Pazartesi, Mart 31, 2008

The Smiths ya da 'Weren Nayaksın' ?

Please Please Please Let Me Get What I Want: (Deftones coverının da şahane olduğunu söylüyorlar bu parçanın.) İsmi uzun, kendisi kısa, etkisi yine uzun bir eser-i şahane işte.. Böyle tam ağlayacakmışsınız gibi bir parça. Tam hıçkıracakmışsınız gibi. Yüzlerce kez aynı ân'a, o ânın yoruculuğuna, güzelliğine, ölümcüllüğüne dönmek gibi. İyi bir adam olmak istiyorum. İyi bir adam olup bu ülkeyi terk etmek.. Ellerini ver, çık dışarı ve rüzgârı başlat. Gökyüzü öksürsün. Aşık olalım. Tanrı biliyor ki bu ilk kez olacak.. Hadi.

There Is A Light That Never Goes Out: (The Divine Comedy yorumu, en güzeli olsa da.. sen yine de..)
Mark Renton'a selam ver, o seni seviyor. Sokak çocuklarına arada sigara uzat, arabanın arka koltuğundan yukarı, bakir yıldızlara bak. Bunları yap. Direksiyonda ben varım, ayağım debriyajda, gidiyoruz bak. İşte, tren göründü. Tünelin hemen sonunda. Yaşamın hemen kıyısında. Mark Renton'a selam ver. Böğür.

Never Had No One Ever: 20 yıl, 7 ay, 27 gün kaldı. O gece baloya davet edilmemiştim. Salt Yalnızdım. Sonra kırık şarap şişelerinden cam parçacıkları düştü. Sonra birbiri ardına trenlergemilergemilertrenler. Alfabemi sende unuttum.

I Don't Owe You Anything: Çünkü cesaretin yok. Çünkü hala kemikleşemedin, öyle kıkırdak, öyle köpekbalığı, öyle primitif kaldın. Çünkü hala saçların ne zaman güzel bilmiyorsun. Çünkü hala duygusuzsun. Çünkü beni hayalkırıklığına bile uğratamadın. Çünkü sen de normalsin. Çünkü sen de aynı.. neyse. Hiçbir şeyi hak etmiyorsun.

Last Night I Dreamt That Somebody Loved Me: Meğer düş'müş. Novalis demişti ya, "Düşünde düş görmeye başladığında uyanma vakti gelmiştir" diye, öyleymiş. Sokulmaların bile bencilceymiş. Sen, kendi kendisinin elması, kendi kendisinin Adem'i Havva'sı olmaya alışıkmışsın. Umut yokmuş, hasar tespit çalışmalarına başlanmamalıymış: Yanlış alarmmış.

Okumadan bildiğim ucuz bir hikayeymişsin meğer..

I Won't Share You: Aptal gibi hırs yapmışım. Seni çok sevdiğimi sanıyormuşum, Mart'mış, abartmışım. Kasetlerin makaralarına çatal sokup geri sarıyordum o sıra. Melankoli, dindi. Kabulüm; hayat hep gelmeye ve gitmeye meyilli. Kabulüm; sessizlikten seslenilemiyormuş seslere. Kabulüm; Bay Boş kameralara oynuyormuş.
Sen de bil.

The Boy With The Thorn In His Eyes: Tim Burton deyişiyle: "The Boy With Nails In His Eyes". Benim deyişimle: Gözlerin iki el ateş eder gibi bakıyor.

Heaven Knows I'm Miserable Now: Bu kadar kızma bana. Sorumsuzluğuma, kendimi bilmezliğime, çabuk güvenip çabuk savrulmama, bana. Gülümsemeyeceğim. En güzel ânlarımı kendime saklayacağım. Baskı yok, öğretilmiş saygı yok. Beni siklemeyenlerin beni sikertmesi artık ihtimaller dahilinde değil. Ruh hastası bir okapiyim. Gölgemdeyken bile bulamazsın.

Pazar, Mart 30, 2008

Ve Perde..

Biraz şapşallık, biraz aldırmazlık, biraz göğe bakma, biraz korku var. Sürmenajım. Önümüzdeki 2 hafta yapacaklarımdan sorumlu değilim. İlgililere duyuruldu.

Cuma, Mart 28, 2008

John Lennon Özentisi Karlos Sampao..

Hayalkırıklığı olan Mum konseri akşamında, Beyoğlu-Tezgah'ta çekildi bu.. İstanbul'u da bi' özledim ki..

Perşembe, Mart 27, 2008

Cef Bak Şu Hale Bi'..

gülüm! seni düşünüyorum. bir isyan halesi deli başım, çık küfret! seni seviyorum diyecekken kayıyor senkron; öldürüyorum kendimi sen'le onlar arası bir biçimde. gece denen kara kızağı, it sü- rüsü gibi bir yalnızlık çekiyor. bir ihtilal. mecburi! ebruli içimde!.

Haavi II..

Günden güne diye bir şarkısı var İlham İrem'in..

Pazar, Mart 23, 2008

Jiroskop..

Ve birilerinin hiçbir şey yaşamaya cesaretleri yoktur. Senden bir yanıt beklemezler. Çünkü sevgileri asla bir soru olmamıştır; onlar her monoton sevişmede, ritüele dönüştürmeyi amaçladıkları her alışılmış nefeste aynı tanrısal olma güdüsünün saflığını bir kez daha kaybederler. Egoları, güneşi donduracak bir mesafeyi koyar onlar ile diğerleri arasına. Tebessüm hemen bitsin isterler, eller hemen ayrılsın.. Boy'a kadar açılsalar hep yeter, hep avutur; korkularının temel taşlarını bulmak için vakit bile harcamazlar böyleleri; araya tuvalet ihtiyacı, tamamlanması gereken ödevler, işenmesi gereken mezarlar koyarlar. O mezarlara asla işeyemeyeceklerdir. Onlar kronik sistittir. Diğerleri, acıları yüksek dozajı bulduğunda sığındıkları hissiz birer boşluktur onlar için.. ve boşlukların, bilinmeyenler kadar çekicilikleri yoktur. Neden olması beklensin ki değil mi hem? Fiziksel olanın, somut huzur arayışında olmayan o birileri için yeterli bir ölçü olduğu belli değil midir?

ve dünya, tepetaklak gitmektedir..

Cumartesi, Mart 22, 2008

Sigara İçme Meditasyonu..

Adamın biri bana geldi. Otuz yıldır zincirleme sigara içmenin sıkıntısını çekiyordu; hastaydı ve doktorlar ona, "Sigarayı bırakmazsan, hiçbir zaman sağlıklı olamayacaksın" demişlerdi. Ama, o bir sigara tiryakisiydi; elinden gelmedi bu. Çaba harcadı--harcamadı değil- çok çaba harcadı, çaba harcarken çok sıkıntı çekti; ama bir iki gün dayanıyor, sonra dürtü çok güçlü bir biçimde gelip onu sürüklüyordu. Yine aynı yinelenen duruma düşüyordu.

Bu sigara içme yüzünden, özgüvenini yitirmişti; en ufak bir şey yapmadığını, sigarayı bırakamadığını biliyordu. Kendi gözünde değerini yitirmişti; kendini dünyanın en işe yaramaz adamı olarak görüyordu. Kendine saygısı yoktu. Bana geldi.


"Ne yapabilirim? Sigarayı nasıl bırakabilirim?" dedi. "Sigarayı kimse bırakamaz." dedim ona.
"Bunu anlamalısın. Sigara içmek, şu anda yalnızca senin kararın değildir. Senin alışkanlıklar âlemine girmiş bu; kök salmış. Otuz yıl uzun bir zamandır. Bedeninde, kimyanda kök salmış bu; her yana yayılmış. Kafandan verieln karar sorunu değil sadece; kafan hiçbir şey yapamaz. Kafa güçsüz kalır; bir şeyleri başlatır, ama onları kolayca durduramaz. Buna bir kez başladın mı, bu kadar uzun süre uyguladın mı, büyük bir yogisin sen- otuz yıl sigara içmeyi uygulamak! Sigara içme kendiliğindenleşti; onu otomatiklikten çıkarmak zorunda kalacaksın."

"Otomatiklikten çıkarmak'la ne demek istiyorsun?" diye sordu adam.

Meditasyon tamamen kendiliğinden oluştan çıkarmakla ilgilidir.

"Bir şey yaparsın." dedim. "Bırakmayı kafandan çıkar. Buna gerek yok. Otuz yıl sigara içtin ve yaşadın; kuşkusuz bir sıkıntı çektin, ama buna da alıştın. Sigara içmeden ölmektense birkaç saat önce ölmenin ne önemi var? Burada ne yapacaksın? Ne yaptın? Onun için, sorun ne-şu yıl, bu yıl, pazartesi, ya da salı, ya pazar öldün-, ne önemi var bunun?"

"Evet, bu doğru, önemi yok?" dedi. O zaman dedim ki, "Sigarayı bırakmayı unut gitsin; onu hiç durduramayacağız. Daha ziyade, onu anlayacağız. Şu halde, gelecek defa bir meditasyon yap bunu."

"Sigara içmeden çıkan meditasyon mu?" diye sordu adam.

"Evet." dedim. "Zen mensupları çay içerek meditasyon yapabiliyorsa ve bundan bir tören yaratabiliyorsa, neden olmasın? Sigara içiş güzel bir meditasyon olabilir."

Dehşet içinde baktı. "Ne diyorsunuz?" diye sordu.

Sonra birden canlandı! "Meditasyon mu? Hemen söyleyin bana -bekleyemem!" dedi.

Ona meditasyonu verdim. "Bir şey yap" dedim. "Cebinden sigara pakedini çıkardığın zaman, yavaş hareket et. Keyfini çıkar, aceleye gerek yok. Bilinçli, tetikte, farkında ol; tam farkındalık içinde onu yavaşça çıkar. Sonra, sigarayı paketten tam farkındalıkla, yavaşça çıkar -eski telaşlı biçimde, bilinçsiz, mekanik biçimde değil. Sonra, sigarayı paketine hafifçe vurmaya başla -ama, çok tetikte durarak. Sesini dinle; aynen Zen mensuplarının semaverin mırıltısına, çayın kaynamaya başlamasına ve... aromasına yaptıkları zaman gibi. Sonra da, sigarayı ve ondaki güzelliği kokla..."

"Ne diyorsunuz siz? Güzellik mi?" dedi adam.

"Evet, güzeldir o. Tütün de her şey gibi tanrısaldır. Kokla onu; Tanrı'nın rayihasıdır o."

Biraz şaşırmış gibi baktı bana. "Ne? Şaka mı yapıyorsunuz?" dedi.

Hayır, şaka yapmıyorum. Şaka yaptığım zaman bile şaka yapmam. Çok ciddiyim ben.

"Sonra da sigarayı tam farkındalıkla ağzına koy, onu tam farkındalıkla yak. Her eylemin, her küçük eylemin keyfini çıkar; mümkün olduğunca çok sayıda eyelem böl bunu. Böylece, gitgide daha çok farkında olabilirsin."

"İlk nefeste elde ettiğin, duman biçimindeki Tanrı'dır. Hintliler, 'Annam Brahm' der -'Yiyecek Tanrı'dır. Neden sigara içmek de olmasın? Her şey Tanrı'dır. Ciğerlerini derinliğine doldur -bir pranayam'dır bu. Yeni çağın yeni yogasını sunuyorum sana! Sonra dumanı salıver, rahatla, bir başka nefes çek -ve çok yavaşça sürdür bunu."

"Bunu yapabilirsen, hayret edeceksin; yakında bu yaptığının budalalığını göreceksin. Başkaları budalaca olduğunu söylediği için, kötülüğünü söylediği için değil. Kendin göreceksin bunu. Bu görüş sadece aklın aydınlatmasıyla olmayacak. Tüm varlığından kaynaklanacak; bütünlüğünün görüşü olacak. Günün birinde eğer sigarayı bırakırsan bırakırsın, sürdürürsen sürdürürsün. Bunun için kaygılanmana gerek yok."

Adam üç ay sonra geldi ve "Sigarayı bıraktım" dedi.

"Şimdi de" dedim ona, "bunu diğerlerinde de dene."

Gizem budur, gizem: otomatiklikten çıkarmaktır.


Yürürken yavaş yavaş, gözlemleyerek yürüyün. Bakarken, gözlemleyerek bakın; ağaçları hiç olmadıkları kadar daha yeşil, gülleri hiç olmadıkları kadar daha pembe göreceksiniz. Dinleyin! Birisi konuşuyor, dedikodu yapıyor: Dinleyin, dikkatli dinleyin. Konuştuğunuz zaman, dikkatli konuşun. Bırakın tüm uyanık eylemleriniz otomatiklikten kurtulsun.
Osho, Meditasyon

Perşembe, Mart 20, 2008

Hayat Duvarı İnsanı..

"Hadi içelim!"
Kıçı kırarak, hıçkırarak güzyaşı dökmek gibisi bar masalarına.. Onulmaz savrulmalar, kurtarılamaz yangınlar..
Avcundan gideni, yüreğine sürme oyunu.
Şimdi şarjöre üç kurşun sür. Şimdi kalbine üç faça at hayat boyu.

Salı, Mart 18, 2008

Elimi Uzatsam Deniz..

Gökova'da, bakir bir koyda güzel insanlarla içilen birkaç biranın arasında, şiir gibi bir söz geldi Sade Hanım'dan.. Kahküllerini uzatsa gökyüzü oysa, hem uysal orman köpekleri bile tahtırevallide pamuk şeker yiyebilirler, o denli yakın..

Cuma, Mart 14, 2008

Pasaklı Kontes..

Papatyanın ardında çok gerçek gülümsemeler filan var.. Hâlâ var.. Onlara bir şey olmaz ki..
Ben de seni anmıştım..

Çarşamba, Mart 12, 2008

Kırık Kanat Organizasyonu..

Benim için en önemli filmlerden biri Muhsin Bey. Lâfın belini incitmeden sizinle filmin en can alıcı sahnelerinden birini paylaşmak ister, fondaki müziği elime MP3 olarak ulaştıracak herhangi birine de keşkül ısmarlayabileceğimi eklerim.

Cumartesi, Mart 08, 2008

Dede..

Resim, fotoğraf yok: ikisi de öldü.
Dik durmam gerektiriyor; kimse bilmesin benzin istasyonlarında kustum ben..
Bilmesinler dedeler bir kez ölür.

Kendimi hiç affetmeyeceğim; beni hatırla dede.

Cuma, Mart 07, 2008

Sade Vatandaş İnsanı..

"Hadi koşalım"!
Edebi olamayacak kadar gerçeksen.. bir şişe biranın etkisinde gibi.
Tanrının ayakuçlarında bağdaş kurmuş oturan, revolver hisler ve Madagaskar uzak.. Burada bitirirken başlamamış gibi, you sigh alone nefaro..

Perşembe, Mart 06, 2008

Haavi İnsanı..

Gidişimin ertesinde mütemadiyen artan, bir blogger olarak efsaneliğe adım adım yaklaşan Haavi için şu sıralar rafine, sakin, sıkıntısız günler.. Niye? Çünkü ben gittim. Oturur akşam 8 kitap çakıp, 22 film izler, kahvesine cep votkası koyup İhsan Oktay Anar okur, Nba maçlarında Fikli'yle tartışır vs.. Mandalina bile daha lezzetli geliyor adama bensiz, farkındayım.. Alkol derdi yok, insan gibi içiyor.. Bant'ını, Roll'unu, Altyazı'sını alıp müziğini takıyor koluna, kulağına.. ohh misss takılıyor.
Ya benim boşluğum? "Weren, bi' kahve çaksan da içsek"leri kim karşılayacak? "Karlos Sampao anlat bakalım"lara kim cevab verecek? Her gün, abartısız 20 kez ölümcül şarkı dinlemeye kim razı gelecek?

Yakın gelecekte enfes projelerde köşe kapmaca oynayacağım, alternatif bloglarda fink atacağım bu "Canavar gibi kitap okuyan, müziğin kralını-ücrasını dinleyen, hakkında konuşamayacağı konu olmayan pislik tipler vardır ya abi, öyle işte bu herif! Kız arkadaşınla tanıştırmak istemezsin, kompleks yaparsın" kabilinden adamdan aldığım ciltli kitaplar sayesinde mezun olduktan sonra Yorum Farkı'nda Emre Kongar ile raks edecek kalibreye ulaşacağım, hakkat..

İstikrarlı bir ilişkimin olmadığını, sarhoş olamayan Tom Waits kılıklı bir adam olduğumu söyler durur da, kendisine bakmaz. Nerede bir konser var, şıpp orada! Yeni bir kitap çıkmış, hemen rafında! Düzeyli; rahatsız edecek kadar naif.. Ben bitti sanıyordum, var anasını satayım var.. Bir grup elemanı, bir çevirmen, bir redaktör hemen gelip bununla kontak kurar, odağa alırlar bunu pirzola tadında muhabbete, geyiğe sardırır; sonra yine alkol masası algoritmasında "az içtiği için saygı duyulan modern erkek" addedilir.. İtirazım var arkadaş, dirayetli bir biçimde açık ediyorum:

Ben iki tek atıp bıraksam: "ahahahaha içemiyorsun lan sen hiç!"
Ben gitsem o konserlere, o kitapları ben okusam: "entel kuntel dante'l seni!"
Ben böyle yönetici molekül tavır ve duruşu takınsam: "hoop, beş santim uzasan başın göğe çarpacak!"

gibi tepkiler gelir.. "Duende"ye bakınız veriyorum aramızdaki farkı. Çok okuduğumu, izlediğimi; sinsi gibi arttığımı, kültür yarışında nefessiz kalmayacağımı vurgulayıp, ayrıldığımız dikiş yerinden selam ediyorum Talimhane'ye..

Saber Rider and the Star Sheriffs..

Tüm hayatım boyunca en sevdiğim çizgi film olarak kalacak bu efsane.. DodoTheBird kişisiyle konuşurken tesadüfen rastladık, şu anda o kadar mutluyum ki anlatamam.. Star Tv'de oynardı bu, tehey gidi günler..

Çarşamba, Mart 05, 2008

Kallima Limborgi..

Kalbimi çalan ötesiz anarşiste..
Yasak bellenmiş, hasıl olması tansık sayılmış, gülücüklerine mil çekilmesi farz kılınmış ilişkilerin başlangıç meridyenlerinin, "pençenin patiye dönüştüğü ân"a isabet ettiğini idrak ettiğinde ışıl ışıl gülümsemek gibisi.. Gülüyor ve mesnetsiz sırıtıyorum. Yüzümdeki emare: "Hassiktir!".


Felsefe ve kutsal kitaplar bazen hiçbir şeyi açıklayamıyor.. "Gece, Melek ve Bizim Çocuklar" izledikten sonra maça gidelim diyenleri giyotine de sürmüyorlar artık. Hapse de atmıyorlar, apseden de saymıyorlar varlıklarının telaşsız aymazlığını. "Hayalci" olmak; pembe düşlere teğet olan ile 'Karagöz Oynatıcısı' olmak arasında konserve bir anlamla mündemiç.. Gözyaşlarına leblebi tozu vermiyorlar küçük kız, okul sonrası kırmızı puding yemek artık günah! Safdillik, paralize olmuş dimağ yorgunluğu ve patavatsızlık part-time. Felsefe, hiçbir şeyi açık edemiyor. Muz orta, Dokuz Aylık, Alman Kale ve "Hadi artık eve gel!"ler yok artık.. Katilin maktulden dilediği özrün sorgusuz saçmalığı.. Kitaplarını Tevrat yapraklarıyla kaplayan kız, artık çağdaş diye bir yalan yok..


Demem; demin herhangi bir kadını değil de O'nu düşünüyor olmanın egoizmle olan iç hukukunu teselsüle lehimleyip, sırat köprüsündeki gençliğine "Elveda!" demeyi es geçerek, ön taramasız ve freş; sorumsuz ama gözlemci bir kimlikle, hakkıyla kucaklayabiliyorsan/ savunuyorsan dönen başını omzuna koyarak/ musalla taşıyla seksek oynayabiliyorsan/alelâde aşıksan be adam,

ne güzel!



Part 1
a. "melekkanadı topladım sana": Birbirimizin yüzüne bakmaktan korkuyoruz ya.. işte ben o korkuyu kaybetmekten çok korkuyorum.

b. "egoizm merdiveni": Değişirken gelişmemiz de mi lazım?

c. "bazı mektuplar, kırağılıdır": Her aşkın maruz bırakıldığı şablonlar, bloklar, kaideler olduğu gerçeğini kabullenme vakti geçmedi mi? Şöyle sereserpe, sersefil hıçkırıklar ve ispinoz kursağına düşmüş istiridye incisi berraklıklar olsa ya..? Temennim, terennümümdür otobüslerde ayakta giderken..

d. "bira?? - peki, az şekerli kahve": Müziğin ve literalize edilmiş kutsal metinlerin şahadeti hangi kurumsallaşmayı özge kılabilir ki? Bunun adı, keşke'den önceki "ohh be" ferahlığı. Bunun adı apse ekşiliği.

e. "ahşap mektup açacağı hüznü": Hiçbir parametre için araf yok. Pusula, kırık. Harita, yırtık. Uyku, gürpedek bastırmakta. Gamzeli yanakların yönetim şekli, mutlakiyettir.


Part 2
Ayrıntıcılığın, solipsist mükemmeliyetin raddelerinde sivri gümüş bıçaklar durur. Masa, özenle hazırlanmıştır. Bir komünyon gibidir gece.. Unutulmuş, paslı bir h'içgüdünün değersizliğine denktir yokluğun. Kişiselleştirilirken obskürantizme göz kırpan o saftirik büyü, tavşan bokudur ah! Gün gelir, kokar. Unutulmasın.


Part 3
Ve buna kızacağını bilsem de, yanına oturup "Merhaba!" diyebilmeliyim..


Part 4
Kafka'nın tasviriyle eğer "Tanrı'nın intihar düşüncesi" ise insan, hâlen demagoji peşinde sprinter olmanın manâsı da ne ola!?


Part 5
* Gündem oyalamacılığının ulaştığı olay ufku'ndan kurtuluşun anahtarı herkesin beyninin ön lobunda değil. Çıkarlarını kilere kaldır sen, bu sene kış yok.

* Bölük pörçük, nim çehre bırakıldığımız o yeraltı istasyonunda dekovil gereksinimimiz giderecek bir regulasyon, bir rastlantı, bir Tanrı bulamayışımız değil mi bizi elma ile armut'un arasındaki 777 farkı bulmaya iten flu f-aktör? Maksat; sen bir şiirde herhangi bir dizesin de dizlerinden vurulmuş, kimse farketmiyor gibi seni..

* Konjonktüre, sistem'e, iktidarsız iktidara manyel çırpınışların ilahlaştırıldığı dipsiz algoritma için hazırladığın o tüüüm kelimelere şunu söyle: Senin ağzının Pin Kodu'nu, dilin bile unutmuş.

* Bencile "bencil" deme bencilliği almış gitmiş.. Bakınız: Md 1.

* Bir şeyin olmaklığı, olmamaklığından olumsuz..

* Sahte infialler, ruhun kadar gerçek imgeler doğurur: prematüre! Morbid bir sıçrayış, silahsızlanmaya karşı çıkan bir av tüfeğinin konuşma baloncuğudur..

* "Eli kanlı"nın delikanlı olduğu iklimlerde, eşcinsele "ibne" diyorlar be abi..


Onurlu birine..

Ah dostum.. Tundrasında sensizliğin, içtiğim bir şişe Marmara Gold'a halleniyor arsız gece. İki taşak arasındaki yarak kadar yalnızız: Yıldızlarımızın otuz bir çektiği gökyüzlerine dönmüşüz yüzümüzü. Oysa ben seni ne çok severim ha.. Adını anarım da rüyana girerim. Saçtellerimi kesip kaçar ruhumun hapishanesinden o koyu kasvet. Sonra belki oturur hiç alâkasız filmlere soundtrack oluruz seninle de, paylaşıma açarlar, indirirler bizi.. Bizi tahtımızdan, bizi galaksimizden indirirler.. Remil açan bir kum tanesi gibi kalırım. Paçavra kalırım nostaljik hezeyanlarda. Adın anar, adın sayar, adın söylerim: beni bütün akıl hastanelerinde ararlar. Saçları süt mısırı dostum ah, bizi bu ülkede bit ilacı diye bitlere satarlar. Gel, avcumuzun kırık kemiğiyle tutuştuğumuz ladesi sen kazan. Gel, tuzak kuran uzaklıkların saklambacında sobele beni! Gel..


Bir film ha.. hayatımız. Dönüş; Kadir İnanır, Türkan Şoray. Seha Okuş, Hasretinle Yandı Gönlüm'le gönlüme foseptik çukuru açmakta. Ağzımı eşek arısı sokmaz ki, sözcüklerime bal bulaşsın! Bilirsin ben fazla ağlarım hep. Ben hep fazla işerim senden. Benim gözlerimde kümülüsler, seninkinde "zevkli uyuşma"lar göleti..
Annemizin adı.. Göbekkordonlarımızın boynumuza dolanışındaki sefil ihtiras. 'Pis' çocuğun büfeciye bira sorması..

Sustum. İnşaat halinde bir kimsesizliğe sarıldım uykudayken gözlerin.

Glockenspiel ya da Portakal Sıkılganlığı..

Sıvası dökülmüş, eski, pis bir duvar.. Kırmızı boyayla duvara asimetrik yazılmış "B", "J", "K" harfleri; herbiri majüskül.. Güvelenmiş bir çekyatta oturmuş; duvara bakan şehla gözlü, pırtık bir çocuk.. Yolda kapkaççılar saatin çalmışlar. Kadraja giren bir yaşlı adam; gözleri de. Mevsimlerin arasına sıkışmış saçlarından teki dahi siyah değil artık. Darbe yemiş, yağmur yemiş, yağmalanmış, acıklı ve lodos kırığı bir hâli var. Ayakkabılarından mikroorganizmalı çamurlu suyla aynı ânda sızıyor yoksulluk.. Sobaya kömür atan yaşlı adamın gözbebeklerinden -ki bazı bebekler, ölmeden doğarlar- bir kadın fırlıyor mavi ekrana doğru.. Üşümüş ellerinde mantar gibi bitmiş onlarca nasır. Hissizliğin, duyarsızlaşmanın, palas pandıraslığın tebeşir tozları, lastik izleri.. Gece; dikenli saçlarını camın pervazından uzatmış, nanik yapıyor.. Gece, taşşak geçiyor geçim sıkıntısıyla.. Bilindik melodram. Kapatıp filmi, kitabına geri dönüyor saçları ıslak kız. Cep telefonunda cevapsız cevaplar var gibi, yılgın gibi, içki gribine yakalanmış gibi o gece; alabildiğine disonant, oynayabildiğine amorf, olabiliğine sinameki. Anne nasihati dinleyecek, baba kanunları ile yürütülecek bir ruh fazında değil. Hani gözaltları akbabaların ilgisini celbetecek kadar leşmiş..Süblimleşmiş. Cin olmadan adam çarpmış, bölmüş, kare köküne kibrit suyu dökmüş diline sahip olamayan atalarının sözlerinin. Bilindik gençlik bunalımı, Hollywood ergenlik filmi. Biraz olsun pencereyi açıp soluklanıyor, sigarası suda bir atom bombası gibi patlayınca da yatağına gidiyor mutsuz bir başka kadın; Dvd sıkmış. Cereyan yapmış açık kalan televizyon, susuzluğunu doyurmak için uyanıyor şafağa yakın ve sonlanamayan son sigaralarından birini daha tüttürüp, aynada yüzüne, yüzsüzlüğüne bakıyor kadın. Çene altındaki irinli aknelere küfrediyor sonra.. Bilindik drama. Bilindik yalnızlık panoraması. Bilindik patoloji. Kitabı da, müziği de, filmi de, karısını da bırakıp hayatına dönüyor genç ama vegan adam. Az sonra kremasız kahvesinden son yudumunu alacak ve esmer tütünlü bir sigara yakacak. Rüyalara tüpsüz dalmak isteyecek ama uykusuzluğu al bayraklı yakasını bırakmayacak. Tekerrürden tiksinip yüksek sesle susacak. Karşılaştığı tezatları kaybedip, unuttuğu düz mantıkları anımsayacak aniden.. Türk işi bunalım. Bilindik Hulusi Kentmen. Bilindik Aliye Rona. Bilindik Kilink. "Ben artık Yılanların Öcü izlemek istemiyorum ulan!" deyip Show Tv haber servisini arayacak Umut Sarıkaya. Bilindik kusursuz mizah. Bilindik samimiyet avcılığı; silahlanmaya karşı. Kafası ortaya karışık adamımıza zoom yapacak kamera. Fena halde slow-motion. Fena Halde Leman. Bilindik kültürel geçişler. Bilindik lirizm. Bilindik şairane morosophe.

"Bu kadar çok şeyi, her gün görmek nedir, bilmiyorum" diyecek tanrı.

Salı, Mart 04, 2008