Cumartesi, Mayıs 31, 2008

Dead and Lovely..

Wristcutters: A Love Story'i açan parça.. Büyüyünce olmak istediğim adamın en nadide parçalarından biri, belki de beni en çok etkileyenlerden. Real Gone denen şahaserde kendine yer bulmuş arınım..

Gidene, aklı bir karış havada olana, unutulamayan ve hiçbir dolgu malzemesi ile yeri doldurulamayana, özlenene, merak edilene, takip edilene, gözetilene, gözlenene, gözden sakılınana, gözü çıkasıcaya, evi başına yıkılasıcaya, pamuklara sarılınasıcaya, beklenene, bekletene, beklentilere, betimlenene, betimsizliklere karşı bir çağrı.
Hep derim, "hayat asla yetmiyor". Bir yerlerde muhakkak bir şeyler öyle eksik, yarım kalıyor. Belki de öyle kalmaları gerekiyor, öyle olmaları tasarlandı veyahut olay örgüsü böyle gelişti. İntihar mektuplarının yanındaki memorandumda buzdolabında yemek olduğu yazıyordu ve adam buzdolabına asla gitmedi. Komodindeki silahı aldı, portmantoda asılı parkasının cebine uzattı elini, son sigarayı içti ve pakedi buruşturup attı. Yerde, kırık içki şişeleri, birkaç midye kabuğu, gözleri yaşlı birkaç hatıra kaldı.
Çıktı maskesini takıp, kapıyı iki kaşının ortasından vurduktan sonra. Arkasına da hiç bakmadı.

Perşembe, Mayıs 29, 2008

Bulut Geçti..

Çok sarı günlerin şehri Muğla'da, sıradan günlerden bir gün. Şöyle bir yer olsa ya..

Pazartesi, Mayıs 26, 2008

Velâ..

Fena'ydım hatırlamazsın.. Vahada, dilinin bir yanıyla su içmekteydi içimdeki köpek, sana çok yakındım. Umarım unutamazsın.
Hep bilir ama asla anlamazsın, anlasan da vakfolamazsın. Çünkü kadmean zaferlere sevinemezsin. Irak'a bak, ABD mutlu mu diye sor kendine? Filistin'in filmini çekmeyen Spielberg'e bak, Yahudi ajanı diye lekelenen Noam Chomsky'e ya da köşeyazarı addedilen çoğu frankofon, çoğu tatminsiz iktidar peşkeşçilerine.. Açlık sınırına değil, aç sayısına bak.. Toprak altında yeni yaşına girmiş Jeff Buckley'e sonra, mezartaşındaki papatyadan pasta mumlarına, sapmasız ve tutarlı tahminlerle iyice yaklaş ve bak, yaşadığımız yere, kapladığımız hacme, sığındığımız cisme bak. Ve unut bütün bakışlarını birdenbire. Bana bak sonra... şeeey.. boşver.
"Bu cümlenin hiçbir anlamı yok".

Pazar, Mayıs 25, 2008

Davidoff, Kahve, Aziza..

"..ağaçlardan renkler düşüyor"

Dünyanın en aktif bloggerı Haavi'nin merkezine davet ettiği Tramvay Durağı, sınavlarımın yaklaştığı şu günlerin tüm gerginliğini söküp atamıyor belki ama, inanılmaz heyecanlı, inanılmaz toy hissettiriyor kendimi bana.. Saat 05:00'i çoktan geçmiş, uykum yok, Aziza Mustafa Zadeh'in Daha'sıyla inliyor kulaklarım ve aklıma olmadık zamanların olmadık anları geliyor.. Sarons Ham demin bitti, Fatih Özgüven'in Bir Şey Oldu'sundaki Penguen Masalı yine içimi çizdi, kıyasıya.. Umut Sarıkaya daha güzel yazsın, daha güzel çizsin isteğim yüzümden kendimle barışamadım yine Sarı'yı hatırlayınca.. Ahşap bir yol sürüyor içimi dört nala.


Uyku düzenim bozuldu; gündüz yatıp gece yaşar oldum; Nazım aramış, duyamadım.. Televizyonsuz odamda, Nba gidişatından haberdar olmamı sağlayan internete bile küstüm, tüm şehir bana küstü. Muğla düğün salonlarında "Ah İstanbul" söyleyenleri yasakladım, sildim onları. Nescafe 3ü1 arada koleksiyonuma en çok Bol Kremalı olanlarından sığıştırdım. Cep vodkasına "Bir süre görüşmeyelim" dedim, Dicle Kapadokya'ya gitti aramadı.

Özel Denetimli Halk Aracı levhalı Muğla dolmuşları, hep doluydular. Yayan kaldım. Yavan kaldım. -Daha...?-

Beni Ekonometri'den bekliyorlar.

Perşembe, Mayıs 22, 2008

Gökova'da, Mücevher ile Solo: Kusursuz Bir Gün'e..

Yeni uyandım. Gözaltlarım, tuzlu su ve güneş tarafından gözaltına alınmış; sırtımda neşeli, hafif bir kaşıntı. Istakoz olmadım da, yengeç kaldım. Kızarıklık var biraz, biraz da sanırım büyülenmiş olmanın tesiri; bilemiyorum.
Sabahladım.Soluğu okulda aldım, derste az kaldım. Kaldık. Kahveler, sodalar bitti. Tepede güneş, aşağıda biz. Kapalı mekan önerisi, sinema'ydı. Hani yaz okulu yine aportta, canımız sıkkın, hava sıkkın, gün sıkkın.
"Denize gidelim mi?" ; "Olur!".
Havlu, şort, çanta ve birkaç bira.. Uykusuz'un yeni sayısı ve içimizdeki engellenemez heyecan. Çocuklar gibi şen olabilme heyecanı işte bu, hatırlarım. Yaz sıcağının değmediği ara renkler vardır her insanın portresinde. Füzen ile çizilinmiş, 'düş gün' . Hep arzulanan o ânları bir kez daha yaşamak istemek.. Meditasyonu ne sanarsınız?
"Burası harika!" ; "Evet!"
Çocukluğumdan söz açsam size, kapamazsınız değil mi özlemle andığım günlerin kapısını.. Kumdan kale değil, kumdan yeni bir çocukluk yaratma isteği ve hep tabanlarımızda o aynı midye kesikleriyle kucakladığımız bakir koylar.. Piramit evlerin arasından geçiyoruz, yanımızdan arılar da geçiyor, sinekler de, rüzgâr da. Havlular seriliyor, elini uzatsan deniz olan yara kabukları açılıyor ve basmakalıp sorunlardan konuşuluyor. Köpekbalığı saldırısına uğratır mı bizi bu deniz? Ya şu ufkun öteki tarafındaki şeffaf yelkenli.. hani 45derecelik açı ile rüzgârı yaran, orsa giden yelkenli.. Diş hani, suyu yarmak! Oysa şimdi sevdiklerimiz nerelerde, ne şekillerde, hangi internet sayfasının hangi sekmesindeler değil mi? Muğla'yı sevebilir miyiz, bilmiyorum. Muğla'ya sevdirebiliriz belki kendimizi..
Az ötede bir çocuk işiyor suya. Fransız kadınlar günün gündüz tarafını işgal etmiş, gece tarafında uykusuzluğumuz duruyormuş meğer, ne gam, ne fayda.. Bir grup Anadolu çocuğu, Anadolu leoparı, bize bakıyorlar onların fark etmediğimizi sanar gibi çocukça.. Morrissey Moon River diyor, birkaç ay nehrinin birleştiği yerde bedenlerimizi suya salıyoruz. Tarifsiz mutluyuz. Gerideki gizli koya gitmek istiyoruz ama orası zaptedilmiş. Olmamış keçiboynuzu yiyor mücevher, dilinde pelte bir tat, pürel sürüyor diline, her şeyi tatmak gibi bir refleksi var
"Biraz ileriye gidelim mi?" ; "Olur!"
Üzerlerine "Buraya sen de bir kâse su dök" yazan fidanların, yavru yılan ölülerinin, fotoğrafı çekilirken poz veren kaplumbağaların, açık duş kabinlerinin ve manzaraya bakarak sevgilerini keşfetmeye çalışan çiftlerin arasından geçiyoruz. Hâlâ çok sıcak hava, hâlâ çok diriyiz biz.. Yanımızdan motorlarıyla geçen turistlere gülümsüyoruz. Aşağıda, daha da ileride, Eski Maden İskelesi'ne demirliyoruz. 18 yaşına girmesine 21gün kalmış Adem Abi, tekneden, diyor. "Oradan girin denize". Gitarınızla gelin, arkadaşlarınızla gelin, kendinizle gelin diye salık veriyor. Kolları yanmış Mücevher, yüzün kızarmış, diyor..
Şimdi artık ânın sustuğu ândır. Tuzlu su ile içme suyunun karıştığı, buğulanıp denize şekil verdiği o yerdeyiz işte. Teknenin kıç tarafında oturup, ayakparmaklarımızın karıncalanmasına müsaade ederken tanrı fotoğrafımızı çekiyor. Fok balığı misali uzanıp bir nefes için sigaraya, gökyüzüne kanser üflüyor Mücevher.. Bir alışverişi fişinin arkasına not bırakıp kaçıyoruz yanından güzel adamın. Yolumuz var daha, bilmediğimiz bir yolun yolcusuyuz. Yaşlı turistler "Hello" diyorlar, "Arivederci" diyoruz onlara.. Keşke fotoğraf makinemiz olsaydı, diyor Mücevher. Boşver, diyorum ona. Görsel hafızada kalsın, bak sadece biz şahidiz..
Balık tutanlara "Rastgele" demeyi de es geçmiyoruz. Yol, her zaman beklemediğimiz adreslere çıkarıyor bizi. Yola bak, yolculuğa bak, böylesi mutluluk daha önce yaşanmadı. Sırt çantalarımız, sırt ağrılarımızı aldı götürdü. Tuzlu su, bacaklarımızdaki sızıyı bıçak gibi kesti. Ve işte orada, hem yemek yeriz, hem suya düşeriz, hem azmakta ayaklarımızın donmasına müsaade ederiz diyor Mücevher.
"Hadi gidelim!"; "Evet!"
Birkaç insan.. Orta yaşını geçmiş bir çift; tavla oynuyorlar. Tek dertleri hep yek gelmesin, foraaa!
Güneşlenen bir adam.. Isırıyor vücudunu kuru yel, parmakaralarına minik taşlar ve şeytanminareleri kaçmış.
Şarap içen şarap gibi insanlar.. "Müdürüm" diye konuşan bir işletmeci.

Burada denize girmek istiyorum, diyor Mücevher.. Koşuyor azmakla karışan suyun o en soğuğuna. Sigara börekleri, kızartma patatesler ve biralardan önce.. Git, diyor içimin ukte kalsın istemez yanı, o suya git ve karışsın adın ait olduğu ülkeye.. Babadan kalmış alışkanlık: Alıştırmadan vücudu, atıyorsun kendini suya. Taşlar toplamış geliyor Mücevher, sen de topla diyor içimin orkinosu: Taşlar kadar bahtiyar, taşlarla alâkadar, güneç topla azar azar..
Ketçap ve mayoneze bulanmış patates kızartmasına batırılan bir kürdan kadar uzağındayım egzost kokulu pis şehir atmosferinin. Daha önce hiç olmadığım kadar mutlu ve dinginim. Eskiyememiş eski sevgililerin isimleri geçmiyor birkaç saat önceki gibi. Sağdan poyraz geliyor, soldan solo atıyor gün.. Dönüşe az var artık, yürünen yolları tekrar yürümeye. Angarya değil, üşenmek değil, hesabı verip gitme öğretisi.. Keşke kredi kartı geçseydi, diyor Mücevher.. Boşver, diyorum ona. Karnımız biraz aç kalsın, bak sadece biz şahidiz.

Artık mahlasıma içkin bir adam olmaya başlıyorum. Flaneur olmak.. İşaretlediğimiz bir incir ağacının yaprağına isimlerimizi yazarken de içimde aynı şahane heyecan; flaneur olmak bir şey değil, bir şey olan paylaşarak yaşayabilme öğretisi.. Normlara bağlı kalmadan içimizdeki martıya simit verebiliyorsak, denizi seviyoruz demektir. Hele o güzelim koy'a bakarak sigara içiyorsanız, devingenliğin dinginliğe döndüğü yerde oturuyorsunuz demektir.
Otobüse biniyoruz ve iniyoruz bindiğimiz yerde Mücevher ile. Sözleştik; daha çoook şeyler yapıp, çoook yerler gezeceğiz. Kimse olmasa da, kimse gelmese de, gideceğiz ve göreceğiz. Sonra gördüklerini anlatan bir çocuğun kalp atışlarıyla, ben geldim diyeceğim.. Bloga da, hayata da. Merhaba. Ben geldim.
Bu da günün, Muğla'daki en güzel günlerimden biri olan 21 Mayıs 2008 Çarşambası'nın hatırına, hepinize: Su'ya Türkü..

Perşembe, Mayıs 15, 2008

Laudanum..

Ah esas sebebi yine mechul, Mayis kotu etti beni. Sanirim hep edecek, sorun degil artik, alisiyorum.
Keyly, Bau, Harem, Kent, Exit.. Bursa da bitti.
Cikis yaptim.

Mugla'nin karanlik antrelerinden birine sinmis pis bir kedi gibi olsaydim baska olurdu da, degil. Artik Jeff Buckley dinlemek ya da ondan soz acmak yok. Nazan Oncel, onceligim oldu da, "Artik ben, ben^cil olsam ya" diyen esas sesin 9 saatlik tinisiyla cigliklara bolunen su orospu stabilize yolun da, Efes Pilsen'in de tanri -varsa- cezasini versin.

Mayisti, kendimi hic bagislamadim. Olmadi.
Cok kotu bir gruptan cok guzel bir sarki dinledim. Iclendim.

Saclarim gibi uzuyor bu okul. Kiriklari var..

Siktirip gitsem.. bagislar misin?

Cumartesi, Mayıs 10, 2008

"Karmaşayı sevmiyorum" dedi annem..

Blogumda bahsettiklerim, kendilerini direkt bilirler.. Bunun, "bu, kime yazıldı?"sı asla olmamıştır. Yapanlar, önemsenmemiştir. Herkese karmaşasız günler.

Salı, Mayıs 06, 2008

Belirsiz Bir Süre Kapalıyız..

Aynen. Bir süre böyle "aparmaya", "apartmak" diyen ruh hastası nemfomanyak sünelerden ve onların borderline'larından uzakta,
Hang Down Your Head dinleyip, şahane takılıyorum.
Bursa oluyorum..
İstiyorum döndüğümde buralar hep yeşillik olsun. Muğla, İstanbul, Bursa.. neyse.

Pazar, Mayıs 04, 2008

Violet Tree..


Bildiğimiz hatmi çiçeği bu. Ondan da önemlisi bir M83 güzelliği; 5 dk'ya yakın.

Bir yerlerden edinip, kahvenizi yapıp, pencereden dışarı bakıp yağmuru başlatın.

Perşembe, Mayıs 01, 2008

Doğum..

Bugün 1 Mayıs. İşçi Bayramı, Taksim'deki rezaletler, yaşananlar filan benim için hiçbir önem arzetmiyor. Bugün babamın doğum günü. Göstericileri coplayan polisleri veyahut onlardan kaçan maskeli eylemcileri zerre umursamıyorum. Kurtarılamayacak bir gururun sokak atletleri çünkü onlar. Sundukları ya da vurgulamaya çalıştıkları fikir değil şov. Mekanik olarak, sürü halinde hareket eden onlarca boş kafa, boş yürek. Öğrenilmiş bir isyankârlıkları, hiçbir halta yaramayan tepkileri var. Daha hangi noktaya nüfuz etmeleri gerektiğini çözebildiklerini de sanmıyorum açıkcası. Sokaklar tekin değil, sokaklar makyajlı milislerce doldurulmuş içi boş bir ülkeyi andırıyor.

Devrimi tişört yapanlardan da, yaptıranlardan da tiksiniyorum.

1. Dort Poison Frog


Finish!

Burada karın sesi yok.. En azından ben duyamıyorum. Hem artık önemi de yok, zehrin en kuvvetlisine geldik artık. Dokunsan, tatsan, solusan bile öldürecek nasılsa seni: Bu yüzden temas noktalarını uzaklaştır benden; insanın her yeri sarhoş olmuyor ya, bazı hücrelerinde halen bir Cesar Vallejo dizesi, bir patlak Anadol lastiği, bir kalbine batan tırnak, bir ağlayan bir kadın gamzesi, bir yuvarlak izlenimi uyandıran nokta, bir aydınlık taklidindeki karanlık, bir sessizce yağan kar bulunuyor olmalı.. Yoksa bu kadar mı yalan, bu kadar mı yılan, bu kadar akrep, örümcek, denizanası, komodo ejderi, ahtapot ve kurbağasın? Söylesene bu kadar mı zehirlisin? Evet Batharotoxin tüm vücudumu ele geçirdi ve asfaltta çıplak ayak yürüyen bir yaban armuduna dönüştürdü? Senin saçların mı yanıyor, yoksa sadece adres soran birine yanardağları mı tarif ediyorsun? Hey hey, bu LSD değil eminim ve laudanum'un da bu türden bir etkisi yoktu absinthe'siz alındığında, ha?! O hâlde halüsinasyonlarımın sebebi ne? Samanyolunu tahtından indiren tutkunun ayakları mı karıncalanıyor.. Ben senden gidiyor muyum, sen bana gelirken..? Yoksa açık bir pencere önünde başlayan, sonra dar geçit yollarla sürüp de tepelere ulaşan, oradan Kasımpaşa'ya göz kırpıp Heidi'nin dağlarında analog makinesinin obtüratörü ile oynayan içimdeki tuzdan buz bu hüzün, bu patavatsız keşmekeşin merkezkaçına yakalanan bitimsiz töz'ün haracına bağlanıp, hayatı uğruna barbut mu oynayacak?


Ama dedim ya.. Artık sonunda soru işareti olmayan cümlelerin bile önemi yok.

Çünkü çoğullanan zehir, 7 ayrı etabı 7 ayrı dereceyle, Guiness'e girmeye hak kazanan 7 adet zehir ve 7 adet hançerle tamamladı ve artık bende ve bana dahil: İnan, önemi yok!

Finish!


Bardak kırıldı. Kahkaha kırıldı. Acı kırıldı. Cam kırıldı. Gece kırıldı. Saat kırıldı. Ay kırıldı.


Öyle özgürüm ki..