Pazar, Haziran 08, 2008

Meleklerin Yeşil Kanatları Altında: Bir Kıyı Mit'i..

Kavruk tenime bakıp, söze nereden başlayacağımı kestirmeye çalışıyorum. Böyle karar veremediğim zamanlarda söze, söz'ü anlatarak başlarım; sonrası gelir. Interpol'den The New..

T., S., ve ben.

İlk gün.
Otostop çekmeye başlıyoruz Muğla-Yeni Garaj'ın önünden. Önce Gökova'ya gitme fikri var, nasip, bakacağız diyoruz. Nöbette bir polis, bize nereye gittiğimiz soruyor. Muğla'da arabalar öğrencilere hiç durmuyor, Muğla'daki insanlar öğrencileri hiç sevmiyor. 34 plakalı bir araç, Yücelen Hastanesi'nin önüne dek atıyor bizi. Oradan, kollarındaki dövmelere şaşkınlıkla baktığım bir su rezistansçısının arabasıyla Marmaris'e doğru yollanıyoruz. Denizin dibinden giden uzun taş yolun üzerinde durarak fotoğraf çektirebileceğiniz muhteşem yer Kızkumu'na gitmemizi öneriyor dövmeli adam, Datça'ya, diyoruz, yolumuz o.
Sonra daha ayaklarımız yola değer değmez, bir başka araba alıyor ve Bozburun'a kadar götürüyor bizi. Orada inip bir şeyler atıştırmaca, dinlenmece yapıyoruz. Şirince şarabı alıyorum Can Baba susamıştır diye. Sakin'den Yağmur Güncesi..

Kaydediyor T.'nin minik makinesi bizi, tek şeritli dar yolun iki yanındaki tarlalara bakarak sıcakta, gelecek yeni arabanın hayaliyle yürüyorız. Sanatçı görünüşlü bir amcaya yolu soruyoruz, Efe Rakı dağıtımı yapan Muğla'lı bir eleman alıyor sonra bizi. Alıyor almasına da, dağın başında bırakıp gidiyor bizi.. ve sanırım o ândan sonra, her şey daha güzel oluyor: Datça'da Antalyalı Pansiyon'un sahibi ve eşi alıyor bizi. Şen şakrak, ılıcık bir yola doğru gidiyoruz beraber.. Bayan, tıpkı bir rehber gibi. Bu sene üçüncüsü yapılacak olan motor festivali Marmok'tan da bahsediyorlar karı koca bize, e tabi pek bir anlam ifade etmiyor o ân bu tip şeyler, gidip Datça'da Can Baba'yı sevindireceğiz daha. Mazhar Alanson'dan Benim Hala Umudum Var..

Can Yücel'in evinin de olduğu Eski Datça'ya geldiğimizde güneş tam tepemizde artık. Yerli halka mezarlığın neresinde uyukladığını soruyoruz. Buluyoruz tabii ki o şahane mezarı..
Bir çanak içinde bir cenin. Göbekkordonu mermerin altından toprağa kadar uzuyor. Şarap şişeleri saçılmış hep mezarın çevresine, tanınması kolay oluyor. Fotoğraflar, ölümsüz hatıralar olarak kalacaklar. Deep Purple'dan Sometimes I Feel Like Screaming..

Datça'nın merkezine geldik işte. Kapısında acemborusu olan evlerin dar sokaklara açıldığı yollar buraya itti bizi.
Denize sıfır bir ilköğretim okulu bahçesi. Çocuklar basket oynuyorlar. Kitapçılar, karpuzcular, yerli/yabancı turistler. Boş şezlonglara yöneliş ve cuppa suya.
Sivas'tan gelmiş Ahmet, İbrahim ve abileri. Burada Asos Cafe'yi açmışlar. Yıllardır buradalarmış. Üstleri ıslakken henüz tanışıyoruz onlarla. Ben bir bira söylüyorum : ) Su öyle güzel ki, sol çaprazda Datça Öğretmen Evi, sağ çaprazda çocuk parkı. Dünyanın en güzel kızı, annesiyle denizde. Elinden tutuyor annesi, kız yaşıtım, kız güzel, annesi yüzme öğretiyor sanıyorum, kız kiraz dudaklı, ağır adımlarla ilerliyor suda, kızın ayaklarında bir şey var, su derinleşmiyor zaten hiç, sudan çıkıyorlar. Kız, sakat. Çay bahçesine gidiyorlar aksayarak. Bir sigara yakıyorum. Annemi özledim. Gonzales'den Carnivalse..

Sonra kurulanıp, duş alıyoruz. Biraz keşfetmek lazım burayı, şoku atlattım sanırım, ama kız hala güzel.

Kalacak yer bulmalıyız çok geç olmadan, Aydeniz Apart'ta tek gecelik konaklama şahane olabilir diye düşünüyoruz.. Hele ayaklarımız kumluyken, vücudumuzdaki tuz seviyesi Lut Gölü'ne yaklaşmışken. Paramız azken. Bilirsiniz; öğrencilik zor zanaattir. Hele ki İktisat okuyor, okumaya çalışıyorsanız ve "fırsat maliyeti" nedir biliyorsanız, üzücü bile olabilir. Neden mi?
Ay, tırnak olmuş. Guletler, tekneler kimi yerde turistlerle kimi yerde de gençlerle dolmuş. Biralar açılmış, şarkılar saçılmış, rüzgar hafiften vurmaya başlamış.. Çocuk parkındaki salıncaklar sallamış bizi lebideryaya nazire yaparcasına.. Kutu biralarımızla soluğu Amfi Tiyatro'nun yakınındaki bankta alıyoruz. Aziza'dan Daha çalıyor, Sezen Aksu Paramparça diyor.. Bilemiyorum; ne zaman ki, mutlu olduğum ân yanımda tüm sevdiklerimi aradığımı fark etsem, fırsat maliyeti geliyor aklıma. Onlar uzaktalar, sesimi duyuramayacağım kadar uzaktalar. Yine de sanki üleştiklerimizle ayaktayız ha? Yani birkaç tuzlu fıstık, birkaç intihar vodvili. Bizden yemek parası almayıp üzerine bir de 2 ytl veren Zekeriya Amca geliyor aklıma. Amerika'da okuyan oğlu. Babam. Her zaman her yerde olamıyoruz, hayat asla yetmiyor. Jeff Buckley'den Dido's Lament..
Şimdi aparttayız. Karşılıklı yataklar, karşılıksız paylaşımlar.
İkinci Gün. Sabah.

S. uyandırdı, Palamutbükü'ne gidelim dedi, reddedemedik. Yine yol olmak, yolmak biraz içimdeki ormanın yapraklarını, taş bloklardan ötede bir hayâl tasvirinde adımlamak.. Mesudiye Köyü'ndeki Hayıtbükü'ne götürüyor şimdi bizi emlakçı abimiz, en güzel yer burasıdır diyor. Gani Müjde, Müşfik Kenter filan hep buradaymış. Palamutbükü'nün reklamı sağlam olduğu için burası biraz geri plân kalmış. Ama böylesi güzelmiş. Küçücük sahilinde, Nisan'da bile su sıcacıkmış. Hem öyle güzel ki.. Ortam Cafe'nin Aydın'lı çalışanı Emrah, çaylar şirketten diyor. Şezlonglar ücretsiz, tüm bu doğa bedava. Küfrediyorum içimden o ân. Suda sektirdiğim taşlar dibe batmadan sıralıyorum ne kadar küfrüm, ilencim varsa. Büyük şehrin dejenerasyonu buralara hiç varamamış çünkü. Bir biz gelmişiz işte, kirletirsek de biz kirletebiliriz yalnız. Rafine yarımadanın, tertemiz insanları buradakiler. Kocaman eşek arılarının yanından geçiyor gençliğim. Gençliğim kayalıklarda oturup sigara içiyor, içimden bir ihtiyar gökyüzüne bakıyor. Çocukluğum dut yerken yeşil başlı sinekler konuyor ayağına. Arı sanıyor buluğ yanım, saçlarımdaki kıvrımlara bahar geliyor, ah bir de kulaklıktan damlayan o sesler: Mono'dan Moonlight..

Helalleşip oradakilerle, dağ yolundan 15 dk yürüyüp Ovabükü'ne geliyoruz. Burası Lost Adası gibi. Terk edilmiş ama munis, rüzgârı çok, denizi dalgalı, kıyısı yosunlu, biraz pis.. Uzuun bir sahil. Taşlıktan yürüyüp, Palamutbükü'ne gidecek araba için işaret etmemiz gerek. Bir aile, kocaman dut ağacının altında öğlen yemeğini yiyor. Sahili takip edersek varabileceğimiz söylüyorlar dağ yoluna. Öyle yapıyoruz elbette. Çok koşuyorum. Arıların, kelebeklerin, taşların arasından. Üstüne basarak koşuyorum yerin, yer yarılıyor, içine giriyorum. Çok uzaklardayım. Sesim gökyüzüne değiyor. Çok güzel, ve tanrım çok sıcak. Çok. Yol. Kardeşim şimdi ne yapıyordur acaba.. Otostop. Stefrænn Hakon'dan Rjupa..

Yener Abi arıcılıkla uğraşıyor. Yol boyunca iki kez duruyoruz arılar için. Bahtiyar Teyze dağ kekiği topluyor, bal toplayan bir arıyı seviyor, bir arı sütü için bir kovan arıyı öldürmek gerek diyor, İstanbul'da yaşanmaz diyor, dağ yamaçlarından bakir koylara bakışlarımız düşüyor, ve işte o ân, oturmuş bir zeytin ağacının altında gölge banyosu yaparken, o cümle fırlıyor ağzından Bahtiyar Teyze'nin: "Rabbim sizi meleklerin yeşil kanatları altında korusun". Gökyüzü hastalanmış da, öksürüyor şimşeklerini sanki. O ân, bu cümle öyle. Şimdi Yener Abi 3 arı tarafından sokuldu. Gidebiliriz artık. Gittik de. Gidiyoruz da. Merhaba Palamutbükü. Merhaba, Radiohead'den Melatonin..

Taş sahil. Her yer taş. Taşların efendisiyim ben. Güneşleniyor T. ve S. Su çok tuzlu, çok dalgalı, çok derin. Kano yapmak istiyor bizimkiler, Serbay Abi'nin yanında alıyor muyuz hemen soluğu, sörfçü abi hani şu, deniz aşığı, deniz insanı.. Orada yaşayan ama İstanbul'da gemi inşaat okuyan Yiğit, siz otostopla Yazıköy'e kadar gelin, Çeşmeköy'den hemen sonra, oradan arabayla Knidos'a gideriz diyor. Reddetmiyoruz tabi, meyve ağaçlarına dalaraktan ilerliyoruz. Çöp kutusuna saklanmış bir köpek korkutuyor beni. Sonunda bir araba bulup Yazıköy'e gidiyoruz. 10 dk sonra geliriz diyor Yiğit, dondurma yemek için zaman kazanıyoruz. Neyse ki geliyorlar Yiğit ve Emre, Knidos'a doğru yol oluyoruz.. Songs: Ohia'dan 7th Street Wonderland..

İşte Knidos. Arap istilasına uğramış antik kent. 5000 kişilik amfi tiyatrosu, güneş saati, nekropolisi, tepelerden aşağıya koşan koyun ve keçi sürüleri, muhteşem koyları, muhteşem mavilikteki denizi, muhteşemler muhteşemi havası, suyu, manzarasıyla tarihin nabzının attığı yer. Afrodit'in ilk çıplak heykeli buradaymış meğer, sonra çalınmış. Altından aslan heykelini de götürmüşler buradan ta Louvre Müzesi'ne.Gerçek hep bunlar : ) Su çiyanları, ıstakozları, karavidaları, denizatları ve dönüş. Yazıköy bizi bekliyor, oradan otostopla Palamutbükü'ne geliyoruz. Kalacak bir yer buluyoruz. Gece, cici ama kokoş ama mutlu biri merhaba diyor bana, yanıtsız bırakıyorum onu istemeden. Uyuyorum sanıyor. Boston, Lakers'ı yeniyor. The Clientele'den Voices In The Mall..

Sabah Serbay Abi bizi bindiriyor otobüse. Eti Form'larımız, Petit Beurre'lerimiz, pet sularımız, yorgun vücutlarımız Datça merkeze yollanıyor. Orada çay ısmarlıyor bize adını anımsayamadığım şoför abimiz. Sonra yeniden Sivaslı arkadaşlarımızın yanında alıyoruz soluğu. Atatürkçü Düşünce Derneği'nden bir amca ile sohbet ediyoruz. Suya atıp kurumuş bedenlerimizi, uzanıyoruz biraz. Ben bir bira daha söylüyorum : ) Gidip Salı akşamı için biletimi alıyorum, İstanbul beni bekliyor, tam Asos'ta oturmuş, bana ısmarlanan birayı içerken kısa boylu bir amca geliyor. Can Yücel'in rakı masasından arkadaşı. Yahya dedemin İstanbul/Bakırköy'den arkadaşı. Onunla muhabbet sırasında Haavi Bey arıyor. Zaman daralıyor, yemek yiyip, helalleşip, otostopla Muğla'ya kadar 2 saatte dönüyoruz. Aziza Mustafa Zadeh'ten Melancholic Princess..
..
Bana kalan: Tatlı yorgunluk. Yanık ten. Tuzlu ten. İstanbul bekle. Az kaldı.

5 yorum:

hayat.. dedi ki...

aynen buyuruldugu gibi dümdüzdür yaşananlar. eğri olmasını istemedik, istemediler.

artun dedi ki...

kac gun gezdin

Wereyda dedi ki...

"3 gün gezdim ama, 3 aya değişmem" dersem de arabesk kaçacak. : )

artun dedi ki...

yarasin arkadas

Wereyda dedi ki...

teşekkür ederim