Pazar, Kasım 30, 2008

The Cold Acre..

Kısa süreliğine İstanbul'dayım. Şu ânda salep içiyor olmam komik midir? Bence komiktir.
Bu şarkıyı da çok seviyorum.. Çünkü çok güzel.


"My heart is a cold acre, in my chest is a cold acre,
I don't grow any good anymore though I've seeded my soul with
all kinds of love, that it aches so...
"

Düz olacak kadar mutluyum.

Cumartesi, Kasım 29, 2008

Pola X..

Pierre olmak. Özenilemeyecek biri olmak. Kaybedişin coşkulu ama saldırgan büyüsüne hapsetmek mantığı. Ve bazen sadece bırakmak..

Pola X..

Perşembe, Kasım 27, 2008

Benjamin Wetherill..

Bünyamin efendinin Folds in the Curtain'inden bahsetmiştim.. Şimdiyse Laura albümü haricinde ulaşabildiğim parçalarını paylaşmak istedim. Myspace'inden filan da ulaşılabiliyor olabilir, bakmadım.
Buyrunuz.

- He rolled her to the wall
- Orange & Silver
- John Barleycorn
- The Press Gang

Rachel Hurd Wood #4..

Dünyanın en güzel gözleri.

Rachel Hurd Wood #3..

Dünyanın en güzel gülümsemesi.

Rachel Hurd Wood #2..

Dünyanın en güzel yüzü.

Killing All The Flies..


Soida'ya,

Sinek kadarız. Öfke kontrolünde başarısız küçük yavru sinekler.. bulduğumuz yeri ısırıyoruz. Kanla dolan vücutlarımız kızarıyor ve daha sonra bir köşede inzivaya çekiliyorlar. Mehk rengi psikolog koltuklarından dünyaya sataşıyoruz. Zaten bir tek biz varız ve bizim dışımızda kalan her şey anlamsız, naylon. Hani bizim gücümüz yetmezdi ya, kırıp köşedeki eczane vitrinini de mitokondriler çalardık ama yetmezdi yorgunluğumuza ve hani suluboya takımlarımızı kırmıştık ve salt kederdik tarifsiz ağlıyorduk aldırmıyorduk: Çok başka iklimlere, çok başka ülkelere giden sevdiklerimiz için biriktiriyorduk odaya sinen toz yığını bedbinliği ve dayayıp kafamızı cam pervazına, kaldırıp sonra tavana doğru kilometrelerce düşünüyorduk ve infılâk ediyordu gökyüzünde ay..

Oysa, oysa şimdi kalkıp palas pandıras Kasım'dan Aralık'a girmek var. Bir aralık zaman. Bir aralık duman. Fakat biz, tahrip gücü yüksek bir arınım gayesiyle oturmuştuk masaya. Yemek listesine baktığımızda midemiz kalkmıştı. Bir maden ocağına yetecek kadar grizu stoku ve pimi çekilmiş bir saatli bomba. Hani senin çalışma masana koyduğun ve her sabah saçlarını yaptıktan sonra gözucuyla baktığın.. Neyse işte, mantığımızın başından aşağıya geçirdiğimiz bilardo masası, o bilardo masasının bayat ekmek yeşili çuhası.. Ve evet: Pike çekmek serbest ve canicedir!

Zalimliktir keyfekeder sayıklamalar. Dedim ya, şimdi bir şarkıdan kalkıp, bir başka şarkıya adımlamak var. Ne yazık ki, kırmızıdan maviye dönüşen hiçbir şey, renk olamıyor insana (suluboya takımlarımız?) ve dedim ya sinek kadarız tüm vızıltısı kendi kulağında apse apse toplanmış,
sanırım en çok da o koyuyor insana.

Çarşamba, Kasım 26, 2008

Half Nelson..

Ortaokul çocuklarına dünya düzenini, vahşi kapitalizmi, diyalektik materyalizmi devlete ve okul idaresine çaktırmadan nasıl öğretirsiniz? Üstelik kendi hayatınızı tam olarak şekillendirememişken..

Ryan Gosling, inanılmaz bir oyuncu. Karşıma "Transeksüel Melek" gibi bir rolle bile çıksa, biliyorum ki onu kotarır, ona inandırır beni. Gael Garcia Bernal'in gönlümdeki yeri başkadır ama, Ryan gitgide en favori erkek oyuncum olmaya doğru gidiyor.

"Dünyada hala açlıktan ölen insanlar varsa, bu benim geceme gölge düşürüyor" diyordu Annie Hall'da Alvy Singer.. Burada da Dan Dunne olarak Ryan, "İspat edilmiş olmasına rağmen Abd yurttaşlarının 75%'i Irak'ta kitle imha silahı olduğuna inanmakta hala? Eğitimin ne anlamı var ki..?" diyor matiz kafayla..

Oturup biraz düşünmek lazım.

Sienna Miller..

Şuh tebessüm..

Annie Hall..

"- Psikologunun parasını ben ödüyorum; ama o ilerleme sağlarken ben gitgide batıyorum.."

"- İlişki, bir köpekbalığına benzer. Ya ileri gider ya da ölür. Ve sanırım bizim elimizde kalan, ölü bir köpekbalığı.."

"- Bilirsiniz sanatta her şeyin kusursuz olmasını istersiniz çünkü hayatta böyle olması çok zordur.."

"- Eski bir fıkra aklıma geldi biliyor musunuz.. Adamın biri günün birinde bir psikologa gitmiş ve şöyle demiş: 'Doktor, erkek kardeşim delirdi ve kendini tavuk zannediyor.' Doktor da, 'İyi ama neden onu tedavi ettirmiyorsun?' Adam şöyle demiş: 'Ettirirdim ama yumurtalarına ihtiyacım var.'. Sanırım ilişkilerimizin hâli bu, aşağı yukarı. İlişkiler ne kadar mantıksız, çılgınca ve saçma olsalar da onları yaşamaya devam ediyoruz.. Çünkü çoğumuzun yumurtalara ihtiyacı var."

Ulalume..

Edgar Allan Poe'nun o muhteşem şiirini, Jeff Buckley'den dinlemek?

Salı, Kasım 25, 2008

Good Friday..

CocoRosie'nin tüy şarkısı bu..

Oyuncak arabalar, sanki paslı salıncaklar, deniz kabukları, yağmurlu kahveler, kukuletalar, noel.
Renk cümbüşü içinde ıslıklaşan ıslak dudaklar, kırmızı gün.

Eleştiri: Kardeş misiniz sevgili misiniz be?

Çekmece Meleği..


'geç olacak yarın. yarın geç olacak. geç ola-
cak yarın. yarın geç olacak. geç olacak yarın. yarın geç olacak'


yüreğimde yanardağ kabloları ve ekşi karton dudak
garibaldi bir nehir akıyor öte kulemin yanından
yıkanıyor yeni küçük haz, elinde oyuncak sonbahar
bir lise var paramparça yüzümde
bütün öğrencileri tarihten ikmale kalmış

gidiyorum ben
bugüne kadar yaşanılanlardan ne artmışsa
alarak sessizce içime
aramayın, ve istemeyin beni
hiç öpmeyin artık ışığa pusu kurmuş alnımdan
bir kadın okşuyor saçlarımı tertemiz
terli kaşlarımda dolaştırıyor uzun parmaklarını
bir adam öksürüyor arkaodamda
bir karanlık bir başka karanlığa hırlıyor
radyoda dinleyici istekleri'nde biliyorum,
sevmediğim şarkılar çalacaklar

ve ben şehir dışında bir deniz kenarında yürüyor
olacağım
çocukluğumun her aşamasıyla karşılaşacağım orada
'kocaman olmuşsunuz'
hepsine sarılacağım teker teker
'bıyıkların çıkıyor'
ve ben şehir dışında bir deniz kenarında yürüyor
olacağım

bir kulis değildi benim yüreğim
her gece ayrı bir oyun için makyaj yapılan
kostüm değiştirilen, aynalar, aynalar ve sahne!
tiradın en etkileyici anında elektrikler mi kesilir
tek bir seyirci alkışlar ya kimi
en kuvvetli, en hüzünlü, en ürkütücü
olan o şak şak! göremeyeceğiniz bir köşede açan
sahte çiçek! saçlarım bir daha asla okşanmayacak!

ve yarın kentin yerinde senin yellerin esecek
yelelerine tutunacağım
dörtnala geçeceğiz mazgal bulvarlardan
kırmızı gözlü çocuklar
sevinçle ıslıklayacaklar, yaşlanacak yağmur usul usul,
eski bir dostu yolda görerek dokunmaktır ona
sürekli bir taraflarınızdan çıkartılan kömür,
ve yarın kentin yerinde senin yellerin esecek

bir başka replikle sona erer aşkın mum dolapları
çekmeceler meleği'ne danıştığınız isim
karmakarışık bir bilmecenin en keskin yanıtısın sen
bir şaire edilebilecek en çarpıcı hakarettir sesin
huyunda bir tür veda bukleleri
aralık ayında caz, adamı kanser eder

nesnenin taklidisin sen: ölçülü, soylu ve gizemli
hırçın sedef kenar süsleri var
suna ağzının karalamasında
bir ceylan düşer oraya
dönüşüp bir papağana süzülür sonra
bir gölgeyle sevişen puhunun pasparlak tüyleri
salınır yanaklarının serin ergenliğinde, kimsenin
bilemediği bir ağıt gibisin, kâğıt gibisin incecik
üstüne en güzel aşk şiirlerinin yazılacağı
yazılacağı yerde söylenen bir sırsın sen
asırlardan bana, benden sınırsızlığa,
biz seninle ağaçlara salıncak kurmak için yaratıldık
biz seninle acıdan elektroliz edilmiş iki saf elementiz
piyano başında geçerek kendilerinden atışması gibi
iki kör piyanistin, rutin ve titiz,
deniz feneri'nde oturup barfly'ı konuşmuştuk
birdy'yi hatırlıyor musun, ya da angel heart'ı
la luna'dan sözederken burnun kanamıştı senin
burnundan akan kan kardelen kokuyordu
burnundan akan kan kardelen kokuyordu

- sokak kedileri çiftliği kurmalıyız biz seninle
- birlikte gerilim romanları planlamalıyız
- cinayet taslakları (ama çizerek ama susarak)
- özgün törenlerle anmalıyız darağaçlarında
kuruyanları, sokaklarda vurulanları ve dağlarda
kahpece avlanılanları

çok uzak artık
çok uzak
çok uzak artık
çok uzak

- seninle beraber kurtaracağız rapunzel'i
- ilk kez uyandıracağız uyuyan güzel'i ilk biz
- kırmızı başlıklı kız için o kurtla dövüşeceğiz
- pamuk prenses'in cam tabutu başında en çok ağlayan

(bugün ağlama!)
iki cüceden biri sensin biri ben
- sabahlara kadar kızma birader de oynayacağız
- sen gitar çalacaksın ben söyleyeceğim sen çalacaksın

farklı bir düello bu
birbirinde birbirinde yaşatmak üzerine kurulu
farklı bir düello bu
birbirini birbirinde öldürmek kadar ulu

- çekmece meleği adımı yalan der
- çekmece meleği adımı yalan der

burnundan akan kan kardelen biçiminde kurumuştu
- çekmece meleği adımı yalan der
- çekmece meleği adımı yalan der


- izin verme o kırkıncı kapıyı açmalarına (kim)
buraya gelmelerine, bizi seyretmelerine (getto)
bu bir oyun değil, bu bir oyun değil
seyirci istemiyoruz
ziyaretçi kabul edilmez
(tüy tutku)
ziyaretçi kabul edilmez (tığ tutku)
- çekmece meleği adımı yalan der (his akrebi)
ve ben şehir dışında deniz kenarında yürüyor
olacağım
esir kampında 2. Dünya Savaşı'nda yakılan (pembe üçgen)
eşcinsel yeğenimi düşüneceğim uzun uzun (tül)
git ve sonsuz ilenmelere örtül ey erkek ömrüm

bir kalıtım kırlangıcı uçuyor teneke göğümde
koyduğum yerde bulamıyorum elimi
gözlerimden biri sırtıma geçmiş öteki, kabamda
köprücük kemiğimden fırlıyor bacaklarımdan biri
şekil değiştirerek uyum sağlayabiliyorum sana ve
senin korkunç hızına ancak
tek bir seyirci alkışlar ya kimi
en kuvvetli, en hüzünlü, en ürkütücü
olan o şak şak!

- çekmece meleği! çekmece meleği! neredesin?

utanç içinde gizlendiğim evde bir başıma öleceğim
açık kalmış çıplak ampul aydınlatmayacak ölümümü
polis örterken gözkapaklarımı (tül)
- annesine haber vermeyin, diyecek nedensiz
neden siz
üç beş görevli gizlice gömecek beni gece yarısı
çeyrek güzyıllık bir rum mezarlığına
etimi kemirmeye başlayan böcekler
senin o hakaretli sesinle konuşup gülüşecekler
beni aralarında
beni aralarında bir ekmek gibi bölüşecekler
topraktan çıkmak, çıkmak, çıkmak.. mümkün olmayacak
en kuvvetli, en hüzünlü, en ürkütücü
olan o şak şak!
yüreğimdeki şeytan tırnağını kopartan bir
trajedi bu!
ayrılırken, biliyorum, kan içinde kalacağız
her yanımız kesik kesik kesik ve parçalanmış
ve bir lise, yüzümde,
bütün öğrencileri tarihten ikmal sınavında
sorgusuz sualsiz senin tarafından tutuklanmış..çok geç
olacak yarın.yarın çok geç olacak. çok geç olacak yarın

Issız Adam..

Melis Birkan güzel ve iyi. Cemal Hünal berbat ve uzak durulası.
Çağan Irmak? ..bence ne yaptığını bu aralar pek bilmiyor.
Filmin ismi, konusuna 'ıssız'..

Pazartesi, Kasım 24, 2008

My Heart Might Stop..

The Black Heart Procession sevgim her gün daha da artıyor, yavaş yavaş ulaşılmadığı için efsane sayılanlar listeme giriyorlar. Murdar edemiyorum, her seferinde bir yerimden yakalayıp silkinmemi sağlıyorlar. İsimlerine yaraşan müziği yapıyorlar ve bunu yaparken teklifsizler. Ben içimden geldiği gibi yazıyorum ama zaman zaman rötuşları, Ü Dönüş'lerini seviyorum misal, bunlarda o yok. Dürüst, temiz, kırılgan ve güçlü notaları, çok fena sözlerle tamamlıyorlar. Haavi bile "Çok gerginler" diyebiliyor ki kendisi öyle etiketlemeyi pek sevmiyor. Dışarıda yağmur solo atıyor ve toprak sadece ıslakken güzel kokuyor. Nankörüm çoğu kez.

Durmalı kalbim.

Pazar, Kasım 23, 2008

David Brown..

Mutlu adamlar serimiz, Brazzaville'in İstanbul aşığı solisti ile başlasın istedim. Baksanıza, şu adam mutsuz olabilir mi? ArkaOda'da tuvaletten çıktığı ân bile üzerine "imza imza imza!!!" diye çullananlar gördü bu adam ve hiçbir şey demedi yahu. 17 diye bir şarkı yaptı, Haavi ile 100 saat filan dinledik şarkıyı. Xanax and Three Hours of Tv dedi, Genoa, Bosphorus dedi, dedi de dedi işte.

David Brown bence mutludur. Olayı mutluluk adamın.

Cuma, Kasım 21, 2008

Bir müddet gülümsemek..

Bu yazı, gülümseyerek yazılmıştır. Neşeli şeyler denmeye çalışılmıştır.

Kristensenn
kişisi başta olmak üzere birçok kişi mutsuzluk'u meşrulaştırdığımı, böyle kendimi mutsuz mutsuz, bırayın molko bırayın molko gibi yaptığımı düşünüyor sanıyorum. Sanmıyorum direkt söyleyen insanlar bile var aralarında. E doğal, şarkılar mutsuz, adamlar mutsuz; tamam efendim, alın size gayet mutlu şarkılar, tepe tepe gülün.


Fraktal..


lim
sevda -> ∞

Mahsun Kırmızıgül denklemi bu. Bu Sevda Bitmez hadisesinin matematiksel izahı var görüyor musunuz; lâkin ben bu matematiğin pratize edilemeyişine çok fena gülüyorum bazen. ikikereikidört totologlarıyla çay içiyoruz bir gün, hem daha o zaman Muğla Otogar'ına yeni inmişim, bakakalıyorum giden otobüsün ardından, bir paket en ucuzundan sigara, birkaç damla en ağırından gözyaşı, birkaç yabancı en yabancısından etrafımda, birkaç km kaç metre yapar diye soran bir akıl ki fiyakamı bozuyor... e eh; işte öyle çoklu yalnızlık denklemi kuruyorum ben de kendi kafamda.

Aslında olay -> şu. Giderek küçülüyor her şey, küçülüyoruz biz ve bu bize ne tür bir silah kazandırıyor bilememek ben.

Şiir gibi olsun. Şiirle bitsin.

{Memorandum: 1- Halamın artık ne zaman evleneceğimi sorduğunda, annemin yalan söylememek için kıvrılan dudağının köşesinde patlayan ilkokul}

Aaron Stainthorpe..

Mutsuzluğu başkalarının da mutsuz olmasına sebep olan bir adamla devam edelim listemize.. Aaron Stainthorpe, My Dying Bride'ın insanüstü vokali, şairötesi söz yazarı, vokal üstü ses tanrısı. Elbette bu komplimanlar sadece benim görü'me nâzır, başkaları ne der, ne eder bilemiyorum. Bildiğim, The Angel and The Dark River albümünü dinlerken rengimin kaydığı ve Two Winters Only'de 9 dk'lık bir yaşamdan soyutlanma yaşayabildiğim.. Yaşamdan soyutlanma yaşamak: Bu aralar ihtiyaç duyduğum bir anlatım bozukluğu.

Çarşamba, Kasım 19, 2008

?

"Hayat, bütün cüzleriyle masivadır"

Pall Jenkins..

İnsan olmadığını düşündüklerimden. Sesi 500 kilo katran saçıyor. Bana bak Pall, ne biçim şarkı söylüyorsun abi sen? Bunalıma girdik be, bunalıma girdik.

With Strangers..

Life Goes on bana sanırım son günlerde duyduğum en güzel parçayı yolladı. Little Joy'un With Strangers'ında tüm o yabancılaşmayı, tüm o yabancılıkları tadıyor gibi oldum. Bunda parçanın isminin de etkisi var elbette. Hafızaya aldıklarıyla ayakta kalıyor zihin, bedense 404 Found raporu yolluyor ara ara.
Koluma sigara basmıyorum. Çok da kafama takmıyorum aslında. Yabancıyım, yabancılarla bu dünyada, ganyanım düşük de olsa hep son ayaktayım. Ne de olsa hayat devam ediyor.

- Hikayeler anlat..
- Geldiğim yerde sadece şiirler okunur..
- O zaman şiirler anlat.

Mark Linkous..

Mutsuz adamlar listem başlıyor.. Sparklehorse adamı Mark elbette yer alması gerekenlerden. Mutsuzluktan alkolle ilaç kullanıp otel odasında baygın bulunması, kesikli fısıltılar halindeki sesi şu nerd dizaynına hiç gitmiyor ama kendi tercihidir karışamam. Hahah.

Leta O'Steen. Design assistance by John Piper..

Tüm zamanların en gergin, en kasvetli, en daralize albümlerinden biri olduğunu düşündüğüm E Luxo So'yu kapayan bir Labradford deliliğini de paylaşmak istedim sizlerle. Adamlar söz koymuyorlar, müziği giydir ya da çıplak bırak; kararı sana bırakıyorlar. Fazla derin, fazla stratosferik, fazla dağılgan.. Potansiyel müntehirleri şuraya alıyoruz.

The Waiter #5..

The Black Heart Procession insanlarının tüm The Waiter'larını severim ama No.5'in yeri bende apayrıdır. Zerre mutluluk yok, her nota bir karadelik ve her söz bir olay ufku. Francis Fukuyama, Tarihin Sonu Tezi'ne bu adamlardan refere birkaç bir şey sığdırsaydı eleştirilmezdi..

You won't be coming back.. This is my home! This my grave! diyen sözleriyle sizlerle.
İntiharla servis etmeyiniz.

Salı, Kasım 18, 2008

Gökyüzünün Gerilmesi..

Hep ben gerilecek değilim ya, şimdi de o gerildi. 2 tane sınavım var, zerre çalışmadım, dert de değil, öyle Erasmus Tarasmus hevâsında değilim; okul dedikleri şey, uzasın varsın.

'Yok içecek bir kadeh yağmurum bile' demişti küçük İskender. Benim var; galon galon yağıyor.

Siz, pek güzel hayat emicileri.. Hazır görmek bile istemezken yüzünüzü ben, siz çabucak soğur ve ıslanamazken, yaşantınız bir palimpsest ve hatta kamera şakası iken, ben niyet yargıcıyım, siz niyet tavşanı.. (Tavşan?)
62 bile fazla.
Gidin ve Blue Tears dinleyin The Black Heart Procession'dan.. Kupkuruluğunuza, hora.

Şiyir yazıyormuşum vaktinde ben..


- 0 -

odanın iklimi muson,
kalorifer peteğine el koyma : soğuk,
soğuk oda, gece soğuk; soğukta yaşamak, soğukta ağlamak soğuk,
gözlerimden ayrıldıktan sonra donan girye
kasım'da üşümek, bütün aylardan daha daha daha soğuk
daha soğuk ellerin olmadan titremek,
içilen sigara : soğuk !

odanın iklimi tundra,
odanın iklimi kasım-patı
yetiştiriyor bahçıvanlar ki bedenleri soğuk,
soğuk eldivenlerden sızmış parmaklar soğuk,
soğukta aşık olmak da soğuk sevgilim

ne zamandır çok soğuk,
çok soğuk içim..

..kış^05..

Pazar, Kasım 16, 2008

Bütün Erkeklerin De Kafası Karışıktır..

Özledim. Gidip atyarışı izleyeceğim, bira içeceğim, uyuyacağım. Muğla'sına da, hayatına da, karmaşasına da öeh be. Yeter arkadaşım, yeter ulan, yeter be, yeter heder olasınız, ne teziniz bitti, ne derdiniz bitti, ne tribiniz bitti, ne sıkıntınız bitti. Tiridinize banayım topunuzun. Topunuz bahçeme kaçmasın, kesmem kafanıza atarım. Uzayın bir don lastiği gibi, ense traşınızdan tanırım ben sizi.

Liman Kırıntıları..

Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Yalan söyledim
yırtık blucinli tayfalara
Seni sevmediğimi söyledim.
Oysa rıhtımlar
en şarkılı dalgalarla yıkanıyordu
Midye kabuklarında sakladım gözyaşlarımı;
Hastaydım
kırık kötümser bir öksürük yapışmıştı boğazıma
Seni unutmak gerekiyordu...

Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
İskele fenerlerinin altında oturup
seni bekledim sevgilim
Ellerim ıslaktı, gözlerim ıslaktı.
Gelip caydırabilirdin beni gitmekten
Oturup sigara içer, anlaşabilirdik...
Sana tapacağım yalan değildi
benim olursan
Seni seviyordum, seni istiyordum...
Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Filler gibi içtim liman meyhanelerinde;
seni unutmak için içtim...
Senin sokağında geceler yıldızsızdı
senin sokağında gece yağmur yağıyordu
Ben zayıftım, çabuk ıslanıyordum
Bana sevmek yaramıyordu,
ben sevilemiyordum...
Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Sana bırakacağım bu kentin
üç semtinde üç damla gözyaşı döktüm
Birincisi seni ilk gördüğüm yerdi
ikincisi seni ilk öptüğüm yerdi
Üçüncüsü... söylemeye dilim varmıyor,
üçüncüsü bana git dediğin yerdi
İşte bu mısraları orda karalıyorum;
işte demir aldı şilebimiz
Gidiyor, gidiyor, gidiyorum..

Mel Draisey..

My heart is playing like a violin..

Aleksitimi..

and I'm not there!

I'm not here..

Cumartesi, Kasım 15, 2008

'How did you make me go this far?'

Biraz büyü. Bırak bu yazmakla hayatı yaşanır kılma uğraşını. Hayatını modelle, hayatını düzleştir. Şarkılar zevksizleşince -ki sen zevksizleştirirsin- bırak işte, uzatma. Okuma kitap filan, ölmezsin. Film seyretme ve kimseye önerilerde bulunma. Azıcık kafayı boşaltmak için, yıkma bir düşüncesiz gibi değer verdiklerini. "Değer verirken cömert ol ama, değerlendirirken cimri ol" derlerse, veyahut ne derlerse desinler, takma. Dale Carnegie gibi olma, oldurma. Hayatın bir risalesi, denklemi, uzantısı yok. Carpe Diem'e de bel verme öyle. Ne şımar ne de şımart, düz ol. Kolay kolay paylaşma. Programla kendini, meşgul ol. Notlar tut, sakın okutma. Sev ancak belli etme. Özle ama hemen söyleme. Bekle ama bekleme yapma. İç ama kusma. Unut ama unutturma. Baştacı etme, başına çıkartma. Seni önemseyenlerin beklentileriniyse sakın ola boşa çıkartma. Unuttun mu başkaları için yaşıyorsun ve buna sorumluluk bilinci deniyor, peeh, sen halen nerelerde kalmışsın. Dedim ya bir kurgu, bir yaratı, bir ürünsün. Şekillendirildiğin toplumda posasın, dışsallıksın. Çelişkilerle zaman kaybetme çünkü çelişirsin kendinle. Yönetici, dominant, tiran bir tavır takın ki kalabalık bir çevre edinebil. Çevren genişlerken yarıçapın durmadan azalırsa umursama, bu tip hezeyanların günümüz algısındaki karşılığının "en azından başıboş değilsin" sabitiyle dengelendiğinin farkında ol. Demem o, bir Sri Lanka atasözü gibi yaşa. Ha pardon, dediklerimi de dinlememen gerekiyordu ki söylemeyi unutmuşum. Yoksa birey olamazsın.

Al bir de buradan yak.

Cuma, Kasım 14, 2008

Du-en-de..

Çok sevdiğim bu kavram hakkında, Gökhan Akçura şurada çok güzel şeyler aktarmış.. Bir okuyunuz istedim.

Love me, Love me, Love me..

İçine 'ben'cillik kaçmış aşkın. Seni seviyorum derken, I Love You derken.. Önce kendisine dönüyor insan, kendisinden çalıyor. Özlemek bile öz'e dönmekle ilgili, önce ben, sonra sen. İşine gelirse seviyorum seni.

David Bowie 30 sene evvel söylemiş bunun böyle olduğunu. Lord Byron, sanat anlayışını beğenmemek üzerine kurguladığını söylerken yine o çok yüce olduğuna kanaat getirdiği ego'suna, benliğine, bencilliğine, narsizmine yapmamış mı aslında göndermeyi.. Göndermiş de kim anlamış, göndermiş de kendisi anlamış mı?

Eğer kendimden zamanım kalırsa seni dinlerim. Hele bi' benim acılarım, sıkıntılarım bitsin, ben sana dönerim. Şu yemek pişsin, doyurayım karnımı, seninkini düşünürüm. Ben bi' öleyim, sonra seni yanıma alırım.

Rüzgâr bu.. Vahşet, bir insanlık belgeseli. Empati, kırık bir palavra ve güncellenen her iyi niyet aslında kocaman bir zırva. Uçak düştü, karakutu kırıldı. Karakutunun turuncusu, ığıl ığıl kırmızıya aktı. Aidiyet ve tabiyet.. Bağlılık yemini, Hipokrat yemini, Asker yemini. Yemin ederim tutulamayacak yeminler ediyoruz günbegün.. ve bizden geriye, gururumuz kalmıyor.

Hıhım..

- Hıhım
- Hıhım
- Hıhım
- Hıhım

Bu..

Bak, gene uzaklaştık. Ben artık ayıyım ve iki noktalı cümlelere ayıracak bir hassasiyetim de yok.
Sana hakettiğin kadar harf. Tüket.

Çarşamba, Kasım 12, 2008

Boşluğa Gerilmek..

"In positions tormenting my soul"

Al bunu dinle, üzerime gelme. Kaç birada hatırındaydım, kaç şarkıda ya da kaç şiirin kaç dizesinde düştüm zihnine? Al dinle ve üzerime gelme. Gelme be, yeter, bıktım. Gölgem olma diye yürümeyeceğim bile artık neredeyse, bıktım kavgalardan ve senden ve benden ve her şeyden. Her şeyin içinde sen de varsın diye bıktım çünkü. Sen olmasan bıkmazdım, sen olmasan ben içkimi içer giderdim. Gelip sol mememde sigara söndürme, al bunu dinle ve git. Git ulan artık.

"Stripping us of all shame we possess"

Al bunu oku, üzerime gelme. Bu kaçıncı aşk illüzyonun? Bu senin kaçıncı "aşık mıyım?" yanılgın? Bu senin kaçıncı limanın, hangi yalnızlığının neredeki ve nasıl pansumanı? Acaba'ların Petronas Kuleleri'ne rakip olmaktaki sarhoş, sana diyorum: Bu senin kaçıncı iyi akşam'ın?

"So turn in your grave
Hold back the incoming rain"

Al bunu izle, üzerime gelme. Ben yalancıyım, ben unutkanım, ben sorumsuzum, ben düşüncesizim. Okuma yazmam yok ve aslında bir büyükbaş çeşidiyim. Kaba, de; davar, de. Bende öldün, dön mezarında ters: Düşeş! Aa, pardon.. çok başka bir ayrıntı duyarlığıydı absinthe konuşulan çayır çimen.. bir zaman oturmuş muyduk bir kaldırım? İçimdeki insan, maymuna doğru koştu. Pantolonumu tepkisizlikle amerikanlaştırıp, bütün sarı çiçekleri kopartmış mıydım yoksa? Hahah, haklısın herkes kadar ben de duygusalım ve fakat biliyorsun boğmuyor boğma rakı; dayanıklılığım eski bir Aztek miti.

"I was free all the time, I confess!"

Özür dileyen bir özürlü gördün mü sen hiç? Pardon. Al beni, üzerime gelme.

Ankara..

Soğuk, otarşik, içine dönük, kendi kuralları ve kendi tarzı olan bir yer gibi geldi bana Ankara.. Önce, "Yahu Bakırköy kadar yer burası!" dedim, sonra "Yahu ne uyuz bir yer!"e dönüştü o beyan, en sonunda da "Artık gidelim!" oldu verdiğim tepki. Bol ünlemli cümleler kurmama sebep şu Ankara'yı sevemedim. Anıtkabir'i, Aşti'yi, Kızılay'ı, İncesu'yu, Dost Kitabevi'ni, ağzımın tadını kaçıran dönerini, eylemlerini, mitinglerini, yürüyüşlerini, sloganlarını, polislerini, metrosunu, üzerinde "Ego" yazan metro kartlarını, barlarını, özellikle de By Pass'ı filan anımsıyorum şu an. Oysa daha çok yeni; hayatımdan bir haftasonu çalan şu şehre ziyaretimin üzerinden birkaç gün geçti sadece.

Taşına baktım, onu da sevmedim. Bir kere insanlar çığ gibi geliyorlar üzerinize, trafiği İstanbul'la yarışıyor, eskimiş toplu taşıma araçlarının hüznü sarıyor sizi belki ama yine de Ankara'da bir şeyler hep yarımmış gibi geliyor. Öyle geldi yani: Gri binalar, gri ilişkiler, buram buram diplomasi, buram buram bürokrasi Ankara. Sanki herkes içcebinde beş kilo inziva taşıyor.

Salı, Kasım 11, 2008

Pasaklı Kontes'in Doğumu..

Güz'yaşıma daha girdim.

Kahve..

Çay'a karşı olan yaklaşımımı biliyorsunuz. Ama kahve öyle mi, aslan o be.
Yemen'de, bir çoban tarafından bulunduğu söyleniyor.. Hem de keçiler sayesinde. (Estate Kahve dedikleri bu olabilir, hani tek tarlada yetişen kahve..) Evet yanlış okumadınız: Sürüden kaçan birkaç keçi, daha sonra geriye daha enerjik, daha Nilgün Belgün olarak dönünce, e bizim de çoban da bakıyor tabii haliyle, sonra buna dinçleştirici anlamına gelen kahveh adını bizzat kendisi koyuyor vesaire de ismail dümbüllü falan filan.. Dostlar, kahve güzel bir şey. Hem biliyor musunuz bilmiyorum, dünyanın en pahalı kahvesi Kopi Luwak nasıl elde ediliyor?
Hani bir ara Sars diye bir illet sarstıydı ya dünyayı, hah işte onu yaydığı iddia edilen bir etobur mahlukat var. Endonezya'da yaşayan rakun benzeri bu hayvancağızın adı Paradoxurus Hermaphroditus. İşte bu paradoksal canlının dışkısından yapılıyor o kopi luwak şeysi de.. kusura bakmayın midenizi kaldırmak gibi bir amacım yok.

Ben 3ü1arada'lara hastayım. Türk kahvesi'ni nadir, mırra'yı ise rast gelirsem içerim. Falıyla alâkam olmaz ancak, rica edilirse çok da güzel bakabilirim.

Hülâsa, one more cup of coffee hadisesine girmeden bir yazayım dedim. Üçü bir arada olsun diye, çay ve kahve'den sonra, bira'yı da her ân yazabilirim.

Biliyorum beni biraz kaba buluyorsunuz ama..

Çünkü biraz öyleyim.

Perşembe, Kasım 06, 2008

784..

Bob Dylan değilim. Onun gibi mızıka da çalamıyorum.
Uzaklara bakıyorsun sen: Uzak dediğin, hepitopu 784 km. Sonra arılar ve ayılar gelecek ve hiç beklemediğimiz bir ânda düşecekler üstümüze. 'Bizi Ayıran Nehir'in adı Fırat değil.. biliyorsun.

Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Mola..

Sonra gene gelirim..

Çarşamba, Kasım 05, 2008

Moleskine..

Şöyle bir defterim olsa, ben de yazarım şiir..

L'Amour Fou..

"Herkese insan zihninde bir ortak payda bulunduğunu ve bunun da insanın arzusundan başka bir şey olmadığı düşüncesini kabul ettirmeyi başarmış olduğumu sanıyorum. Objesini arayan arzunun bilinç-öncesi sularda zikzaklar çizerken hangi önlemlere ve hangi kurnazlıklara başvurduğunu ve keşfedilen bu objenin onu bilinç yoluyla tanıtmak için durum değişinceye kadar hangi şaşırtıcı olanaklardan yararlandığını gösterinceye kadar hiçbir şeye bağlı değilim.". Syf. 28

Pencere..

Pencere, yönetmenliğini Ali İhtiyar'ın yapmış olduğu, Uluslararası Hollywood Öğrenci Film Festivalinde En İyi Yabancı Film Ödülü sahibi bir kısa film.. Meleklerin Düş Yaşamı bu filmi beni kırmayarak izlemiş ve hatırladığım kadarıyla da 'rahatsız edici gerçeklikte' bulmuştu. Tabi yorumluyor da olabilirim.

Dizilerde de görmeye alıştığımız, çok sevdiğim bir oyuncu olan Fırat Tanış burada, hapisten yeni çıkmış bir işsizi oynuyor. E doğal olarak parasız. İş yok, para yok; bazı ellere muhtaç ediyor insanı bu. O da, gurur filan dinlemeden, babasının yanında alıyor soluğu. Babasını da, Fırat Tanış'ın öz babası Sami Tanış oynuyor.

Topluma yabancılaşmayı geçtim, insanın kendisine bile yabancılaştığı bir dünyada, 'en son çare' eğer insanın en yakını ise, ortaya tam da bu rahatsız edici gerçeklik çıkıveriyor.

Çeyrek saatinizi Pencere'ye ayırıp, bir de bu pencereden bakmak isterseniz link şu. İyi seyirler.

--Bonus: "Kısa film nedir? Kısa metraj film nedir?"--

Güz..

Yapraklar düşmede bilinmez nerden,
Gökkubbede uzak bahçeler bozulmuş sanki
Yapraklar düşmede gönülsüz
Ve geceler ağır dünyamız kopmuş gibi yıldızlardan
Kaymada yalnızlığa
Hepimiz düşmedeyiz, şu gördüğün el düşüyor
Nereye baksan hep o düşüş
Ama biri var ki bu düşenleri tutuyor yumuşak ve sonsuz.

Folds In The Curtain..

Last.Fm'den Pjulemma kişisi sayesinde tanıdığım bir müzisyen Benjamin Wetherill.. Laura adını taşıyan 2008 çıkışlı albümünü 2 gündür deliler gibi dinliyorum ve özellikle bir şarkıya fena halde takılmış durumdayım. Folds In The Curtain, garip bir şarkı. Şiir okurken gidiyor, Kulüp Şarabı içerken gidiyor; şahane bir şey. Şarkıyı sizin için şuraya bırakıyorum ki şiir'i roman'a, şarap'ı kahve'ye dönüştürmeyi siz benden daha iyi bilirsiniz efendim.

Pazartesi, Kasım 03, 2008

Lauran German..

Gözü andıran göl.

Sigaralarınızı üzerimde söndürmeyiniz..

Sonra sesler gidince böyle oluyor her yer..

Fakülte önlerinde sigara içmeyiniz..

İşte fakültemin önü. Muğla Üniversitesi Resimleri diye bir yerden buldum. Buradaki insanları tanımıyorum. O merdivenlerden iniyorum, o duvarın üzerinde oturup kahve ve sigara tüketiyorum. Sonra hiç olmadık bir zamanda, kulağımda birtakım sesler peydah oluyorlar. Şu soldaki arkadaş duymuyor mesela. Sağdaki arkadaş duysa da çok ilgilenmez zannediyorum. Olur olmaz sesler bunlar; zararlı sesler. Hemen arkadaki fakülteye koşmak gibi bir his ile dolduruyorlar beni. O fakültede de herhangi bir ses bulacak beni, biliyorum. Az kaldı, biliyorum.

Mesela son cümledeki sesler bütününü ele alalım.
Bunu Reconstruction'da dinlemek lazım aslında ama tutamıyorum kendimi. 'Dinleyiniz, imanlayınız' diyorum Haavi tabiri ile.. Gökova'ya kaçıp birkaç bira içmek istiyorum. Köyceğiz'de bir göl kıyısında acelesiz zamana bırakmak istiyorum acelemi. Hayata aceleyim, hayata acemiyim.
Buyursunlar efendim.

Trouble Every Day..

Filmden hatırımda kalan tek güzel ân. Uzaklara bakan, sevilen bir kadın. Gallo'nun kıyamadığı kadın hani.
Vardığım kanı şu ki ben gore şölenlerinden yana değilim. Ichi The Killer'da da aynı düşünüyordum, bunda da değişmedi, değişemedi. O güzelim Tindersticks parçasını dinleyin derim sadece. Uyarı mı, tavsiye mi; siz karar verin yine de. Hatta takmayın.