. ve yol kenarları, böğürtlen dikenleridir.. ve dağbaşları, gündüz gazeteleri.. umutlar meme yapıyor. adımın harflerinden azadeyim. çünkü otantik bir riyakârlık diyelim hepsi o. haziran'ları ortalarında bırakmayı öğrenmeli insan. nisan'ları da. elmalar oluyor, kiremitler. bazen kendime az geliyorum. az. ahraz. o vakit ki kuzgun saçlarım ve janti laflarımla ben.. o vakit ki bileklerimdeki 8er kemikle ve haylazlığımla.. sahi, sizi uzun yolların sonunda bırakırdım tarçın tarçın. gülüşünüz lunapark kokardı. aylardan cansever, ve illâ ki yıllardan süreyya. gülün yaprağına kanmayan adamlar yani; çakmak ceplerimde. sonuna kadar rasyonel. sonuna kadar alarga!

düşün mahalle çocuklarının terk ettiği bir seksektaşı, nasıl da dönenir taşlığına. cizlavet kokan lostra salonlarından sor hıncını, tebeşirlerden, kimyasal denklemlerden sonra. derinimde asidi kaçmış bira ve elbette ki biraz yırtık yalnızlıklardan ve ayazdan sor. hani dedim ya insan haziran'ları ortada bırakmayı bilmeli. ve elbette mayıs'ları da. siz ki çitlembikte patlangoç, tüftüfte rulolanmış bir atyarışı bülteni. sofraya konan ayva reçeliydi elleriniz ancak sineklerim de bu kez iyi tembihli. çıkıp eczanelere mi koşsam, koşup takılsam da mı düşsem. ayna söyle bana sen kaç kilo sırsın? ayraç söyle yıllardır kaçıncı sayfadasın? hani alınyazını elinin tersi ile silen tarih? titreyen misinayı görüp de ürken kaç balıkçı tanıdı bu deniz? hem anormal mi, bak: şemal son derece kayık ve nabız da düzensiz.

sevgilim, inanmanı beklemiyorum bu kez. çünkü inadına tornistan, inadına gerçeklik ve gerçekliğe muhtıra! biliyorsun;
insan, haziran'ları ortada bırakmayı bilmeli bazan. temmuz'ları da.

Rachel Hurd Wood #5..

bukowski seni tanısaydı, şimdi cezmi ersöz'dü.

Pazartesi, Şubat 02, 2009

"yaa"

Bir soru sorulsa, yanıt yerine yeni
bir soruydu ağzımızdan çıkan,
mağrurdu yüzümüz hala, ama kopmuştu
bakışımız bizden: Ufukta seyreden
dümensiz gemilerdik, bekliyorduk
-Enis Batur

Pazar, Şubat 01, 2009

hepimize iyi hayatlar


ben sana olan inancımı kaybedeli çok oldu. şimdi bana burada olmayan bir samimiyeti kaybedişinden bahsetmen çok anlamsız geliyor açıkçası.

benim işlerim var.

gitmem gerek

iyi geceler dilerim.

> benim de. / bana da.

"içimdekibetonmartı"

başım tuttu; uyku tutmadı. göğsümde kas ağrısı, biraz da duman var odada heralde ondan. perdeler sararabilir. tavana sıçrayabilir. buna rutubet denebilir. hemingway'den zor rica ödünç alınmış gibi duran kısa cümlelerim anneme bunu açıklamama yetmeyebilir.

sigarayı azaltmazsam iyi olmayabilir. fındıklı kahve bana dokunuyor olabilir. içimde bir martı var ve beton. o, jay-jay johanson'u dinlemekten büyük keyif alıyor olabilir. evet evet hatta öyle ve bizzat şöyle:

1984
Believe in Us
Anywhere Anytime
Escape
I Want Some Fun
Quel Dommage
Milan, Madrid, Chicago, Paris
The Girl I Love Is Gone
It Hurts Me So
Lychee
She's Mine But I'm Not Hers

olabilir.