Cumartesi, Ağustos 30, 2008

Selahattin Dedemin Adıydı..

Beni incittiniz. Önce bunu söylemek zorundayım. Merhaba bile demeden. Kendimi tanıtmadan. Kendimi tanıtmak mı? Ben bunu hiç yapamadım ki.. Ne yaşarken ne de ölürken anlatabildim kendimi. Ailem için talihsiz bir kazaydı doğumum ve yirmi beş yaşındaydım beni öldürdüğünüzde. Babamın utancı yirmi beş yaşındaydı.
Beni incittiniz. Hayatımın her yerine pis bakışlarınızdan bıçaklar soktunuz. Beni kanattınız. Oysa ben size hiçbir şey yapmamıştım. Beni öldürdüğünüzde yirmi beş yaşındayım. Zararsızlığım yirmi beş yaşındaydı.
Biraz çocukluğumdan söz edeyim. İlk aklıma gelen bahçemizdeki kavak ağaçlarıdır.. Kavak ağaçları pamuk dağıtırdı bize rüzgarda. İçimden, hiç kimsenin duymadığı bir şarkı söyler dans ederdim rüzgarda, pamukların arasında. Anneme sorardım: “Anne pamuk ağaçta mı yetişir yoksa eczanede mi?”
Çok sonra bir gün, beni evine götüren okumuş sakallı bir adamın salonunda, onun duş almasını beklerken (duş almadan sevişemezmiş), kütüphaneden rasgele çektiğim bir kitapta rastladım çocukluğumdaki pamuklara. Şöyle yazıyordu:
Pamukladı mıydı kavaklar, kiraz gelir ardından...
“Kim yazmış bunu” diye sordum sakallı adama sevişirken. “Güzel bir adam” dedi. Çoktan ölmüş meğerse. Şiiri yazan adam yani... Yazık diye düşündüm. Keşke ölmeseydi. Madem ki aynı bahçenin çocuklarıydık...
Ne diyordum?.. Çocukluğumu anlatıyordum değil mi? Evet babamın bana taktığı isim Selahattin’di. Dedemin adıymış. Ama ben hiçbir zaman Selahattin olmadım. Olamadım. Uğraştım aslında. Lise son sınıfta bıyık bile bıraktım ama ancak iki gün sürdü bıyıklılığım. Bıyıkla yüzüm anlaşamadılar ne yapalım?
Anneme ev işlerinde yardım edişim önce övgüyle karşılandı. Aferin dediler, ne akıllı çocuk bu. Tığla işlediğim örtü uzun zaman kaldı televizyonun üstünde. ilk tokadı o zaman yedim babamdan. Babam tokadın örtüyle ilgisi yokmuş gibi davrandı. Güya ben ona cevap vermişim de bilmem ne. Biliyordum, ilk işareti almıştı ama böyle bir şeyin gerçek olması ihtimalini düşünmek bile istemiyordu. Sonra bütün arkadaşlarımın kız olması ve beş taş oyunundaki dillere destan başarım ailemi ve herkesi rahatsız etmeye başlamıştı. Övünmek gibi olmasın ama hala beş taş oynanın ve beni yenecek kimse de yoktur... Affedersiniz... Yani beni öldürmeseydiniz oynardım ve yenerdim demek istiyorum. Zaten beni yenemediğiniz için öldürdünüz ya, neyse...
Hayatımın liseyi bitirdiğim güne kadar olan bölümü, herkesin gözünün önündeki şeyi toplu olarak görmezden geldikleri bir dönem oldu. Hani Zeki Müren size göre hiçbir zaman eşcinsel olmadı ya, o hesap işte... besbelli diğer erkek çocuklarına benzemiyordum. Diğer erkek çocuklarının hepsi birbirlerine benziyorlardı ama bu durum kimseyi rahatsız etmiyordu. Zaten hepiniz, herkes herkese benzesin istiyorsunuz. Buna rağmen kızın biri lise birinci sınıfta bana bir aşk mektubu göndermişti. Hatıra defterinden yırtılmış pembe bir kağıttı, hatırlıyorum. Üstünde belli belirsiz çiçekler arasında fiyakalı bir kalp resmi vardı. “Gözlerimi senden alamıyorum. Bana gözlerimi geri ver” diye yazıyordu kağıtta. Kalbin içine kendi adımın baş harfiyle benimkini yazmayı da unutmamıştı tabii. Güzel bir çocuktum. Kız beni beğenmişti. Galiba gözleri hep bende kaldı. Geri veremedim çünkü o günden sonra üç gün okula gitmedim. O kağıt beni derinden etkilemişti. Hayatımda ilk kez kendime sorular sor maya başlamıştım. Bu kız deli miydi? Ben bir kızla... nasıl yani? Evet adım Selahattin’di, evet Selahattin de demin adıydı, evet güzel bir çocuktum, evet kızın gözleri bendeydi... Ama o mektubu aldığım gün belki de ruhum ilk kez bedenimden firar etmek istedi.
Sonra on sekiz yaşıma girdiğim bahar, bir çocuk sevdim. Bakkalın oğluydu. Hiç konuşmadık ama gözlerimiz öyle gevezeydi ki. Benim gözlerim de onda kaldı anlayacağınız. Hala da ondadır. Vedat... Bana amcasının kızıyla evleneceğini söylediği gün ilk ve son kez elimi tuttu. “Üzülme” dedi. “Neden üzüleyim ki” dedim, “bir gün biz de bir kısmet bulacağız elbet”
türünden saçma sapan laflar ettim. Çok ağladım sonra. Annem biliyordu her şeyi. Babamla kavga ettikleri günlerin birinde (aslında kavga etmedikleri gün yoktu) öfkeden deliye dönen annem babamın gözlerinin içine bakarak “sen adam olsaydın bu çocuk da bakkalın oğluyla...” dedi... Sözünü tamamlayamadı.
Beni ve annemi çok dövdünüz. Hepiniz babamın kılığına girmiştiniz. Hepiniz babama benziyordunuz ve bu benzerlik sizi hiç rahatsız etmiyordu.
Belki de en çok, karpuz kamyonunun kasasında o hayvanla yattığım gün sevindiniz ve kızdınız. Sevindiniz, çünkü kuşkularınız gerçek olmuştu. Siz zaten şüpheleniyordunuz. Böyle olacağı belliydi, biliyordunuz. Haklı çıkmış olmanın haklı gururunu tattığınız için sevindiniz... Ve kızdınız, çünkü adım Selahattin’di. Selahattin dedemin adıydı. Selahattin’ler kamyon kasalarında hayvanlarla yatmazlardı.
Sonrası malum hikaye. Evden kovuluş... Şehirde kendime benzeyenlerle, yani dedelerinin adını taşımak istemeyen arkadaşlarla birlikte sizin sahibi olduğunuz hayatın içinde, sizden gizlenebilecek bir yer arayışı ... Ve ardından pis bir ameliyathanede bir kasap tarafından Selahattin’in hayatına son veriş. Meğer koca Selahattin ufacık bir et parçasıymış. Dedeciğim beni bağışla.
Ama Sinem öyle mi? Onun güzel bir yüreği vardı. Pamukladımıydı kavaklar, dans ederdi kiraz gelsin diye. Ama siz Selahattin’in babası, Selahattin ’in annesi, Selahattin’in arkadaşı, Selahattin’in komşusu, Selahattin’in bakkalı, Selahattin’in ev sahibiydiniz... Sinem’i hiçbiriniz tanımak istemediniz. İğrendiniz ondan. Geriye bir tek Sinem’in Sinem gibi arkadaşları ve Sinem’in polisleri kaldı.
Ve en sonunda ben otobanda beni götürüp ormanda düzecek bir hayvanı beklerken arabanızla çarptınız. Önce telaşlandınız, çünkü bir insana çarptığımızı düşündünüz. İndiniz arabadan, baktınız ki yerde yatan bir Selahattin değil kalça kemikleri mini eteğini zora sokan bir Sinem’di. Rahatladınız... Ve hızla terk ettiniz orayı...
Ödeşmiştik çünkü...
Ben sizin Selahattin’inizi öldürmüştüm. Siz de benim Sinem’imi öldürdünüz...
---

Yıllardır tek sevdiğim Yılmaz Erdoğan yazısı olarak dururdu, paylaşayım istedim. Gazetede gördüğü bir haberden etkilenerek yazmış bunu, bir transvestinin ölümü üzerine.

3 yorum:

Siya siya dedi ki...

Herkes'in herkes gibi olması, ve herkes'liğin içine dahil olamamak ne büyük bir şans ve ne de büyük bir ceza.. (ve ard arda kullanınca 'herkes' kelimesinin anlamını yitirmesi..)

Wereyda dedi ki...

Herkes, bir şey. Herkesin herkes gibi olması, bu simülasyon, aslında bir ironiye işaret etmekte; aynı asansörde kapalı kalmış Doğu İle Batı gibi. Ben herkesle değil, kendimizle ilgilenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Beylik bir yaklaşım gibi gelebilir ama öncelikle aynayı ters çevirmeden o aynanın içine girebilme cesaretimiz olmalı. Toplumun seni nasıl algıladığının tek bir noktada anlamı var, o da şu: Ben neyim, nasılım ve ne kadarını yansıtabiliyorum? Berbat ya da şahane olabilirim. Yıkımcı ya da birleştirici olabilirim. Nefret edilesi ya da tapılası olabilirim.. peki beni nasıl biliyorlar?

"Manyaktır, ama bu onun doğal hali"
işte bu önemli. Yoksa herkes'e gelene kadar, cümlenin öğreleri çok. İlk'i de "ben". :)

Siya siya dedi ki...

Herkes'i oluşturanlar da biziz düşününce.. Ya da kime göre herkes, neye göre herkes? (beylik yaklaşımın daniskası:))
'Sözde özne' olmamak dileğiyle..

Ha bir de, kendini yansıtabildiğin şekilde seni algılayabilecek insanlarla olman dileğim var..