Salı, Ekim 14, 2008

Şiir..

Sanırım, Ludingirra'nın 23 tabletinden bu yana binlerce insan tarafından denendi, kıyısından köşesinden ilgilenildi ve kendisine has bir yapı oluşturması istendi. Şiire bir kalıp, bir tarz, bir anlam yüklenilmesi gerektiğini düşünmediğimden, şiir'in "işte bu şiirdir!"inin olamayacağını inanıyorum. Şiirsellik de bu noktada ivme kazanıyor. Aslında ben, Osho'nun "Tanrı yoktur, tanrısallık vardır"ına getiriyorum sözü muzırca. Şiir değil de, şiirselliğin oluru var bence. Bir film karesi, bir fotoğraf, bir manzara, bir söz, bir 'bir şey' işte. Şiiri de, tıpkı hayatın bir diğer damarı olan mizah gibi, kalıplara ve şablonlara bölme çabamız şiiri bizden uzak, bizi şiire düşman kılıyor. Sheakespeare'i, Da Vinci'yi, Tesla'yı "sanatçı", "mucit" yapan şey neyse, şiire bir yerinden kendini vermiş insanı şair yapan da aynı olgu, aynı tını olabilir: Onu sevmek. Ona zaman ayırmak, değer vermek, emek sarfetmek. Yani zamanında elin Sümerlisi her gün yanında kilo kilo tablet taşıyorsa, o yaptığına liturjik bir değer, bir özellik katıyorsa, ha keza Orhan Pamuk 6 sene bir kitabı eliyle yazıyorsa, ortaya çıkan ürünün {ürünün oluşması kısmında da Özdemir Asaf'a kulak kesilirim: Damla, kendini tamamlayınca damlar} beşeri algı ve beğenide iyi/kötü/güzel/çirkin gibi tanımlanmasının bir divaneliği var. Bizim beğenimiz, ürünü [artık şiir diyeyim] herhangi bir yere koymuyor. O kendini yolunu, kendi mecrasını bir şekilde bulup, kime lazımsa ona enjekte oluyor. Şarlo'yu 5 sene evvel bir korku öğesiymiş gibi algılayan, buna mukabil siyah-beyaz filmlere kendi içinde bir antipati besleyen ben, aradan geçen zamanla her mimiğin, jestin, hareketin aslında kapitalizme, şuna buna bir gönderme olduğu gerçeğiyle yüzleştiğimde anlamıştım boşboğazlığımı. Üstelik Muğla Üniversitesi sundu bana bu güzelliği, acı tesadüf.

Milenyum çocuğuyum ve İkinci Yeni seviyorum. küçük İskender, Ah Muhsin Ünlü, Cahit Zarifoğlu, Özdemir Asaf da heybeme alacaklarımdan. Lakin Nâzım'ı, Nâzım hayattayken onu okuyan bir insanın hissettiği gibi anlayamayacağımı bildiğimden; bir yaratıyla kanlı canlı karşılaşmak durumunu ancak kendi çağdaşlarımın ürünlerini didikleyerek, okuyarak, kafamda bir muhakeme-muhasebe işlemi yaparak sağlayabileceğimi düşünüyorum. 2000'ler bize, sevgili Haavi'nin de şurada bahsettiği üzre 'marjinal' kavramını daha da bir tanıttı. Artık beylik lâfların, narenciye üzerinden hayata rest çekmelerin, şiiri kalıplarından arındırıyoruz edebiyatı ile aslında şiiri çok başka bir kılıfa büründürmenin, muhtelif internet sitelerinde birkaç bira kafasıyla, sanki çok özel bir öforyadaymış, ekstazdaymış da ağzından bunlar çıkmış yansımalarının para ettiği ziyanlaşmaların zamanı. Terk edilen birini bulun, beş votkalı bira ısmarlayın, dayayın fondan müziği, verin gazı. Şimdi karşınızda Ah Smile Yk var. Değer verip, el üstünde tutmamız gereken gerçeğinin paçavra bir kopyası. Siyah siyah kahvelerde kullanınız.

2 yorum:

Yücel Akkoç dedi ki...

Bugün Marcel Proust'un Swann'ların Tarafı kitabını elime aldım.(sonunda) çok sürmedi, kitabın 3. sayfasında şöyle bir -iki- cümle vardı, "Bu kadın, bazı defalar olduğu gibi, hayatta da tanımış olduğum bir kadının hatlarına sahipse eğer, bütün benliğimle tek bir amaca, tıpkı arzuladıkları şehri gözleriyle görmek için seyehate çıkan ve hayalin büyüsünü gerçeklikte tadabileceklerini zanneden insanlar gibi, ona kavuşmaya hasrederdim kendimi. Hatırası yavaş yavaş silinirdi, rüyamdaki kızı unuturdum." bu cümleler önemli. ama o cümlelerin esasında ne anlattığı benim için o kadar da önemli değil, anlamanın imkansızlığına dair bir tirad atmayacağım da şunları söyleyeceğim aslında, benim o cümleden anladığım şey önemli, neye göre? bana göre tabii ki.

ve bu cümlelerden sonra durdum, tekrar okudum cümleleri. düşündüm, proust'un bahsettiği gibi bir rüyanın içine girdim, ya da bütün bunları beynimde kurguladım ve o konumda olmayı düşündüm, düşünmeyi düşündüm kısacası. niye? çünkü düşünmek güzel şey. O'nu düşündüm... O? O işte be abi... O'nunla ilgili "var" addettiklerimi ve gerçekte olabilecekleri kefelere koydum, varsayımlarımı, gördüklerimi, hayallerimi, tattıklarımı; O'na dair her şeyi; düşün ve praksis olarak ayrı ayrı tarttım. hakikati aradım. :) ve benliğimi, bilincimi, kendimi gördüm orada. sırtımı hayata dönmüş, salt hayallerden elde bir daireye hapsetmiştim kendimi. uzatmayayım. o şehri görmeye ve hayalimdeki büyüsünü O'nda aramaya, hayallerime kavuşmaya, onları gerçeğe çevirebileceğim ana amaçladım kendimi birden. belki o an vardı veya yoktu ama o anın peşinnden koşmak belki de O'na dair her şeyin raison d'etre'i idi.

daha sonra oradan, o dar sevgi alanından soyutladım kendimi türlü ilişkilerimi, arkadaşlarımı, ailemi düşündüm. onlara dair hayallerimi, gerçekleri. yine sınırlı bir alana hapsoldum.

tekrar soyutladım kendimi. elimde artık iki şey vardı. duygular ya da hayaller diyelim buna ve (bunun için uygun kelime bulmak lazım...) duygularımın gerçekliği peşinde koşmak, şeklinde ayırabileceğim iki kavram, olgu. ve ben hayallerimi değil onların peşinden koşmayı seçtim, seçmiştim. şimdi bağlamı burada tesis edersem netleşecek anlatmak istediğim. şiir bu iki konumdan birine daha yakın ve ben o durumun tekilliğinden, yalnızlığından hazzetmiyorum. hayal konumu aslında bir ikiliği değil insanın yine kendi beyninde kurguladığı; yüceltmelerle, övgülerle manipüle ederek şahlandırdığı bir tek olma süreci. hayalimizdekiler, sadece beynimizin kendilerine biçtikleri o rolün gereklerini yerine getiren iyi birer oyuncular aslında, gerçekle ilişiği olmayan. şiir bu yüzden; bensel, hayali bir monomanyada zemin bulması sebebiyle, kafadan ütük, fiktif.

nihayete erdireyim yavaş yavaş. şiir bana göre değil, şiirin bende sahip olduğu anlam bu, o yüzden düz yazıyı, bir romanı daha çok tercih ediyorum. çünkü romanlarda; hikayenin içinde yaşattığı hayaller ile onların gerçekle örtüştüğü ya da örtüşme ihtimalinin arandığı zemini duyumsayabiliyorum, gerçekten kopuk birer anlatı değiller, ayırdığım o iki şey romana mündemiç. o hayalleri birer sürpriz olarak içlerinde saklıyorlar, bunu orataya çıkartıp hissetmek, hikayeyi gerçeğe metaforlamak enfes bir şey. şiir bu yüzden uzak bana; sürprizi yok, neyi sonuçlayacağını zaten şiire başlamadan önce biliyorum yani o şiiri okuyarak neyi amaçladığımın da, o durumun totalinin bilincinde de oluyorum, az çok biliyorum hisleneceğimi, hissedeceğimi. ya da şöyle diyim. şiir şeye benziyor biraz da. hisli bir şarkı çalar ya shuffle mod'da iken oynatıcı, o hızlı şarkıya o sese vurulursun dalar gidersin, matiz... ve insiyaki, sigara yakmış olsaydım keşke ihtimalini düşünürsün, ama sigarayı yaktığın an bütün o büyü, sermest hal bozulur, bilincin yerine gelir, lanet edersin. ama duygusallığa bok sürdürmez cool'luğa vurup gözleri kısarsın, sigara içiyor olmanı, o şarının sigara yaktırmasını düşünürsün artık, şarkının önemi yoktur, sigara yakmış olmak vardır. şiir de böyle, şarkıdan kopuk, ben ile alakalı, bensel bir durum.

bütün bunlar şiirden anlamıyor olmamın yanılsamaları da olabilirler. :) gece gece seni kızdırayım biraz ağabeci.

Yücel Akkoç dedi ki...

bu iki cümleden hemen sonraki cümle çok güzel ve manidar. :) şey ediyorum abi: "uyuyan kişi, saatlerin akışından, yılların ve dünyaların sıralanmasından oluşan bir halkayla çevrelenmiştir."