Salı, Aralık 23, 2008

Dark City..

Arkadaş tavsiyesiyle, merakımdan ve biraz da önyargılarımdan sıyrılmak sebepleriyle izlediğim Dark City'den etkilenemediğim için sevenlerinden özür dilerim [Director's Cut'ı mı izlemeliyim acaba?].. Senaryo, dekor, kurgu, çekim, felsefî göndermeler, direktoman yapılan vurgular ve altmesajlar her şey tamam; ama yok, ben bilimkurgu filmlerini sevmiyor, sevemiyorum. Hatta bilimkurgu denen şey'in, gerçeği ya da gerçek benzerleri'ni metaforik sosla kolay ve uygulanabilir bir form'a getirdiğini; yapay bir platformda bana "bak aslında gerçek çok derinde" baskısı uygulandığını ve bu işte biraz hımbıllık, biraz terbiyesizlik edildiğini düşünüyorum: Bana, toplumun monomeri olduğu söylenen birey'in geçmiş-şu an-gelecek düzlemindeki kararları, istekleri, hayâlleri böylesi "hayâl evrenleri"nde sunulmasın istiyorum çünkü. Metaforik metazori gibi, angarya gibi geliyor. Karmaşık, düşündürücü, kafa karıştırıcı ya da üstgerçekçi olduğundan değil; şöyle sade bir anlatım, prezentasyon ve işlemeyle çok daha güzel anlatılabilir bu 'gerçeği aramak' nanesi. Bir filmin herhangi bir sahnesinde tesadüfen de ortaya çıkabilir. Ne demiş Mark Twain: "Tarihteki en büyük mucit, tesadüftür."

Geçmişiyle ya da geleceğiyle kesiksiz bir mücadele hâlinde olan özgür iradesine lehimli birey'in afyon etkisindeki toplum'da özbireyliğini kazanamayacağı fikrine de katılmıyorum (ha belki ben de bir "Sleep!" etkisindeyim ve zırvalıyorum) . Ben Robinson ya da Ergüder Yoldaş değilim. Canım sıkılır iki hafta keyifsiz olurum; öyle evden çıkmam'larım, özenti uzlet'lerim olmaz. Her gün, nefret etsem de o bayırı çıkıp fakülteye ulaşır ve yine nefret ettiğim amfinin nefret ettiğim bir yerine oturur o nefret ettiğim öğrencilik vasfını yerine getiririm. Ne yapacağım? Kişinin kendini, varoluşunu, kapladığı hacmin etki alanını bulmak için müebbet inzivalar yaşaması gerektiğine dair bir inancım yok: Toplum denilen posa toplamından uzakta kalarak dünyevi gerçeklerden kaçıyor olmaz mıyız ya da bu ne derece bir korkaklık belirtisidir? Hem bu uzaklık, bizi rafine kılar mı? Hayır kaç kaç, uzaklaş uzaklaş nereye kadar? Korkularla yüzleşmek tabirinin sonsuz can sıkıcılığına rağmen yine de belirtmek ihtiyacındayım: O otobüse binip o işyerine gideceksin abicim. 10 saat çalışacaksın, gelip evinde bir köşede yaşayacaksın aydınlanmanı. Ötesi, fazla Amelie işi. Baktığında şöyle kazın ayağı öyle değil; Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi olmasın son durağın. Yeme kendini, böyle güzelsin.

İnşa etmeye çalıştığımız gelecek veyahut yeniden yapılandırma uğraşında olduğumuz için hasıraltına itmeye karar verdiğimiz geçmiş arasında konserve bir yaşam kapsülü değilsek, şimdi'nin sonsuz gücünü görecek kadar cesaretimiz olmalı. (Geçmiş ve gelecekle uğraşmaktan bugünü kaçırır olmak istemiyorum.) Evet dünya güzel bir yer değil ve oldukça karanlık. Tahviller, dış güçler, iç dinamikler, komşularımız, yahu bir aileye ait olmamız, sorumluluklarımız, bizim dışımızda gelişenler ve biz hiç müdahale edemesek de bizi etkileyenler:- mesela ne zamandır bir berjer istiyorum..

Bizi, yabancılar'dan ayıranın ruh olduğunu söyleyen Dark City, ergonomik bir ruhumuz olduğundan nasıl da bu kadar emin, merak ediyorum. (Rufus Sewell "burada değil!" derken kalbini göstermiş olsaydı ne komik olurdu değil mi?)

Neyse, ben iflah olmaz bir bilimkurgu düşmanıyım ve sanırım işin felsefîk kısmı bile beni yeterince heyecanlandırmıyor. Hele Matrix; lâfını bile etmeyelim.

1 yorum:

ddarko dedi ki...

En iyi kapanış sekansına sahip olan filmlerden. Onca pata-kütenin ardından yumuşak ve hoştu.