Cumartesi, Ocak 31, 2009

"penny lane is in my ears and in my eyes"

sanırım ada kokuyor. trenlerden, salıncaklardan, bungalovlardan sonra. öyle sanıyorum ki, ada kokuyor. dört tarafı da aynı ırmağın kollarıyla çevrelenmiş bir ada bu; karahindiba kokuyor. tüyden petaller, en kumaş yalnızlıklarda. kırık bir plak, bir düğme. ipliğini kaybetmiş bir düğme kokuyor. pikap iğnesini içcebinde saklayan bir güz, yağmurlu bir ceket, bir parça karadut şarabı ve sanırım gece kokuyor. adada. kimsecikler yok, gökyüzü yeryüzü ile fısıldaşmada. dedim ya aslında ada kokuyor ve aslında iplik. kimya derslerinde başarısız bir ilkbahardır kokuyor. güzden bana. faytonlarla kaldırımlar arasında bir dudak kokuyor. sonra ipliğini bulan bir düğmeye dönüşmüşlüğüm: "hm, ne güzel kokuyor.."

olasılıktır ki sepya fotoğraf kokuyor. füzen ve mum. alkolü bırakıp eriyik içen bir adamdır; nefesi kokuyor. quill. dudaklarımda bir düğme iliği; henüz ocak ancak fena halde şubat kokuyor.
kilometreler, stabilize yüzonikisaat ve tebessüm kokuyor.. gelmek, sarılmak, uyumak kokuyor. yo, sanırım ada bu, evet evet ada. aslında ada kokuyor ve ipliğin biri de aslında düğmeymiş. bu karanlıktan pek seçilmiyordu da, evet bunlar fena halde ceket kokuyor. yağmurlu. yanık tost ve ahşap, yanık saraylar ve a ay. içimde bir yabani ot yangını sonrası iklim değişikliği: avcunda birtakım çizgiler var, ne güzel kokuyor.

büyük ihtimalle kuşkonmaz kokuyor. herhangi bir kıyıda, taşlar arasında bulunmuş bir kültablası kokuyor. kum. bir kazağın tek kolundan içeri giren iki el gibi, biraz tahakküm ve kendini salma: biraz irtifa kaybı, biraz oksijen baskını, biraz emniyet kemeri, biraz balık ekmek ve sahaf.. bir anda tüm şehir santur kokuyor. hayat pahalılığı. antika çakmaklar. şekeri atılıp, çözünsün diye 45 saniye beklenen bir bardak çay. o çay bardağında birkaç mol buhardır, kokuyor. plastik küpeşte, olmayan martı belki ama; bir yokuşu çıkarken aniden alınıp verilen bir nefes gibi kokuyor yakamoz. ışıltılı zargana kılçığı. şataraban. burası nargile dumanı ve osmanlı, biraz lale devri ve mimar sinan kokuyor. ehe ve mehe.

tek kişilik yataklardan sonra tişörtler ter kokuyor. su vurduğumuz yüzlerimizde bir siyah nokta çekincesi ile vücuda gelen o ikindi şapşallığı. yahu pencere açılıyor odanın içi kapitalizm kokuyor. dışarısı kokuyor. kahve yaptığın bardak, ellerin kokuyor ılıtılmış. ruhunun aynasına rujla yazılmış birkaç sözcük var ve sözcüklerin omurgaları kırık. önceleri bir şeylerdi; şimdi hepsi baştan ayağa gerçeklik kokuyor. korkusuzluk, netlik, rahatlık. bağırmak istenilen sokaklar artık özgürlük kokuyor. tahtaboş.

bak buradan ayışığı daha iyi kokuyor. ilaç firmalarının ücretsiz defterlerine bırakılmış birkaç not, parmakların ve tütünsarısı kokuyor. elsa kokuyor, gül kokuyor. burkuk bilekli bir piyanistin, bir balerine bakışı kokuyor gözlerini uzatmış satürn. 365 gün kokuyor. sen kokuyor. karışıyor sonra bana. ismini çorbama bandığım bir aralık mevsim kokuyor,

adım, bir tansık olan, kanına karışıyor şimdi.

Cuma, Ocak 30, 2009

"tarihteki aşklar"

kerem ile aslı, arzu ile kamber, leyla ile mecnun, romeo ve juliet, ehe ve mehe.

Bishop's Robes..

Gün ne güzel mutlu başlamıştı, Dùelist adamı yüzünden bu şarkı geldi aklıma.

Onun da dediği gibi: "ağlatabiliyor".

Ve fakat çok güzel. (Haavi: -Artık Radiohead şarkıları için, "çok güzel" denmesin.)

Peki, ehehe. Buyrunuz.

Charles Bert..

Math and Physics Club'ın solisti olan bu arkadaşın mutluluk saçan bir sesi var. Movie Ending Romance albümlerindeki Graduation Day ile de kalbimi yakalamayı başardılar, takılıyorum her sabah.. Tıpkı Beirut'tan bir Elephant Gun gibi, The Kinks'den Village Green gibi. Seviyorum mutluluğu içinde az biraz hüzün olan o parçaları. "Belle ve Sebastianla" insanlarının müzikleri gibi.

Çok seviyorum bu adamın sesini.

hono lulu

kendisi, muğlak düşünceler. muğla'daki başbelam. şimdi istanbul'a gelme durumu var yine, gelirse kendisini eşşeklerimle, atlarımla tanıştıracağım.

adam ol lebraam. imza: saç.

"çayırçimen"

bir çocuğun italik duruşu. çocuklar istekleri olduğunda böyle dururlar. sonra da onları öperiz.

"öylebirgün"

topkapı -zeytinburnu minibüslerinin, birer ikişer sıralandığı bir gündü.

durak yine kalabalık, aracın içinde ağııır bir çemen kokusu.. "ağabey bir koyun bir insan uzatır mısın"dan sonra bende film koptu...sanıyordum ki arkadaki minibüsün şoförü, nüfusuna dahil olduğum minibüsün kapısına gelerek "yav azcık öte çeksene götüm dışarda kaldı" dedi. kabin basıncını kaybettik, dikkat şaranpol! levhası olmasa bunu size karacaahmet'ten fakslayacaktım.

abdi ipekçi'de, bir klasik, bir yenilgi daha. 18 sayı farklı cska moskova fenerbahçe ülker'i yeniyor ve haavi ile yine yürüyoruz. o bana bukowski fırat diyor, türkiye'deki seracılığın gelişimini yol kenarındaki lahana tarlalarına bakarak anlıyoruz ve surlara geldiğimizde istanbul'un aslında gevaş'tan, yüksekova'dan, kato dağı'ndan bile tehlikeli olduğu gerçeği bize meleba diyor. istanbul fena, hele surlar daha bir fena. eğer orada birkaç 'köpekli adam' olsaydı bunu size zincirlikuyu'dan meyl olarak atacaktım. yok yok o da olmazdı, aristokrat lahtinde uyumak wereyda'ya yakışmaz. en iyisi bir göbek taşı bulup uzanayım..

topkapı -zeytinburnu minibüslerinin, hakkı'ları ve saadet'leri es geçtiği bir gündü.

birkaç hakkı, birkaç saadet. minibüslerde duyduğum sıradan isimlerin, o isimlerin sahiplerinin karın guruldamalarının ve ütüsü bozulmuş pantolonlarının her zamanki gibi iplenmediğini fark ettim. camdan dışarı bakan bir ben, yahu bir ben gülüyorum bu insanlara ve ağlıyorum onlar için. ben o insanların yüzleri, ayakları onların, ve onların bitimsiz kıtır neşelerindeki acı sos.. hakkı'yla yaşıyorum, onun da ayakları kokuyor demişti biri. bu plastik kraterde, bu camsı gölette, bu sinsi süs havuzunda pirhanalara doğru uzatıp parmaklarını "ehi, gel kuçu kuçu" demişti. sensiz saadet neymiş diye soran bir matematik öğretmeni vardı aklında belki; apsis'in ordinat'a kur yaptığını fark edip de uzakları anımsayan..

topkapı -zeytinburnu minibüslerinin, kış çayı seven insanları birer ikişer geçtiği bir gündü.

metro istasyonları soğuk. metro istasyonları güllüklere gülistan. bozuk: metrolardaki meşrubat makineleri. fareli traversleri sarı çizgilerinden sonra gelen.. ve metrolarda kanunsuzluk, yürürlüğe yeni giren bir kanun. içimizdeki taş ülke, güzlenmiş seri biber hüznümüze paralel patates kızartmalarımız. kaşkolsuzluk, bu ülkede boynuna vuruyor insanın. herkesin boynunda aynı kaşkolsuzluk, gasper vidmar da bile hatta. ki sadece 3 sayı atabildi koskoca cska'ya, o da bir şey, o da bizden bir şey haddızatında.

topkapı -zeytinburnu minibüslerinin, topkapı -zeytinburnu minibüsleri olmadığı bir gündü.

eve gidip tüm özledimleri sıraladım ben de.

Salı, Ocak 27, 2009

Like a T.V. set..

güzel şeyler: 1000 filan.

"You said you hate my suffering"

insan, özlediğinde acı çeker.

insan, özlediğinde "I know not who I am" der.

ben özleyebilen bir insanım.

Pazartesi, Ocak 26, 2009

Pazar, Ocak 25, 2009

'Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?'

..sonra kalktım biraz Kent dinledim, biraz Kavafis okudum, biraz kahvevesigaravebirazcıkdayağmurluhava.. Eski pazar'lar, atyarışı programları ile açılır, futbol maçlarının tekrarı konuşularak devam eder ve muhakkak yorgun biterdi. Şimdiki pazarlar pazartesininvesalınınveçarşambaperşembecumacumartesi'nin bir benzeri. Günleri fotokopi çekmişler, apartman boşluklarımızdan bırakmışlar. sıtrencır den fikşın mı dersin, turumın şov mu, bilememek ben.

Hem sonra Kent dinlerken hiçbir şey duymuyorum ki. Hayata, bana ve pazar'lara dair tüm niyet yargılamaları yok oluyor. Kendimi bildirmemek istiyorum. Kendimi bilmemek. You just have to let me go diye bağırıyorum ve Tavşan Dede'nin bahçesindeki hurma ağacının artık iyice kuruduğunu görüyorum. Çocuk ben'in, okul bahçesinde ayağı takılıyor ve yere düşüyor birçocukben. Avuçları yara oluyor taş kaçıyor hep. Kalkan deri, tadını unuttuğum ekşi bir acı parçası.. Yaralarımızın kabuklarını sarkıtıp bir sepetle hayalet bakkala, pazar gazetesi için pencerede bekliyoruz. O beklemek güzel, o beklemek can.

En güzeli günü Kent'e yakışır şekilde dizayn etmek sanırım. Dört tarafı denizlerle çevrili vapura, ada vapuru denir ve pazar'ları ada sahillerine gitmek iyidir.

Çarşamba, Ocak 21, 2009

Igby Goes Down..

Çilekli ötenazi sonrası gelen "tüm zamanların en iyi pişmanlık sahnesi" ile bende bambaşka bir yere sahip Catcher In The Rye etkili bu şahane filmi izleyin isterim.. Bill Pullman'a neden taptığımı bu filmle bir kez daha anladım ve şahadet ettim. Seviyorum bu filmi, "Cennet o kadar güzelse bu büyük fedakar neden çarmıha gerildi?" diye sorduğu ve belki de klasik 'işlevsiz aile' geyiğine en güzel yanıtları verdiği için.. Tek bildiğim sevdiğim.

Salı, Ocak 20, 2009

"haavi, ben ve birtakım isimlerin bizim saplantılarımız olmaları üzerine ballad"

Enis Batur'a Eniz diyen insanlarız biz, öylesi daha keyifli. Orhan Pamuk'a ben hep mesafeliyim, Haavi bazen sever gibi oluyor ama biliyorum ki pek ısınabilmiş değil. Hilmi Yavuz'dan el ve oybirliğiyle tiskiniyoruz. Tavrı, duruşu; olmuyor, olamıyor. İlber Ortaylı dediğimizde aklımıza tüm tarih kitaplarını okumuş, makine düzeni ile çalışan, hafif çılgın, okuduklarını bir heves ve büyüklükle anlatan, izah eden bir adam geliyor. Dikkat ediyorum, Umut Sarıkaya'da da bizim saplantılarımız var. Onun da taktığı birkaç adam var. Biz Patrick Rafter'a, o Rafet El Roman'a mesela.. haa, biz de Rafi'nin "Bir Melek Diliyorum" şarkısına çektiği klipte elinde Musa'nın asası ile dağ bayır dolaşmasına yarım yarım yarılıyoruz ama Umud kadar delirmiyoruz ona.. Sonra sert sessizleri yumuşadmamız var. Cevab Veremedi gibi düşünün, bunlar var, bu saplantılar var, ben reddetmiyorum, Haavi'nin de etmeyeceğini düşünüyorum.

Fatih Özgüven'e olan yakınlığımız, onu sohbetlerimize "Faatabi" diyerek eklememiz.. Woody Allen'ın zekasından nefret ediyor oluşumuz ama onu çok sevmemiz.. İşte uyandım, baktım Haavi İlber Ortaylı takıntısını sürdürüyor. Gülümsedim, ahaha dedim, aklıma gelenleri yazdım. Yazmak zaten takıntılarımızın en bilineni.

"cımbız - ayna korelasyonu"

Öğrenilecekler:

- Redbull içme, uykun kaçar.
- Fetucini ve krep'i az ye, kilo yapar.
- Uyanınca çocuk ol, iyidir.

Çarşamba, Ocak 14, 2009

bilmedikleştirmek..

okul > okulun uzaması > birtakım olaylar > 'takma be oğlum' > 'lan bu yaz son 2197 senenin en sıcak yazı olacakmış' > 'olur o olur' > okul > 'vize dahil mi?' > 'pazartesi sinemaya gidelim lan türksel günü' > okul > 'sen de acıktın mı?'

dediler ki..

"Kapitalizm hakkında konuşmayanlar, faşizm hakkında sussunlar" diyor Max Horkheimer.

havadis..

tadı tuzu kalmadı yalnızlığın.

Salı, Ocak 13, 2009

Okurum..

Deep Purple geliyor, Sometimes I Feel Like Screaming dinlerken ölebilme ihtimalimiz de mevcut ya, neyse.. Bugün hallettik o tez işini, son 2 sınav kala, resmen Muğla'dan İstanbul'a gitmek için saniye sayarken, ve içmezken, ve okumazken, sadece Sparklehorse dinleyip Çarkıfelek izlerken ve artık sıkkınlığın son raddesindeyken, böyle saçmalama isteği tavan yapmışken, Akyaka güzelken, İstanbul'a gittiğimde yapacağım ilk iş bir balık ve akvaryum almak olacakken, ders çalışmam gerekirken, kitap okumak ve ucuz şarap şişeleri koleksiyonu yapmak isterken... aslında en çok gittiğimde kar yağsın istiyorum yahu, berisi yalan. Böyle lapa lapa ama, kestane filan da yiyebilirim yağışına bakarken; sahlep içer, çok eski gazetelerin üzerine oturur, evin salon perdesini sonuna dek aralamasını söyleyip anneme, bahçeden "eheheh" diyebilirim. Olmalı bunlar.

Kahve için. Kahvenize kar düşmesi için kahvenizi dışarıda için. Woody Allen'a çok kızmayın ama bidibidi konuşmaktan da geri kalmayın. Mesela beni sevin. Bilmem; benimle Yeniköy Parkı'nda Skol içip basketbol oynayın. Uğur'un dediği gibi: "Saçların ne biçim kabarmış lan!" deyin. Vita yağ tenekelerini, trenleri (elbette, ekspres dahil), vapurların kenar kanapelerini, 'kışın kediler'i dikkatle izleyin. Gece ağzında yumurta taşıyan bir sansar görürseniz ışıkları kapayın ve gözlerine bakın. Otobüslerde bazen ters koltuklara oturun ki birsürü fark etmediğiniz detayla zaman geçirme fırsatı kazanın. 2211' e "Artis!" yazarak Wereyda'ya gönderin.

Okuyacaktır.

Pazartesi, Ocak 12, 2009

Bela..

Sakarlık mıdır lanet midir nedir anlamadım ama biradan sonra erimiş tereyağını da klavyeye döktüm, evet. Dişlerimden birinin dibi eşelenmiş, uzun vadede bu bana "anne bıktım her şeyin beni bulmasından" gibi kelâmlar ettireceğe benziyor. Karnımın sağ kısmında yağ bezesi gibi bir şey var, şom ağızlı bir arkadaşım dedi yağ bezesi diye, bu insanlar tıp okumalıydı ya, neyse.. Acıtmıyor ama dokununca sızlıyor; "çok eğilmekten sıkışma olmuştur, e göbek de var" diyerek üfürükçülüğünü kanıtlayan arkadaşım, kendi bacağında da bundan olduğunu ve bir şey olmayacağını söyledi. Umut resmen oyalamaca.

Sonra tez yazacağım yarın, perşembe günü son 2 sınavı da halledip -kör topal- İstanbul'a geleceğim ve doktora gideceğim. Hayatta en nefret ettiğim yerler arasında eczane, hastane, dişçi koltuğu, hasta yatağı var. Eeh yeter be.

Pazar, Ocak 11, 2009

Tatil..

Büyükada bungalovlarından birinde, iki kişilik bir yatağın tek kişilik tarafındayım. Elimde bir ağaç dalı, toprağı eşeliyorum hafif şapşal.. Güneş bir gemi gibi batıyor. Sormak-cevaplamak arasındayım. Arkamda bir çalı, arkamda bir tarih.. An'ı yaşamaktayım.

Dondurma yemek, tavla oynamak, biraz uyumak, biraz salt karanlıkta kalmak istiyorum. Edip Cansever okuyorum yine, yine bazı dizelerde başım öne eğiliyor ve "o kadın da kim?" diye soruyorum. Günün gece olması kadar doğal şeyler var hayatta. Kremalı tavuk kadar doğal; üzerinde uğraşacak kadar zaman harcaman kâfi: Bütün eski fotoğrafları yakıyorum.

Bazı fotoğraflar eskimesin istiyor insan.. Otobüs durağından o'nu yolculadığın ân ya da herhangi bir sıradan olay.. Kasmamak gerekiyor! Fide-fidan arasındayım ve hislerim, bir çocuğun küfretmesi kadar normal. Ellerim dolu, biralar dolu. Gözlerimizi dolduracak bak bu şarkı, sen gelip bamteline dokunacaksın uzamaktaki saçlarımın.. bak diyeyim, kollarım uzar bir cinsaçı gibi, uzar da kollarını kaplar. Sarmaşık bir harmanlık ân'ı.. Baksana salıncaklar da boş! Sallanmak-düşmek arasındayım..

Orada gözlerin var. Orada gözlerin iyi ki var.

Radiohead'e İnanmak..

All I need dediniz inandık, Reckoner dediniz inandık.. Daha da inanırız.

Cumartesi, Ocak 10, 2009

I really need to know..

Okul uzadı. Saçlar da uzuyordu, fena da olmadı. Tez yazıyor göründüğüm diğer 2 eleman, kumpasa sıkıştırmaya hazır duruyor, bakalım. Bu aralar birayı da yavaş içiyorum. Barcelona Barcelona'ya gideceğim, İstanbul'a da az kaldı. Bakalım.

Dünyanın En Zeki İnsanı..

Bu adam. İzleyin.

Cuma, Ocak 09, 2009

The Oblivion..

8 Songs..

6 gün sonra yoldayım, 7 gün sonra İstanbul'dayım. 8 şarkı ile şu anki hislerimi ifade etmeye çalışayım. Bakayım bakayım.

Piano Fire: Sparklehorse'un It's A Wonderful Life albümünden bir Mark Linkous - Pj Harvey çalışması. Sparklehorse'da beni içine çeken, asla ama asla bırakmayan bir şey var. Böyle teklifsiz, ısrarsız bir naiflik. Zamanı durduran cıvıltılarıyla kuşlar.. kuşlar.. kuşlar..

I Was Just Thinking: Kısacık bir Max Richter parçası.. Tuşlara dikkat.

My Funny Valentine: Sorry I Made You Cry albümünü de sevdim The Czars'ın..

Farewell Your Heart: Sparklehorse ile yollarını ayırıp, "Sol Seppy" olarak yoluna devam eden Sophie Michalitsianos'un solo albümünden bir parça.. Bu fotoğrafı da çok sevdim, o berenin benzeri bende de vardı ama Ankara'da kayboldu, yazık oldu. (Albümdeki favorim Loves Boy olsa da, bu şarkının bana çok önce biri tarafından yollandığını hatırladım, ondan koydum.)

Bira: Golatkin'in içmek için sebepler sunan parçası.. Bilirdin Bilmezdik'ten daha çok seviyorum onu, sonra gidip gene bira alıyorum.

The Same Mistakes: The Cooper Temple Clause'un en sevdiğim parçası. Evet böyle sert şeyleri de sevebiliyorum.

White Winter Hymnal: Bu şarkı çok güzel. Dillere pelesenk edilesi.. 9 kez "I was following" diyor ve Fleet Foxes'a teşekkür ederek karlı yollara dalıyoruz..

10,000 days (Wings for Marie pt. 2): Maynard James Keenan'ın 27 sene -takribi 10000 gün- felç kaldıktan sonra hayatını kaybeden annesine yazdığı bir ağıt, bir bir 'bir şey' sadece.
You're going home.

Perşembe, Ocak 08, 2009

Aa?

Kendisine göre "diğer" olanlarla kendisi arasında bir fark yaratmaya çalışan insanları anlamıyorum.

Çarşamba, Ocak 07, 2009

The Hymn..

The Czars, melankolik (benlik) ve oldukça sade bir grup.. Goodbye albümlerini dinlerken The Hymn'de bir şey aniden dikkatimi çekti. Bir bayan vokal, ama çok tanıdık. Bir de baktım, Dustin kişisi ile Devics'te yaptıkları olsun, solo işleri olsun bayıldığımız güzel insan-melek ses Sara Lov'dan başkası değilmiş..

"İnsanlar değişmeyeceğini, aynı kalacağını söylüyorlardı.. Bunun doğru olacağına inansaydım bu şehri terk ederdim" diyen güzel, hedefi bulan sözleriyle bir 'ilahi' bu.

Haavi de pek sever Sara'yı, belki de biliyordur bu The Czars olayını ama buradan haber edeyim: "Abi güzel şarkı be!"

Haavi için: The Hymn..
Kişisel favorim de şudur: Little Pink House..

Pazartesi, Ocak 05, 2009

Bütün güzel çocuklar şüpheli..

Yani yetsin diyorum.

In The House - In A Heartbeat..

28 Days Later Ost'den bir John Murphy güzellemesi.. Hediye gelen şarkılara bayılıyorum ve Godspeed You! Black Emperor'u andıran bu parçayı hemmen paylaşıyorum.

Tık.

bıçağınsapındakisebep..

"her yaranın bir kutusu var"

Mooste..

Bu Lau Nau kızı kötü müzik yapsa ne olur değil mi.. şuna bak: güzel'in tanımı olarak duruyor. Fakat değil, "Uykular" anlamına gelen Nukkuu albümü gerçekten çok güzel. Ben de bu albümün içinden bir parça cımbızlayıp size yollamak istedim; cici cici, kısacık, müzik kutusu ile başlayan polifonik bir miniklik.. Buyursunlar..

Pazar, Ocak 04, 2009

The Twist..

Love is a Place'den daha çok sevdiğim bir Metric parçası bu, aniden hediye gelince sevdiğini daha da hatırlıyorsun. Oluyor bazen böyle şeyler.
"Somebody put me back in school, I forget everything" derken şu sıkıntılı final haftasına cuk oturuyor ya bi' de, hah, o güzel, o sevimli işte.

Cumartesi, Ocak 03, 2009

Şişe..

İki arkadaş barda oturuyorlar. Biri üniversitede bir şeyler okuyor, diğeri günde bir kez gitarını eline aldığı için kendini müzisyen sanıyor. İkişer bira içmişler bile, en az iki tane daha içmeyi planlıyorlar. Üniversite öğrencisinin canı sıkkın, çünkü kaldığı evi paylaştığı kıza âşık ama kızın her gece onlarda kalan ensesii kıllı bir sevgilisi var ve sabahları mutfakta karşılaştıklarında kızın sevgilisi ona seni-anlıyor-ve-senin-için-üzülüyorum bakışıyla bakıyor ve onun canını daha da sıkıyor. "Başka yere taşın," diyor kendini müzisyen sanan tip -bu müzisyen, bu tür çelişkili durumlardan sıyrılmakla ünlü. Birden, konuşmanın ortasında, o güne kadar görmedikleri at kuyruklu sarhoş bir tip yanlarına gelip arkadaşını, müzisyeni, şişeye sokacağına dair yüz şekel bahse girmeye hazır olduğunu söylüyor. Üniversiteli tip hemen kabul ediyor, çünkü, gerçekten, hayli aptalca bir bahis önerisi bu. Ama at kuyruklu tip müzisyeni birden Carlsberg şişesin içine sokuyor. Üniversiteli tip ciddi bir para sıkıntısı içinde, ama bahis bahistir, yüz şekeli ödüyor ve duvara bakarak kendine acımaya başlıyor. "Söyle ona," diye bağırıyor şişedeki arkadaşı, "çabuk, gitmeden!" "Ne söyleyeyim?" diye soruyor kolejli tip. "Beni buradan çıkarmasını, hemen, hadi!" Ancak üniversiteli tip duruma uyanıncaya kadar at kuyruklu tip gitmiştir.

Üniversiteli tip hesabı öder, şişenin içindeki en iyi arkadaşını alır ve birlikte at kuyrukluyu aramaya çıkarlar. Kesin olan bir şey varsa o da at kuyruklunun kafayı tesadüfen çekmediğidir, adam profesyoneldir. Bu yüzden bir bardan ötekine giderler ve gittikleri her barda bir içki daha içerler, boşuna gelmiş olmamak için. Üniversiteli tip içkileri kafasına diker ve içtikçe kendine daha çok acır. Şişedeki tip kamışla içer, başka seçimi de yoktur zaten.

Sabahın beşinde, at kuyrukluyu kumsala yakın bir barda bulduklarında ikisi de kör kütük sarhoştur. At kuyruklu da öyle, şişe meselesi için çok üzülür. Hemen özür diler ve müzisyeni şişeden çıkarır. Çocuğu şişede unuttuğu için özür diler, kendini affettirmek için onlara içki ısmarlamaya karar verir, son bir içki. Biraz konuşurlar ve at kuyruklu tip bu numarayı Tayland'da tanıştığı bir Finli'den öğrendiğini ve bu numaranın Finlandiya'da çocuk oyuncağı sayıldığını söyler. O numarayı öğrendikten sonra at kuyruklu ne zaman içmeye çııksa ve parası bitse biriyle bahse girip yolunu bulmaktadır. At kuyruklu, müzisyeni şişede unuttuğu için kendini öyle kötü hisseder ki onlara numaranın nasıl yapıldığını öğretir. Nasıl mı yapılıyor? Kaptıktan sonra şaşıyorsun ne kadar kolay olduğuna. Üniversiteli tip eve vardığında güneş yükselmeye başlamıştır. Anahtarını kapıya sokmak üzereyken kapı açılır ve karşısında ensesi kıllı sevgiliyi bulur, duşunu almış, traşını olmuş. Kıllı-ense aşağı inmeden önce kız arkadaşının sarhoş ev arkadaşına onun-yüzünden-gidip-kafayı-çektiğini-biliyorum bakışıyla bakmayı başarır. Üniversiteli tip usulca odasına girip ev arkadaşına bir göz atma fırsatı bulur -yatağındadır, yorganın altında ağzı yarı açık uyumaktadır. Farklı bir güzellik vardır şimdi yüzünde, dingin. Bazı insanların yüzüne sadece uykuda vuran türden bir güzellik, herkesin değil ama. Ve bir an için onunla konuşmak gelir içinden, onu şişeye sokup yatağının yanında tutmak, turistlerin Sina'dan getirdikleri içinde renkli kum bulunan şişeler gibi, karanlıkta yalnız uyumaktan korkan çocuklar için açık bırakılan küçük gece lambaları gibi.

Cuma, Ocak 02, 2009

Cat Power..

saçların.. saçların..

Once..

17 günde, ben her ne kadar sinemanın indie'si desem de, ancak bu güzellikte bir film yaratılabilir. "Noor-ho-tebbe!"

Mr Zeus..

4 koca sene aynı sırada oturmaktan zevk almanın adıdır Nâzım.. Bir insana özenmenin, daha doğrusu, bir insanın davranmak konusundaki uzmanlığına imrenmenin tanımıdır. Ukalâlığından zevk almanın, eleştirileri dikkate almaya başlanması gerektiğinin ve dostluğun adı. O da biliyor ki ben hep madalyonun serseri tarafı olacağım; fevrî, asi, başına buyruk, küfürbaz, üzümü de bağı da bağcıyı da döven bir asaletsizliğimdir bende kalacak. Ders çalışmam gerekirken basketbol oynayacağım ya da dinlenmem gerekirken bira içeceğim. Hey Nazo, biliyorsun ki spor programlarını seyretmiyorum ve artisim. Biyoloji dersinde sıra altında şiir kitabı karıştıran alter egom, bomboş bir sinema salonunda sana fıkra anlatıp ağzı dolusu kahkaha atan ilkel'imle ve sinir stres sahibi öküz tarafımla aynı yerde konaklamaktadır. Ben, senin sırtına yumruk atarken haz aldığın bir adamım ve ahah evet çok acıyo be.

Hatıra kolajından yansıyanları sana yüzyüze anlatırım, şimdi gidip anlam kazanmam lâzım gelmekte. Ne cep telefonundaki Zeus'u ne de Bilankoç'u unutmadım adam. Şimdi gidip en pahalı tişörtümle bar tuvaletlerinin zeminine uzanmam lâzım gelmekte. Ne Yetimoğlu'nu ne de Grange okumalarımızı unutmadım adam. Şimdi gidip seni daha çok sevmek için sebepler aramam gerekmekte.

sınavda kopya için dirseğine vuran ikircikli dostun, free

The Nines..

"Hayata gereken sadece bu: Bir Reset butonu"
The Nines..

Perşembe, Ocak 01, 2009

Suzanne Santo..

Honeyhoney insanı, Little Toy Gun ile ikinci bir A Drinking Song hadisesi yaratan cici grubun süper üyesi. Bir arkadaşıma söylediğim gibi, "evlenebilirim onunla.".

İşte o şahane şarkı da burada, buyrunuz, dans ediniz..