Perşembe, Mayıs 22, 2008

Gökova'da, Mücevher ile Solo: Kusursuz Bir Gün'e..

Yeni uyandım. Gözaltlarım, tuzlu su ve güneş tarafından gözaltına alınmış; sırtımda neşeli, hafif bir kaşıntı. Istakoz olmadım da, yengeç kaldım. Kızarıklık var biraz, biraz da sanırım büyülenmiş olmanın tesiri; bilemiyorum.
Sabahladım.Soluğu okulda aldım, derste az kaldım. Kaldık. Kahveler, sodalar bitti. Tepede güneş, aşağıda biz. Kapalı mekan önerisi, sinema'ydı. Hani yaz okulu yine aportta, canımız sıkkın, hava sıkkın, gün sıkkın.
"Denize gidelim mi?" ; "Olur!".
Havlu, şort, çanta ve birkaç bira.. Uykusuz'un yeni sayısı ve içimizdeki engellenemez heyecan. Çocuklar gibi şen olabilme heyecanı işte bu, hatırlarım. Yaz sıcağının değmediği ara renkler vardır her insanın portresinde. Füzen ile çizilinmiş, 'düş gün' . Hep arzulanan o ânları bir kez daha yaşamak istemek.. Meditasyonu ne sanarsınız?
"Burası harika!" ; "Evet!"
Çocukluğumdan söz açsam size, kapamazsınız değil mi özlemle andığım günlerin kapısını.. Kumdan kale değil, kumdan yeni bir çocukluk yaratma isteği ve hep tabanlarımızda o aynı midye kesikleriyle kucakladığımız bakir koylar.. Piramit evlerin arasından geçiyoruz, yanımızdan arılar da geçiyor, sinekler de, rüzgâr da. Havlular seriliyor, elini uzatsan deniz olan yara kabukları açılıyor ve basmakalıp sorunlardan konuşuluyor. Köpekbalığı saldırısına uğratır mı bizi bu deniz? Ya şu ufkun öteki tarafındaki şeffaf yelkenli.. hani 45derecelik açı ile rüzgârı yaran, orsa giden yelkenli.. Diş hani, suyu yarmak! Oysa şimdi sevdiklerimiz nerelerde, ne şekillerde, hangi internet sayfasının hangi sekmesindeler değil mi? Muğla'yı sevebilir miyiz, bilmiyorum. Muğla'ya sevdirebiliriz belki kendimizi..
Az ötede bir çocuk işiyor suya. Fransız kadınlar günün gündüz tarafını işgal etmiş, gece tarafında uykusuzluğumuz duruyormuş meğer, ne gam, ne fayda.. Bir grup Anadolu çocuğu, Anadolu leoparı, bize bakıyorlar onların fark etmediğimizi sanar gibi çocukça.. Morrissey Moon River diyor, birkaç ay nehrinin birleştiği yerde bedenlerimizi suya salıyoruz. Tarifsiz mutluyuz. Gerideki gizli koya gitmek istiyoruz ama orası zaptedilmiş. Olmamış keçiboynuzu yiyor mücevher, dilinde pelte bir tat, pürel sürüyor diline, her şeyi tatmak gibi bir refleksi var
"Biraz ileriye gidelim mi?" ; "Olur!"
Üzerlerine "Buraya sen de bir kâse su dök" yazan fidanların, yavru yılan ölülerinin, fotoğrafı çekilirken poz veren kaplumbağaların, açık duş kabinlerinin ve manzaraya bakarak sevgilerini keşfetmeye çalışan çiftlerin arasından geçiyoruz. Hâlâ çok sıcak hava, hâlâ çok diriyiz biz.. Yanımızdan motorlarıyla geçen turistlere gülümsüyoruz. Aşağıda, daha da ileride, Eski Maden İskelesi'ne demirliyoruz. 18 yaşına girmesine 21gün kalmış Adem Abi, tekneden, diyor. "Oradan girin denize". Gitarınızla gelin, arkadaşlarınızla gelin, kendinizle gelin diye salık veriyor. Kolları yanmış Mücevher, yüzün kızarmış, diyor..
Şimdi artık ânın sustuğu ândır. Tuzlu su ile içme suyunun karıştığı, buğulanıp denize şekil verdiği o yerdeyiz işte. Teknenin kıç tarafında oturup, ayakparmaklarımızın karıncalanmasına müsaade ederken tanrı fotoğrafımızı çekiyor. Fok balığı misali uzanıp bir nefes için sigaraya, gökyüzüne kanser üflüyor Mücevher.. Bir alışverişi fişinin arkasına not bırakıp kaçıyoruz yanından güzel adamın. Yolumuz var daha, bilmediğimiz bir yolun yolcusuyuz. Yaşlı turistler "Hello" diyorlar, "Arivederci" diyoruz onlara.. Keşke fotoğraf makinemiz olsaydı, diyor Mücevher. Boşver, diyorum ona. Görsel hafızada kalsın, bak sadece biz şahidiz..
Balık tutanlara "Rastgele" demeyi de es geçmiyoruz. Yol, her zaman beklemediğimiz adreslere çıkarıyor bizi. Yola bak, yolculuğa bak, böylesi mutluluk daha önce yaşanmadı. Sırt çantalarımız, sırt ağrılarımızı aldı götürdü. Tuzlu su, bacaklarımızdaki sızıyı bıçak gibi kesti. Ve işte orada, hem yemek yeriz, hem suya düşeriz, hem azmakta ayaklarımızın donmasına müsaade ederiz diyor Mücevher.
"Hadi gidelim!"; "Evet!"
Birkaç insan.. Orta yaşını geçmiş bir çift; tavla oynuyorlar. Tek dertleri hep yek gelmesin, foraaa!
Güneşlenen bir adam.. Isırıyor vücudunu kuru yel, parmakaralarına minik taşlar ve şeytanminareleri kaçmış.
Şarap içen şarap gibi insanlar.. "Müdürüm" diye konuşan bir işletmeci.

Burada denize girmek istiyorum, diyor Mücevher.. Koşuyor azmakla karışan suyun o en soğuğuna. Sigara börekleri, kızartma patatesler ve biralardan önce.. Git, diyor içimin ukte kalsın istemez yanı, o suya git ve karışsın adın ait olduğu ülkeye.. Babadan kalmış alışkanlık: Alıştırmadan vücudu, atıyorsun kendini suya. Taşlar toplamış geliyor Mücevher, sen de topla diyor içimin orkinosu: Taşlar kadar bahtiyar, taşlarla alâkadar, güneç topla azar azar..
Ketçap ve mayoneze bulanmış patates kızartmasına batırılan bir kürdan kadar uzağındayım egzost kokulu pis şehir atmosferinin. Daha önce hiç olmadığım kadar mutlu ve dinginim. Eskiyememiş eski sevgililerin isimleri geçmiyor birkaç saat önceki gibi. Sağdan poyraz geliyor, soldan solo atıyor gün.. Dönüşe az var artık, yürünen yolları tekrar yürümeye. Angarya değil, üşenmek değil, hesabı verip gitme öğretisi.. Keşke kredi kartı geçseydi, diyor Mücevher.. Boşver, diyorum ona. Karnımız biraz aç kalsın, bak sadece biz şahidiz.

Artık mahlasıma içkin bir adam olmaya başlıyorum. Flaneur olmak.. İşaretlediğimiz bir incir ağacının yaprağına isimlerimizi yazarken de içimde aynı şahane heyecan; flaneur olmak bir şey değil, bir şey olan paylaşarak yaşayabilme öğretisi.. Normlara bağlı kalmadan içimizdeki martıya simit verebiliyorsak, denizi seviyoruz demektir. Hele o güzelim koy'a bakarak sigara içiyorsanız, devingenliğin dinginliğe döndüğü yerde oturuyorsunuz demektir.
Otobüse biniyoruz ve iniyoruz bindiğimiz yerde Mücevher ile. Sözleştik; daha çoook şeyler yapıp, çoook yerler gezeceğiz. Kimse olmasa da, kimse gelmese de, gideceğiz ve göreceğiz. Sonra gördüklerini anlatan bir çocuğun kalp atışlarıyla, ben geldim diyeceğim.. Bloga da, hayata da. Merhaba. Ben geldim.
Bu da günün, Muğla'daki en güzel günlerimden biri olan 21 Mayıs 2008 Çarşambası'nın hatırına, hepinize: Su'ya Türkü..

Hiç yorum yok: