Cumartesi, Ocak 31, 2009

"penny lane is in my ears and in my eyes"

sanırım ada kokuyor. trenlerden, salıncaklardan, bungalovlardan sonra. öyle sanıyorum ki, ada kokuyor. dört tarafı da aynı ırmağın kollarıyla çevrelenmiş bir ada bu; karahindiba kokuyor. tüyden petaller, en kumaş yalnızlıklarda. kırık bir plak, bir düğme. ipliğini kaybetmiş bir düğme kokuyor. pikap iğnesini içcebinde saklayan bir güz, yağmurlu bir ceket, bir parça karadut şarabı ve sanırım gece kokuyor. adada. kimsecikler yok, gökyüzü yeryüzü ile fısıldaşmada. dedim ya aslında ada kokuyor ve aslında iplik. kimya derslerinde başarısız bir ilkbahardır kokuyor. güzden bana. faytonlarla kaldırımlar arasında bir dudak kokuyor. sonra ipliğini bulan bir düğmeye dönüşmüşlüğüm: "hm, ne güzel kokuyor.."

olasılıktır ki sepya fotoğraf kokuyor. füzen ve mum. alkolü bırakıp eriyik içen bir adamdır; nefesi kokuyor. quill. dudaklarımda bir düğme iliği; henüz ocak ancak fena halde şubat kokuyor.
kilometreler, stabilize yüzonikisaat ve tebessüm kokuyor.. gelmek, sarılmak, uyumak kokuyor. yo, sanırım ada bu, evet evet ada. aslında ada kokuyor ve ipliğin biri de aslında düğmeymiş. bu karanlıktan pek seçilmiyordu da, evet bunlar fena halde ceket kokuyor. yağmurlu. yanık tost ve ahşap, yanık saraylar ve a ay. içimde bir yabani ot yangını sonrası iklim değişikliği: avcunda birtakım çizgiler var, ne güzel kokuyor.

büyük ihtimalle kuşkonmaz kokuyor. herhangi bir kıyıda, taşlar arasında bulunmuş bir kültablası kokuyor. kum. bir kazağın tek kolundan içeri giren iki el gibi, biraz tahakküm ve kendini salma: biraz irtifa kaybı, biraz oksijen baskını, biraz emniyet kemeri, biraz balık ekmek ve sahaf.. bir anda tüm şehir santur kokuyor. hayat pahalılığı. antika çakmaklar. şekeri atılıp, çözünsün diye 45 saniye beklenen bir bardak çay. o çay bardağında birkaç mol buhardır, kokuyor. plastik küpeşte, olmayan martı belki ama; bir yokuşu çıkarken aniden alınıp verilen bir nefes gibi kokuyor yakamoz. ışıltılı zargana kılçığı. şataraban. burası nargile dumanı ve osmanlı, biraz lale devri ve mimar sinan kokuyor. ehe ve mehe.

tek kişilik yataklardan sonra tişörtler ter kokuyor. su vurduğumuz yüzlerimizde bir siyah nokta çekincesi ile vücuda gelen o ikindi şapşallığı. yahu pencere açılıyor odanın içi kapitalizm kokuyor. dışarısı kokuyor. kahve yaptığın bardak, ellerin kokuyor ılıtılmış. ruhunun aynasına rujla yazılmış birkaç sözcük var ve sözcüklerin omurgaları kırık. önceleri bir şeylerdi; şimdi hepsi baştan ayağa gerçeklik kokuyor. korkusuzluk, netlik, rahatlık. bağırmak istenilen sokaklar artık özgürlük kokuyor. tahtaboş.

bak buradan ayışığı daha iyi kokuyor. ilaç firmalarının ücretsiz defterlerine bırakılmış birkaç not, parmakların ve tütünsarısı kokuyor. elsa kokuyor, gül kokuyor. burkuk bilekli bir piyanistin, bir balerine bakışı kokuyor gözlerini uzatmış satürn. 365 gün kokuyor. sen kokuyor. karışıyor sonra bana. ismini çorbama bandığım bir aralık mevsim kokuyor,

adım, bir tansık olan, kanına karışıyor şimdi.

Hiç yorum yok: