Perşembe, Ekim 30, 2008

Mahlep Şarabı..

Aslında o bir vermut.. Boğazınızı yakmıyor, canınızı yakmıyor. Üstelik hediye gelince daha da bir başka, daha da bir tatlı ve anlamlı. Tokat'ladım, arkadaşlarımla paylaştım. Bir abimin yerine içtim.

Lars and The Real Girl..

- Kahve yapma sırası sende Lars!

Henry Letham..

- Un suicide élégant est l'oeuvre d'art finale: Zarif bir intihar, üstün bir sanat eseridir.
- Bad art is more tragically beautiful than good art 'cause it documents human failure: Kötü sanat trajik olarak iyi sanattan daha güzeldir çünkü insanın başarısızlığını belgeler.
Tristan Rêveur

Janghwa, Hongryeon..

Gayet iyi bir film. Psikolojiyi sallıyor, geriyor, aile kavramını sorgulatıyor. Ost'si enfes.. özellikle Ja Jang Ga. Ben izleyiniz derim.

Çarşamba, Ekim 29, 2008

Benden Nefret Etmenin Dört Veciz Sebebi..

1. Kapılar kapandığında her ev kendi katilinindir.
ve şehirler sağırdırlar sevgilim /sağırdırlar / ve bu saçlarını açıklamakta zorlanmamla ilgilidir.

2. Anneler kızlarını muzaffer hikayelerde severler.
çünkü ben anlattığın gibi değilim sevgilim / zaten ağaçlar ve bankalar ve kedilerin dilsiz olması / senin anlayamaman içindir.

3. İnsan sebepler uydurur. Ve onlara uyar.
beni hangi malzemelerden yapıyordun ki olmamışım sevgilim/ üstelik seyrettiğin filmler ve sezen aksu şarkıları / tren bekleyene otobüs çarpmasın içindir.

4. Ankara akademik aşkların anavatanıdır.
denediğin bütün o cetveller sevgilim / bir atı saçlarından sürememek içindir / ve bu bir eşek bulamayacağın anlamına gelmez.

Pazartesi, Ekim 20, 2008

Çay..

Aramam. Güne kahveyle başladım diyen Mor Ve Ötesi parçasını severim ama çayı aramam. Alkolü severim ama çaya ısınamadım. Çay benim içimi ısıtmaz, sadece kahvesizliğin ve alkolsüzlüğün alternatifidir. Şu zamana kadar bir bardak çayı tam anlamıyla (şaolin çaycısı annem bilir bunu) bitirdiğimi hatırlamıyorum. Komik; şu ân rezene çayı içiyorum. Geçenlerde de şeftali aromalı çay filan içtim. Arkadaş evlerinde "çay koyim mi?" sorusunda geriliyorum. Sanki mecburmuşum gibi, peki anlamında sallıyorum başımı ama bir daha doldurulan çaya bakmıyorum. Soğuyor gidiyor o çay ve soğuk çay asla soğuk kahve değil. Dediğim gibi çayla aramız limoni. Çayına limon katan insanlara sempati besliyorum (şaolin çaycısı anneannem bilir bunu) ve limonla çayın gerçekten otantik bir hava yarattığını düşünüyorum. Haavi bir başladığında bir çaydanlığı deviriyor, ben öyle kös kös oturuyorum. Çayı sevmem gerekiyormuş gibi geliyor, bütün ülke çay içiyor. Sevemiyorum işte, ne? Şu fotoğraftaki tepside çay taşıma hadisesini seviyorum ben. Çayın bu ülke için çok önemli oluşunu. Tein yoksunluğunun tıp literatüründe özellikle olmasını istiyorum. Çayınıza kaç şeker alırsınız sorusu benim için azap. Çünkü ben çayıma da, kahveme de atılacak şekeri tutturabilen, belirli bir hesapta, ritmde, uyum ve düzende hareket edebilen biri değilim. Gün aydı ve ben, hepinize iyi çaylar diliyorum.

Perşembe, Ekim 16, 2008

Sivrisinek..

Sivrisinekleri birazcık insanlığa davet ediyorum. Abi yapmayın böyle, her yanımızı yediniz, yapmayın. Pis pis yapmayın kendinizi.

Sade Vatandaş'ın Doğumu..

sonra aradan 24 saat geçmişmiş doğmuşsun. sonra bira içemezmişsin boğazın ağrırmış. sonra akın seni utandırırmış sen de devrik cümlelerden sıkılırmışsın ben de kendime çeki düzen;

veriyormuşum.
sonra fena mutluyum. sonra hasta olma pek. sonra üzülme. sonra sen hep ol. sonra daha güzel günler güleceğiz. sonra 364 gün önceden gelip, "şşşt, kim bu?" derkenki uçucu heyecanınla seni hep kabul etmek..

sonra sade vatandaş doğmuş. sonra "gel kahve içelim" denmiş. sade kahve. sonra vatandaş vatanını seviyor. sonra 'sağ' göğsümde bir kıpırtıymışsın da, sonra 'sol' yanım sana cici diyen bir buse.

sonra en güneyinde vatanın sade sade, bakarak geç doğsun derken güneşe,
uzaktan bakarım: tek döşekte çift beden; gerisi vesvese.

sonra..

Çarşamba, Ekim 15, 2008

22: The Death of All the Romance..

E, 21'i bitirmişiz.. Yeni yıl, böyle boş bir sokakta, bomboş bir kafayla, mutlu geçsin o zaman. Bir sokak lambası gibi aydınlat beni.

Salı, Ekim 14, 2008

Şiir..

Sanırım, Ludingirra'nın 23 tabletinden bu yana binlerce insan tarafından denendi, kıyısından köşesinden ilgilenildi ve kendisine has bir yapı oluşturması istendi. Şiire bir kalıp, bir tarz, bir anlam yüklenilmesi gerektiğini düşünmediğimden, şiir'in "işte bu şiirdir!"inin olamayacağını inanıyorum. Şiirsellik de bu noktada ivme kazanıyor. Aslında ben, Osho'nun "Tanrı yoktur, tanrısallık vardır"ına getiriyorum sözü muzırca. Şiir değil de, şiirselliğin oluru var bence. Bir film karesi, bir fotoğraf, bir manzara, bir söz, bir 'bir şey' işte. Şiiri de, tıpkı hayatın bir diğer damarı olan mizah gibi, kalıplara ve şablonlara bölme çabamız şiiri bizden uzak, bizi şiire düşman kılıyor. Sheakespeare'i, Da Vinci'yi, Tesla'yı "sanatçı", "mucit" yapan şey neyse, şiire bir yerinden kendini vermiş insanı şair yapan da aynı olgu, aynı tını olabilir: Onu sevmek. Ona zaman ayırmak, değer vermek, emek sarfetmek. Yani zamanında elin Sümerlisi her gün yanında kilo kilo tablet taşıyorsa, o yaptığına liturjik bir değer, bir özellik katıyorsa, ha keza Orhan Pamuk 6 sene bir kitabı eliyle yazıyorsa, ortaya çıkan ürünün {ürünün oluşması kısmında da Özdemir Asaf'a kulak kesilirim: Damla, kendini tamamlayınca damlar} beşeri algı ve beğenide iyi/kötü/güzel/çirkin gibi tanımlanmasının bir divaneliği var. Bizim beğenimiz, ürünü [artık şiir diyeyim] herhangi bir yere koymuyor. O kendini yolunu, kendi mecrasını bir şekilde bulup, kime lazımsa ona enjekte oluyor. Şarlo'yu 5 sene evvel bir korku öğesiymiş gibi algılayan, buna mukabil siyah-beyaz filmlere kendi içinde bir antipati besleyen ben, aradan geçen zamanla her mimiğin, jestin, hareketin aslında kapitalizme, şuna buna bir gönderme olduğu gerçeğiyle yüzleştiğimde anlamıştım boşboğazlığımı. Üstelik Muğla Üniversitesi sundu bana bu güzelliği, acı tesadüf.

Milenyum çocuğuyum ve İkinci Yeni seviyorum. küçük İskender, Ah Muhsin Ünlü, Cahit Zarifoğlu, Özdemir Asaf da heybeme alacaklarımdan. Lakin Nâzım'ı, Nâzım hayattayken onu okuyan bir insanın hissettiği gibi anlayamayacağımı bildiğimden; bir yaratıyla kanlı canlı karşılaşmak durumunu ancak kendi çağdaşlarımın ürünlerini didikleyerek, okuyarak, kafamda bir muhakeme-muhasebe işlemi yaparak sağlayabileceğimi düşünüyorum. 2000'ler bize, sevgili Haavi'nin de şurada bahsettiği üzre 'marjinal' kavramını daha da bir tanıttı. Artık beylik lâfların, narenciye üzerinden hayata rest çekmelerin, şiiri kalıplarından arındırıyoruz edebiyatı ile aslında şiiri çok başka bir kılıfa büründürmenin, muhtelif internet sitelerinde birkaç bira kafasıyla, sanki çok özel bir öforyadaymış, ekstazdaymış da ağzından bunlar çıkmış yansımalarının para ettiği ziyanlaşmaların zamanı. Terk edilen birini bulun, beş votkalı bira ısmarlayın, dayayın fondan müziği, verin gazı. Şimdi karşınızda Ah Smile Yk var. Değer verip, el üstünde tutmamız gereken gerçeğinin paçavra bir kopyası. Siyah siyah kahvelerde kullanınız.

Pazartesi, Ekim 13, 2008

Salka..

..sonra bildiğim sulara gitmek için bir yol, bir haritasızlık, bir çift kulak lazım oluyor bana. Sol elimin yüzük parmağı boş; iz var sadece. Poe okuyor benim umursamazlığım. Kötü sigaralara, kötü evlere, kötü alkollere ve kötü'ye karşı direncim azalıyor. Kâğıt oyunları, tırnakiçlerim, her yanımı ısıran sinekler.. kişiselliğim. Kendi protestomu yalanlıyorum. İsviçre çakısıyla çizip tahta göğün bana ayrılmış kısmını, bütün yalanlarımı aklıyorum. İnsanın kendi ile karşılaşması ne ağır, insanın kendisi ile karşılaşması ne sert bir darbe.. Özdeksel her detaydan sıyrılıp, her tanrı'yı karaladığım bir mavi-yeşil enlemde buluyorum saçlarımı. Kendime, kendimi anlattığım -izm'lerden azade bir rüyetin tek oyuncusuyum: benim filmim ve yalnızlığımdan sorumsuzum. Muğla'da bir parça alkollü, bir nebze sağlıksız, biraz patavatsız ve hodbinim. Tüm sevdiklerimi üzmek istiyorum. Tüm sevdiklerim benden nefret etsin istendiriliyorduğum. Gece hiç anlamıyor taklitçiliğimden ve taklitçiyken fena halde aymaz olabiliyor insan. Biraz ondan, birçok bundan diyerek olmuyor. Okunası yazmıyorum ve okunmak gibi bir dertle de yazamıyorum. Yazamıyorum çünkü Kro-Magnon hissediyorum her okuduğumda Baudelaire'i. Tüm hayatların içinde kendi hayatını bulmaya çalışıyor insan.. insan, hep, biraz, sanki..

..sonra unuttuğum uçurtmalara doğru sardunyalar görüyorum. Dağ kokusu, kekik ve tilkiye benzettiğim o köpek. Tasmalı, tasasız, tansık gibi. Cılkım; yönsüzlüğüme yorum istemiyorum. Hele niyet yargılamaları yok mu o paçavra şablonlamalar.. yok mu o pazu şişinmeleri ile züppeleşmeler; onlar beni kendime sıkıyor. Onlar beni topluma kusuyor. Uzandığım hamak, düğümlerini çözüyor. Sendelemeden düşerken ben tek celsede düşüyor içimdeki dava da. Bir dörtlük;


kaldırıyor ayağa beni. Seksek oynuyoruz kuşlar yüzme bilmiyorlar pek. Ufka pembe çok yakışıyor ve tüm karıncaları annemsiyorum. Rüzgâr dışarıda, ben içeride, herkes dışarıda, ben içeride, her şey dışarıda, ben içeride..

..sonra özlediğim yüzlere gülebilmek için bir parça kas çalışıyor yüzüm. Body-building, kalp kaslarında işe yaramıyor. Bir öğle vaktini, bir öğle vakti düşünüyorum Canseviyor benim Edib'im.

..sonra, Salka.

Pazar, Ekim 12, 2008

Cumartesi, Ekim 11, 2008

"Mırın Kırın" ya da "Babazula Konseri" ya da "Biz Size Aşık Olduk"..

Bakıyorum.

Akyaka'da böyle bir tuz.. saçlarımda tuz. Annemi özlüyorum, özlemi anniyorum evet. Sonra bakıyorum Murat Ertel bile yapay, aşkta korunma yalan. Bakıyorum daha da yaklaşıp, yeni sayfalar açmaktan bahsedenler filan. Yeni sayfalarmış; herkes Ergüder Yoldaş oldu be.

Kaldıramıyorum.

'Azmaklara değiyorum ayaklarım.' Kıyıya ölü balıklar vuruyor.
Svefn-g-englar çalıyor kafamın içinde; arabadaysa Deep Purple - Sometimes I Feel Like Screaming.

Çok fazla insan yok şu sıralar aklımda. Çok fazla şey de: Oksijen, "babamız bizi sevmedi" ve sivrisinek ısırıkları'ndan başka.

Kaşınıyorum.

Pazar, Ekim 05, 2008

Ariadne..

"Sen ki theseus'a gönül vermiş ümitsiz aşık, ilkbaharın neşesiyle canlanırdın hep ama hüznün gölgen olmuş, şarap tanrısının sevgilisi olmayı hak etmeden evvelki uyuşmuşluğu almaya geldim, benimle gel."

Perşembe, Ekim 02, 2008

I'm tired of you, Istanbul..

Rufus Wainwright'ın Release The Stars albümünde Going to a Town diye bir şarkı var. Ben o şarkıyı tebrik ediyorum.