Çarşamba, Nisan 30, 2008

2. Blue Ringed Octopus


Karanlıkta okusana aydınlıkta yazdığını..


Ton balığı.. Ton balığı.. Ton balığı..

Birçok şey, tıpkı Dardanel Ton gibi kandırıyor beni.. Köpekbalıklarını ton balığı diye yiyorum.. Suyu bira diye içiyorum. Yaz'ı kış sanıp terliyorum. Yaşıyorum yine de.. yoksa?


- Obtüratorden okyanus gözükmüyor..


Mordan eflatun çalan bir yanı var bu gece, gecenin. Bıktın ama; yine de zehir son raddesine yaklaştı. Haberin olmalı.. Kırmızıya sızarken siyah, turuncudan kaçarken beyaz ve mavi, aslında laciverde dönerken; anonim bir şirket kurulabilirken içimdeki acıyla ve tişörtlere baskı olmuş o agresyona peşkeş çekerken uzaktaki sen beni,


yürü ey içimdeki kristal mıknatıs. Yürü ve kucakla iğdiş ettiğin bu organizmadan toplamı.. Denkleştirici hesaplara dökülen envanter, yastığıma dökülen saç telleri gibiyken güncemde,

takdis et beni geleceksizliğimin husyelerini burduğum Nisan'a;

bana seni kat!..


- Obtüratörden ıssız ada görünmüyor!

Sağır alfabesiyle sevdim diye, gıdıklama beni ulandığım hüzzamdan..
Sadece sor ve kahkaha at:

Karanlıkta okusana aydınlıkta yazdığını.. diye!

3. Box Jelly Fish


Hiçbir nokta yuvarlak değil..

Daha da yozlaşalım. Minicik, atom kadar kalalım. Bizi biz yapan öz'e, bizi biz'den alan öz'e dönelim. Her yerimizden sarkan şua, kirpiklerimizle ip atlayan hüznün kıyısına gelsin. Yükseltgeniz; saçlarında sincap yuvaları taşıyan o körayyaş'ı özlüyoruz. Pet şişelere tekme atıyoruz. Berelerimiz ağaçlara takılıyor. Yara bere içinde kalıyoruz. Kısa çöl, dar deniz, eksensiz planet: İki paralel arasına sıkışıyoruz..


Heidi, Peter'e "Merhaba" demiş..

Uzaktasın; zehir daha da arttı. Zemheriye sattı barıştığım tüm tanrılar beni.. Elma diyorum, çıkmıyorsun.. Portakal diyorum, çıkmıyorsun.. Anladım.

Biliyorsun..

Sôl anahtarının, bir yılanca sarılınmış J harfi olduğu paranoyasında tüm balıklar şimdi.

Hiçbir nokta da yuvarlak değil..

4. Death Stalker

Bir kadın ağladığında, bir adam ölür..

Gamzelerim var, ağlatmayın. Sevmekten usanmam, deyip, severek devam edin yolunuza.." gibi bir cümlede geçiyor adım. Adımın her harfi miniskül, her harfinde uçsuz bir kan akışı, sarılındığında içe dökülen.. Karşıda, Kasımpaşa ağlıyor.

Bir kadın ağladığında, bir adam doğar..


Seni hep seveceğim.

Çünkü zehir güçleniyor. Çünkü sen gamzemdeki kıvrımsın..

Pazartesi, Nisan 28, 2008

5. Inland Taipan


Hep kazanıyorsan, savaş zevklidir bile..

Ne kalabilmek, ne gidebilmek. Arada, korunmasız ama kabullenmiş, bir sesi bekleyen kulak gibi durmak sadece. İntihar eden bir suyun, şelale diye anıldığı bir kent kalıntısı ve bir adam ölüsü. O ölü adamın her gün dirilmesi ama asla nefes almaması. Nefes alması ya da hiç nabzının atmaması.. Her şey biraz daha karmaşıklaşıyor o kadının gözünde. Kopamıyor da, yapamıyor da: Akort tutmuyor.

Tırnağım mısın, kessem de uzuyorsun..
Bir tepe buldum, oradan aşağı, bu silahın şarjörüne attım bakışlarımı.. Fırlayanlar mermi gibi güzyaşları, neyse..

Bugün, içimde bir şey öldü dirildi. Gece, melankolinin nisan böceği.

6. Sydney Funnel

Ve zehri çoğullayan gecenin ayakucuna bir eski Anadol park edilmiş..

Sabaha birkaç adım var denebilirdi.. Yağmurlu kahvesine uzanan bir adam profili çiziyordu o, orada, hani şu rakitlerin arayollara açı kazandırdığı güney kentinin ufacık köyünde.. O, BENdim.

Atracatoxin bedenime yayılıyordu ve engel olamıyordum. Parmaklarım acı içinde titrerken hâlâ o şarkı çalıyordu ama hatırlamazsın. Çünkü senin kahvene hiç yağmur yağmadı. Çünkü SEN diye biri asla olmadı. Hayâli yazılara hayâli karakterler koydum.. Hayâli karakterlerden hayâli kahramanlar yarattım.. Hayâli kahramanları hayâli savaşlarda öldürdüm. Bana bunu neden yaptığım sorulduğunda, Inside Man misali, yapabildiğim için olduğunu söyledim. Çünkü halen ellerimde ağrılı titremeler vardı ve o Anadol halen gecenin ayakucuna park edilmiş öyle duruyordu ve çünkü "BEN=SEN" diye bir özdeşlik halen matematikte yoktu ve halen ve çünkü ve Anadol..

Sonra yine yırtık bir rahme döndü içimdeki zehir,

o sabah hayatımın ucuna park etmiş, lastikleri patlak bir Anadol'da uyandım..

Pazar, Nisan 27, 2008

7. Heloderma Suspektum

Oturup pencereyi gören L şeklinde kenar kanepesine, Cesar Vallejo okuyorum..

Basit, tasarlanmamış bir gün. Odayı çevreleyen kül ve izmarit kokusu, limon aromalı schweppes şişesinin arkasına düşmüş kelebek ölüsü ve yerdeki karolara belirli belirsiz sayıda sıralanmış birkaç adet kibrit çöpünden başkası yok içerde. Ben varım, Yansımalar'dan Bab-ı Esrar var, bir de 1 haftadır teslim etmediğim bir filmin ilk cd'si..Güneş ne kadar da yakın, pastane ne kadar da uzak. Üşeniyorum yine yerimden doğrulmaya ve dişlerim bir miktar sarardılar. Nisan, bitmek bilmiyor.

Oturup pencereyi gören L şeklinde kenar kanepesine, Cesar Vallejo okuyorum..

Dağılan bisküviler kadar canımı sıkan başka bir şey yok şu günlerde. Her yerde onlar var, her yerde ama her yerde onların kırıntıları. Abbasilere benzedim, artık sakal traşı olmam gerekiyor.. Terliğimin altına yapışmış posta pulunu yeni fark ediyorum ve onu günlüğümün arasına sıkıştırıyorum ardından.. Başka bir şehirdeyken, kimse mektup göndermiyor.

Oturup pencereyi gören L şeklinde kenar kanepesine, Cesar Vallejo okuyorum..

Bu sıralar bir sıkılganlıktır almış yürümüş: Sadece beni değil, herkesi sarıp sarmalamış. Yaz, nefesini üfürüyor 30 gün öteden.. ve Muğla'da hava, asla "az sıcak" olmuyor.
Karşıda bir devlet yurdu var. Karnı ezilmiş bir Z harfi izlenimi uyandıran, geniş açılı bir meyil kazandırılmış bu taş bloka. Orada, günün her saati özlediklerini arayanları görebilirsiniz.. Orada ağlayanları, sigara içenleri ya da gazete okuyanları. Az ötesindeki halısahada dün bir çocuğun bacağı kırılmış, gecenin köründe ambulans sirenleri ürküttü çünkü penceremin camını. Pervazdaki küllük düştü. Burada bir şeyler, hiç kalkmamacasına düşüyor hep. Düştü mü kafayı gözü yarıyor.

Kahvem soğuyor..

Oturup pencereyi gören L şeklinde kenar kanepesine, Cesar Vallejo okuyorum..

Pazartesi, Nisan 21, 2008

Halikarnas'ta Geçen Yaz..

Vakti zamanında atyarışı oynayıp yüklü miktarda para kazanan ve kendisine bunu kazandıran o sevgili "Akrep" isimli atla birlikte adı anılmaya başlayan Akrep Nalan, üstteki fotoğrafta üzerindeki şu tişört gibi renkli bir insan olmuştur hep benim için. Internet'in ilk günlerinden kalma, gülümseten sitesine bir göz atın derim.
Karlar Düşer'ini bilirsiniz, onunla az boza içmedim mesela ben. Lâkin şimdi sizinle, unutulmaya yüz tutmuş bir parçasını hep beraber söyleyelim istiyorum sıcakların bastırdığı şu çook enteresan günlerde..
Halikarnas'ta Geçen Yaz, hava çok sıcaktı biliyor musunuz?

Cumartesi, Nisan 19, 2008

Şu..

Tren, tüm rayları eziyor. Söylenen cümlelerin, söylenen şarkıların, söylenen gerçeklerin ucuz şarap içtiği gecelerde sevdim seni. Herkeslerden uzakta, herkeslerden saklı, kendimden dahi sakınarak ve usulca.. En az 3 sene sonra buraya belki bir demiryolu kurulacak, ses'siz nehir'ler akacak herkeslerden saklı ve tren, tüm rayları ezecek.

"cevap beklemedim, neyin var hasta mısın?"

Adam öldürmekle eş tutulan duygular saklanacak. Gülümserken yalan söylenecek.
(Ne sandın ki? Cinsel haz mı?) Eşlenik bellenenler, "seni görmedim"lerle geçiştirilirken kalbe bir Demokles kılıcı daha batırılacak. Orada eriyecek manâ. Orada, derme bir acıdır kalacak: 'Beni, ben gibi sevdiğini bildiğim birinin, beni benden ayrı kabullenmesinin herzschmerz'i öldürüyor' diye bir cümle kuracak saçları orantısız uzayan ilk-sonbahar çocuğu. Ayva göbeğindeki lekelere, likenlere bakarken kanayacak "elini uzatsa deniz" olacak her yer. Her yer çöl olacak. Thistle olacak.. uzakta!

"- Seni seviyorum ve sana cevaplar hazırladım!
- Peki, artık aynı olamayız, çünkü her şeyini döktün.
- Her şeyimdin.."
"iyi bir arkadaştın öyle de kal istedim."

Dostlukların son kullanma tarihi'ne bakılacak. Hiçbir şey aynı olmayacak. Çünkü böylesi istenmeyecek. Saçma. Jilet, kutsanacak. "Canım"dan uzak kalacağım.. Hiçbir şey yitip gitmezken üzülen iki taraftan sadece biri ağlayacak.. On canın onunu da verebileceğiniz birini kaybetme ihtimaliniz üzerine bir ağrı, bir kesik, bir acı düşüneceksiniz..


Kontrolsüzce konuşma zamanı gelmiştir.. Artık bir fil gibi söylemeyi arzuladığınız cümlelere kedi gibi yaklaşmayacaksınız demektir.. Zehirdi; döktünüz ama hâlâ biraz kaldı. Hâlâ üzüyor. Nisan'dı.

Bu bir ebelemeç. Ebelemece değil; ebelemeç.. Çünkü çocukca yalnızlıklar yaşıyoruz bir masa ötemizdekinin kollarına atlamak dururken.. Köşe kapmaca oynuyoruz; köşe yok. Halen kalplerimizde prezervatif var. Halen o uyurken, nefesini kontrol ediyoruz. Uzanamıyoruz yanına, uzanamıyoruz kıyıya.

Sizi bilemiyorum. Ben, bana kurabiye uzatacak bir el bekliyorum.. Kahve yapacak sonra, ve diyecek ki, neyse.. emin değilim.
Yalnız..
tren, tüm rayları eziyor.

"iyi geceler."
Sana da.

Pazar, Nisan 13, 2008

Karar..

Hiçbir şey, Jeff Buckley'in "lover, lover, lover, lover, lover, lover, lover, lover, lover, lover, lover, lover, lover" diye tam 13 kez tekrar etmesi kadar acı verici değil henüz. Nisan'ın 13'ü bile. 13 kez söyledi, bedenimle işittim.
Bir Jürgen olsa "trostpflaster" derdi, dinerdim 13 kez.
Saat 12'ye kadardı, 13 kez acıdım. 13 kez, uğursuz Loki'ye inat, tam 13 kez "lover" dedi saat.
Tam 13 kez, inişi ya da çıkışı görmeden, yürüdüm.
Her şey tam 13 saniye sürdü. 13 gün, "lover" dedi saat, yoldan tam 13 araba geçti.
13 kez "Bunun adı ne?" diye sorarken buldum da, 13 kez "Boşver!" derken kaybettim kendimi.
13 kez "Evet, şimdi" dedim. "Hayır, başka zaman" dedi 13 kez zaman.
Cesaret değildi. Kemikleşen bir ağrı, bir tutku, ertelenmemesi gerek bir gerçek. Gerçekler ertelenirse yalan olur, demiş miydi biri? Dediyse de 13 kere demiş olmalı.

Artık yolun başında mıyım sonunda mı, önemi yok. Sadece, Lover.. 13 kez.

Çarşamba, Nisan 09, 2008

Anlamak..

Yaşamın izlerini, 4 milyar yaşındaki Avustralya kayaçlarının mikrop kolonileri olan stromalitlere ya da Grönland buzullarına bakarak anlamlandırmak, varoluşu olası kılan bir evrenin kendisi gibi binlerce evren içerisinden yaşama uygun biçimde tasarlanmış olduğu antropik fikrini es geçerek veyahut ışık dalgaları ya da kuyruklu yıldızlarca taşınan sporların yaşamı başlattığına, yıldızlararası uzayın derinliklerindeki koşulların bu vetireyi hızlandırdığına, yönlendirilmiş panspermia'nın gerçek olabileceğine vs inanarak bulamayabiliriz.

Yaşamı, onun tüm getiri-götürülerine karşın önce anlamak lazım. Bu noktada zaman zaman şaşırılabiliyor; ben de şaşırıyorum.

Şu an anlayabilmekten, anlamak'a geçtim. Daha yol uzun, bakalım.

Pazartesi, Nisan 07, 2008

Vu-vuy vuy vu-vuy..

Gül balığı,
kahve kalmadı. Bir 'sen' fikri var, uyku yok. İnanmaman korkusu yok, esmer şeker var. Anlam yok, anlamsızlık yok, herhangi bir şey var. Matematik yok mesela ama geometri var: Dudaklarındaki müstehzi sırıtış, onu sök ve monte et kalbine. Oradaki serçe gözünü at, orada bir göz var, gözlük yok. Lens yok mesela, stigmata yok. Uyuyorsun..
uyruksuz, uyuyorsun bana ve karışıyoruz bir ajna'da..
Bütün görüntüler, ters düşüyor.

Cumartesi, Nisan 05, 2008

Bir Garip Aşk..

Grup Vitamin'den bir vitamin..
"İlk aşk kötü, ikinciden başlamak lazım" Ferhan Şensoy

Perşembe, Nisan 03, 2008

Düşsel Melankoli Satırları..

İsimleri çok tırt. Özlem isminde, ortalama bir sese ama hoş bir yoruma sahip bir solistleri var. Hani yorgun argın yatağa atarsınız da kendinizi, sürekli dinlediklerinizin yerine -uzak bir ihtimal ama- alternatif olması açısından 2006 yılında çıkardıkları demo albümlerini burada sizinle paylaşmak istedim..

Çarşamba, Nisan 02, 2008

Timur Selçuk..

Muğla Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi'nde bu akşam Timur Selçuk, "Benim piyanom, ses çıkartan bir daktilodur, soyadımız aynı ama İlhan abi'yi aldılar içeri.. Demek onun daktilosunun sesi daha çok çıkıyor!" diyerek başladı sözlerine.. "Repertuarımızda Ergenekon şarkıları yoktur" diye devam etti ve hayran bıraktı adeta.. Büyük kızı Hazal Selçuk gerçekten enfes bir sese sahip ama konuyu direkt olarak ailenin küçüğü Mercan Selçuk'a getirmek isterim.. Büyüleyici bir güzelliğe sahip değil, kısa sarı saçları ve müziğin ritmiyle şekil bulan bir vücudu var balerin hanımın.. Gözlerimi alamadım evet, hatta bu gece kaldığı oteli bile biliyorum. Ehem, neyse..
Konser aktivitelerinin yanında, bale, opera, oda orkestraları filan da var listemde. Bu aralar müzik oluyorum..