Cuma, Şubat 29, 2008

Çarşamba, Şubat 27, 2008

Fjöll í austri fagurblá..

Sigur Rós ve Steindór Andersen birlikteliği.. Ruhu kuşatan, ruha kuşatan bir yantesir taşıyor tüm inişler ve çıkışlar. Susuyorum..

Salı, Şubat 26, 2008

Bere.. Gözlük.. Bira..


".. sanki Tanrı'ya inanıyormuşum gibi içimden konuşuyorum"
Tristan Hawkins, Pepper


Rol gereği yanılgıları. Çocuğun bir sabah uyandığında aynada ergenliğiyle karşılaşması.. Sabah, hayatın ölüme doğru uzadığını görmesi. Bir sabah, o sabahın olamaması. Görmediğim çiçeklerin isimlerini yazmam.. Görmediğim hayatları düşünmem.. Tasarrufsuzluğum.. Sorumlulukların sorumsuzlaştırdığı sorgularda solgunluğum.. Ölüyorum be.

Manalandırdıklarımın nankörlüğüyle yüzleşerek hem de.. Katmer katmer, yaprak yaprak, göze göze.. Mesela kimsenin bana inanmaması şu futbol konusunda.. Platinli sol kolumdaki aldırmaz 39 dikiş. Dershanelerin sınavlarına gitmelerimizi özlemem.. ve sanırım yine "hisli" adam oluşum.. Sigur Ros dinleyebilmek, nefes alabilmek filan var yine de.. Hâlâ nefes alabiliyor olmak.. Muğla'nın uzak olması var esktradan.. Dilencilerle halen alay etmem.. Hiç bağlantısız sözcüklerin bir cümlede yakalayacağı toplam anlamı beklemek.. Bir gün, muhakkak yazdıklarımın birilerine ulaşacağı realitesi.. "Bakırköy" dendiğinde aklıma sadece tren istasyonunun ve durakların ve sinyalizasyon ışıklarının gelmesi.."Bebek"in, dondurma; "Sarıyer"in, mangal; yaşananların yalan olduğu çağrışımları.. Rol gereği melankolimiz. Anbean yozlaşmamız. İçimizin kurtlanması. Güllerin bitlenmesi. Mezarlıklardaki veremli baykuşlara olan hassasiyetim.. Onarılması güç gecelerin aksayan sabahları getirmesi.. Kristin Asbjornsen'in çok güzel bir sese sahip olması.. Anne tarafıma olan kızgınlığım, küskünlüğüm.. Durup durup içerlemelerim. Nüfus kağıdımda doğduğumun yazması.. Amcam ve halamdan bahsederken kullandığım iyelik eklerinin hiçbir boka yaramıyor oluşu sonra.. En gerekli zamanlarda paramın bitmesi.. Bir ilişkiyi bile idame ettirememem.. Ötesizliğimin tanımsız kolpalığı. Muğla'dan aldığım yeşil kaplı Edip Cansever kitabına olan sevgim. Aklıma geldiğinde içimin ferahlaması. Salı günü sendromum. Uykusuzluk sendromum. Yaşama sendromum.

Rol gereği sataşmaları.. Emprovize utançlar, emprovize inançlar.. Kutsal kitapların çok az kitapçıda bulunması.. ("Best-seller" olamayışları tabii ki de.) Boğaziçi Köprüsü'nün FSM Köprüsü'nden daha ılımlı bir görüntüsü olduğunu düşünmem ama bunu dillendirmeyişim.. Sonra birer ikişer kaybetmem arkadaşlarımı.. Beşer'in şaşması. Vestiyerden kalbimi ödünç almam.. Ve savaşları ve ekonomiyi ve makroekonomik parametreleri ve tanrı'yı çok az düşünüyor oluşum..Yine de sizi sevmem. "Siz"i tanımadığım için duyduğum saygı. Dişfırçamın beni korkutması.. Ah babaannemin iyice yaşlanması lan! Gerizekâlıları gerizekâlı görmem.. İlkokul karnemdeki "5"ler.. Davranış notlarımdaki 2 adet "iyi".. Sonra annemin bunlara üzülmesi.. "İyi" olan her şeyin birilerini üzüyor oluşu ya.. Bak yine hüzünlenmem.. Kavak'ı, nötr; incir'i, negatif; şeftali'yi, pozitif addetmem.. En çok böğürtlen seviyor oluşum.. Şöyle adam gibi bir batak masasına uzun süredir oturmamışlığımı anımsayıp Ayyuka dinlemem.. Albümlere bakma arzum. Kedilere bakma arzum. Uzaklara bakma arzum. Sahi.. Rol gereği bakışmalarımız o kızla.. Saç, göz ve ten rengi olmayan o ofset baskılı kızın bana gülümsemesi.. Gülüşünün şeytanuçurtmaları.. Bayır ve yokuşu, stabilize ve şoseye yeğlemem.. Evet biraz havai bir mizacımın olması.. Evet çabuk hiddetlenmem.. Gerilmeyi, fişteklenmeyi hobileştirmem.. Kin tutamamam.. Zaten hiçbirimizin kin tutamıyor oluşu.. Zaten hepimizin Can Yücel olması.. Kadınlarımızın Zübeyde Hanım'lığı.. Velhasıl her birimizin Türk Sineması'na duyarlığının olması ama vakit bulamaması.. Bilgisayar kasası taşıyanlara şaşırışım.. Reenkarnasyonun kozmik bir komedi, galaktik bir ironi olması.. Beslenme çantalarındaki kesif iklim. Beden eğitimi derslerinde bedenlerimizin hiç eğitilememiş olması.. Tüm orta yaşlı erkeklerin göbek kullanması.. Msn Messenger için harcanan dakikaların aslında bir insan ömrü etmesi ama ömrünün vefa etmemesi..

Charles Bukowski, Tom Waits ve Tanju Okan'ın yek vücut olduğuna inanmam.. Reenkarnasyonun mantıklı olabileceği fikri tam bu ânda.. Cümlelerde tebessümün tecessüm edememesi halbuse sonra.. Haziran'ın yaşanabilir tek ay olmasını da eklemem ve küfretmeniz. Yalıyarlar gibi yarıl yarıl yarılmamız. Ekim'de doğmuş olmam.. Annemin ansızın uyanması ve beni rüyasında kadın olarak gördüğünü söylemesi.. Ağlamaklı olması ve korkmam.. Noktalı virgüllediğim aşklar; talan. Hakikaten rol gereği rol yapmamız yahu! Gerçeğin her zaman daha mizahi olması. Hastalıklı hastalar. Ölümsüz ölüler. Bütün oksimoronlara tükürmek isteğim.. Tanrı'yı düzmek istemem ama çok fena tırsıyor olmam. Bunu yazarken bile tırsıyor olmam ve hemen kaçızlamam.. İki noktalı cümlelerin Ortaköy panoraması.. Avuç avuç kar yediğim kış gündüzleri. Karate salonlarındaki boğucu ayak kokusu.. Depozitosuz bira içemeyen adamların siyah palto giymeleri.. Genelevlerin loş karmen ışıltıları.. Söndürülemeyen yangınlar. Söndürülen sigaralar. Aynı atmosferde azot ile siyanür olamamak ulan be! "Taşak kaşıntısı sabırsızlığının verdiği kızgınlık"la her teklife "evet!" deyişim.. Islak ekmeklerden nefret etmem.. Islak kazaklardan nefret etmem.. Islak kek için adam öldürebilecek biri olmam.. Davet edilmediğim pilav günlerinin yapılmamış olması ihtimali ile avunuşum.. Hemzemin geçit hüznü. Çöp arabası şoförü yalnızlığı. Dedemden bana sadece kanser korkusunun kalması..

Rol gereği yaşantım.. Sizi katmadığım değerlerden vergi alınması.. Ve her gün yüzünüze gülüp arkanızdan kahkaha atan biri oluşum.. Bunun sizi önce mutlu etmesi.. Sonra pis pis şüphelenmeniz. Septikliğinizdeki karanfil ölüleri. Bar küllüğü renginde vedalarınız.. Nefti susuşlarınız.. Hâki kavgalarınız.. Hayatınız boyunca "1" için gerekli eşlenik'i bulamayacak olmanız.. Charles Baudelaire'in fena halde küçük İskender'e benzemesi.. Satürn'deki haleye olan zaafım. Gökten düşmemiş yağmur taneleriyle büyüyüp de, kışın yapraklarını dökmeyen ağaçların büyüyünce aşk olması.. Verniklenmiş kozalak kokusu. En çok sigara içerken bilardo oynamak isteyişim.. Magazin dergilerini tarih kitaplarından daha faydalı buluşum: Yalansızın güncelle güncellenme doğrusallığım.. Vakanüvisler için tarihten alacağım öç.

Bilmezsiniz ki zaman zaman gamzelerimin olması.. Nane likörünün bana anımsatamadıklarını düşünmem.. Factotum seyyahlığım. Beceriksiz aylaklığım.. Kaşkol takmanın hiçbir faydasını görmemiş olmam.. Yağmur mazgallarının şiirselliği.. Beyoğlu arasokaklarının eşsiz karaltısı.. Uzayan saçlarım. Kestiğim tırnaklarım.. Dövdüğüm melekler. Dövüştüğüm ağız armonikaları. "Potkal", "Hüsran" ve "Pembe" sözcüklerinin harbiden şirin olması.. Ansiklopedist bir temaşa ile temenna edişim.. Egomun legolaşması. Kalem ve kâğıdı biraraya getirişimde mütemadiyen benden bahsetmeleri.. Getto moru, pruvada içilen sigara grisi, kimsesizlik beyazı diye renklerimin olması.. Artık fena halde sıkılmanız benden.

Görüşebilmemiz için gittiğim yerden aramam.. (!) rol gereği.

Cumartesi, Şubat 23, 2008

Voices in the Mall..

2 dk'yı birazcık aşan bir The Clientele güzelliği.. Sonunda çanlar çalıyor.. Sonunda bir sonu var.

Can't Stop Now..

Hopes and Fears albümüyle yaran geçiren Keane elemanlarının bağımlılık yapan şarkısı : "Kendimi Kontrol Edemiyorum!" isminde.. Ha ha ha! Çok güzel şarkı lan.
En sevdiğim 5 Keane parçası şöyle:

1. This is The Last Time
2. Can't Stop Now
3. Everybody's Changing
4. Try Again
5. She Has No Time

DodoTheBird İnsanı..

Saçı başı dağınık, bütünleşik dudaklı Doğan Bey'imizin bir Ek$i Sözlük yazarı olduğunu söylemeden geçemiycim. Müthiş müzik kültürüne sahip olmasından başka, hastalık derecesinde bilim kurgu okuru olması ilgi çekici yanları.. "DT" dendiğinde bir, "Pink Floyd" dendiğinde iki kez yerinden sıçrıyor.. Kimya mühendisi olması delirmesine neden olmadan önce şu adama alıcı gözle bakın: Size söylüyorum kızlar, güzeller, cıvırlar! Kaçan balık büyük olur ha, aman diyorum..
Kitap alışverişi için kendisine gün vereceği en kısa zamanda.. Bir de müzik cd'si istiyorum; en krâlinden bir şey yapsın, getirsin. İyi gece hocu.

Cuma, Şubat 22, 2008

Pide, Özel ve Önemlidir..

Narsistim, burayı kendi fotoğraflarımla dolduracağım. Yanımda Onur ve gözler tabakta.
Yer: Beyoğlu-Ağa Camii karşısındaki sokakta, hemen solda "Sinem Börek" in the tabela'sından tanıyabileceğiniz iki katlı tıkınma mekânımız; tavsiyemdir: Bir efsane.
Kıyma kaşlı küçük çocuk siparişi alırken bizden korktu o akşam, hatırlıyorum. Pis gibi giriştik pideye. Pide çok güzel bir şey. Bira sonrası pidesi, hepsinden güzel.
Hamurabi'yi değil, burayı tercih edin.

Klan..

Beyoğlu'nda, Büyükparmakkapı Sokak'taki Hayat Apartmanı'nın içinde bir mabed var: Klan.
Arkadaşlarla buluşmak, hep aynı şarkıları dinlemek, hep aynı tattaki patlamış mısırdan tatmak, hep bozuk olan tuvaletinde işemek, hep Tool, Opeth, Deftones dinlemek, hep aynı kızlara, aynı garsonlara bakmak, hep aynı şeyleri konuşmak için buluştuğumuz, takıldığımız bir yer Klan..
Sahibi Süleyman Aga artık bizi tanıyor, rahatlıkla küfredebiliyoruz.. Garson kız karlı havalarda şort giyiyor, erkek olanın sevgilisi her gün orada ve birlikte Dvd'den konser seyrediyorlar, liseli gençler kuytularda ergenlik keşiflerine çıkıyor her daim; kısacası her gün güncellenen bir yer değil Klan ama tarifsiz bir biçimde seviyoruz lan orayı.. Pencere kenarındaki masada apiko vaziyete geçip alkolik güvercinleri seyretmek ya da "Hüznü Şenlendirici" içmek gayet keyifli. Yalnız son zamanlarda buraya çok fazla gelmemiz, beni biraz sıkar gibi olmadı değil şekerler.. Hani siz de bilirsiniz ki biraz değişiklik iyidir yani değil mi..
On'çün biraz Şahika, Peyote, Riddim, Kemancı, Kahve Altı olmak aldığımız havanın kalitesini artıracak diyorum ben.
Fotoğrafta Onur bana son derece asılıyor.. Öpüşmemizin an meselesi olduğu hüzünsenfonik anlar biliyorum.. Bu Onur'un mizansensever tavrı ve duruşu ile alakalı. Hem ben de soğuk değilim, Hollanda şuradan kaç km? Hahaha.

Onur: Yunan vazosunda, bildiğin sanat eserinde bira içiyor. Koltuğun köşesine oturuyor genelde, ortada/arada olmayı sevmiyor. Kaynaşık bünyesi köşelerde iyi, çog iyi, acaib iyi.
Pink Floyd'a, A Perfect Circle'ın The Noose'una ve Deep Purple'a zaafı var. Çaktırmamaya çalışıyor ama onların şarkılarında bir sigara daha fazla içiyor, sayıyorum. Bazen duygusal bir afallama yaşamıyor değil; playlist'e Soldier of Orçun'un arkasına Mor ve Ötesi koyan zihniyet yüzünden.

Duygu: İflah olmaz Opethçimiz 50lik biraya sadık. Pek üzmüyor kendisini 70lik, 100lük diye.
Genel problemi iki şarkı arasındaki sigara psikozu. Tam bunalımın, depresifliğin göbeğine vurmuşken Jay Jay Johanson - On The Radio ile böyle bir Levent Kırcalaşıyor. Yine de arada sırada tuvalete gitmesi, o sağlamlığı sabit; en az Onur (Horace O) ve ben (Richard) kadar içtiği için yanaklarını mıncırasımız geliyor.

Doğan: Alkol konusunda tamahkar değil. 3 tane içer efendi gibi evine yol olur.. Patlamış mısıra bakışı gözümden kaçmıyor yalnıııız, "Montla Sıç adamı" gibi pis bakıyor kaseye. Klan'ın durağan havasına alışık ama halen aidiyet sorunu yaşıyor.. Etrafta fütursuzca bira içip karı-kız kesen adamları mı, o adamlar tarafından kesilip doğranan kızları mı, yoksa o anda benim kendisinin kulakmemesini emmemi mi yediremiyor anlamıyorum ama o da Pink Floyd, Dream Theater duyduğunda "monakoyum" reaksiyonunu gösterecek kadar ayık, kadar insan.

Meryem: Çok ender bira içiyor; tercihi 4 şekerli sütlü bar kahvesi. Masanın en sessiz sedasız ismi o oluyor genelde. Kısa Marlboro'sundan bir tane çekip, "Ben Kent istiyorum, mümkünse de If You Were Here!" diyen gözlerle personal computer'ı kesiyor yandan.. Son zamanlar ekürisinin yokluğu onu üzmekte. Gözleri hep bi' dalgın. Sevtap Parman agresyonu da bu yüzden. Biz, tüm masa bunu biliyoruz.. Üzmüyoruz.

Anıl: Mütemadi bira tüketicisi. Kadeh kırıp özür dileyen adam; nasıl kalp kırsın.. Hep güleç, hep "kjadkşahskjdhakjs" dublajında. Benim kadar çok işiyor, benim kadar çok içmiyor ama olsun.. Bağırsaklarımız iyi moruk.. Kendisi 'size' olarak büyüğümüz. O ne derse o oluyor. Hep birlikte ceviz toplamaya gidiyoruz.

ve unuttuklarımdan özür diler iken geldik bana.. İçek lan,
şerefinize içeKlan.

Place To Be..

"and i was green, greener than the hill
where the flowers grew and the sun shone still"
Kütürdet beni rutubet, titret beni Nick Drake!
Babanın saçlar gibi olunca saçlarımın daha fazla uzamamasını sağlamam lazım.
Cennetten gelen ses..

Fırat..

Denyo Tedeka adımı "üzerinden geçilmesi kolay" diye tanıtladığından bu yana içimde bir eziklik, bir "Merhaba, şeey, ben Fırat!" aceleciliği vardı ki Uğur Gürsoy yetişti. Sanırım yeryüzünün karakterler en muzır, en şeker, en yanağı sıkılası çocuğu bu.. Eheh, kimin adı. Hayal arkadaşı var, "ders bilcez biz!" dediği arkadaşı Tahsin var..
Uğur Abi'ye ve Uykusuz'a teşekkür ediyorum. Ders bilcem hem ben lan! Ev soğumasın.

Tatito İnsanı..

Karadeniz'in böğründen kopup gelmişliğini şu cümle ile açıklıyor Anıl Bey: "Bu bar kadar yer lan Rize!"
Şahsen, yarıldım. Zaten her zaman beni yarmayı, karnıma ağrılar sokmayı başarabilecek bir espri düzeyine mazhar bu adam. Kellerin kafası soğukta üşürken bir daha üşüdüğümü beyan etmemem gerektiğini, linç ihtimalinin her zaman olduğunu, dayak yiyebileceğimi, en iyisi susmamı söylediğinde de aynı hisse bulandım The Marmara'nın önünde. Bira adamı kardeşim, seviyoruz. Davut Güloğlu, Mesut Yılmaz ve Tarkan Tevetoğlu -uyuz ol pis herif- sözüm size: Karadeniz'in yakasından düşün lan.

G.O.P..

Tabanvay: 10 dk.
Otobüs: 2 dk.

Bugün Nazım ile lahmacun-kola yaparken aklıma geldi de.. Atari salonlarına çılgınlar gibi akın ettiğimiz dönem ve onu izleyen bilardo-nargile zamanlarımızda hep yürümüşüz lan bu yolu.. ne pis yermiş.

Taksim - Gaziosmanpaşa şehiriçi otobüs hattı olan 55T'nin de bende çok önemli yeri vardır ha.. Saysam, hepi topu birkaç kez oturmuşumdur, hep ayakta kalıyorum. Rami diye bir semt vardır Gazi'de, bilir misiniz bilmem, orada da ne anılarımız olmuştu lan, dayak yemek mi dersin, kovalanmak mı dersin, okuldan eve yürüyerek dönmekler mi dersin.. ne dersin!

Velhasıl, metropol içinde şehirdir G.O.P.. Yolunuz düşerse alo yapın, çay ısmarlarım o dayak yediğim yerde. Ha ha.

Morado İnsanı..

Duygu Hanım, Jeofizikten tiksinmiş bir Opethic Melinda. Klan denen mabed dışında herhangi bir yer bilmiyor Taksim'de.. Sıvası dökülmüş bir duvar önünde prehistorik dönemlere gönderme yapan bir fotoğraf ile blogumuzdaki yerini aldı.. Şu an büyük ihtimalle Comfortably Numb dinliyor. Bunlar iflah olmaz mirim. Kırmızı rujlu, pis Floydian seni.

A Little Rain..

Bir Tom Waits şarkısında (edit: ağıt) daha beraberiz yine, ne güzel.. Kutsal amcam, "birkaç damla yağmur kimsenin canını acıtmaz ki" diyor burada.. Güncel olanı kaçırmayayım derken öyle şeyler kaçırıyoruz ki yine hep beraber, onları hatırladıkça buraya yazıyorum işte ben de.. Misyonum, vizyonum olur ileride belki, bakalım..
Tom baba şarkının isminin sonuna "(For Clyde)" diye bir not düşmüş ve ben onun kim olduğunu bilmiyorum. E siz de şarkıyı bilmiyordunuz, ödeştik.

Perşembe, Şubat 21, 2008

Gibbering İnsanı..

Dedikodu meraklısı bir bıdı bıdı konuşan insan yavrusu.. Arka plan elbette koyu tonlarda ki yüzdeki beyazlık ortaya çıksın. Derinlik sağlanmış. Sol el, bir 'pis' gibi ağzın su akan bölümüne iliştirilmiş, vizöre yine 'pis' bir bakış fırlatılmış. Queen sevdalısı anne tarafından özenle giydirilmiş hanım kızımızın saçlarının görünmemesi ise işin falsosu. Bak olmadı be.
Not:
Üzerine çok gitmişim. Halbuse iyi bir insan. Kahveyi de seviyor.

Uyku Kafası..

Kahve gereksinimi. Yüzünü yıkamadan önce sigara içme temayülü. Bi'de dj'lere sarmış durumdaysanız daha da ekstrem be abi.

Sabah listesi şu olsun:

Moby - Extreme Ways
Parov Stelar - Homesick (Kasap havası oynattırır allaaama.)
Dj Raw vs. Gee & Lighter - Naked
Charlie Clouser - Hello Zepp ( Saw ost bu, sabahları zombileşenlere.)
Charlie Clouser - Zepp Overature ( Seri devam ediyor. I wanna play a game?!)
Dj Tiesto - Flight (Değişmem.)

Alternatiflerinizi bekliyorum. Durun da kahve çakayım şimdi ben. Rerorerö.

Yanıyor Tüm Gençliğim..

Kesmeşeker adamlarının bu efsane parçasından bahsetmemek eksiklik olacaktı.. Tamamlayalım.. Şuraya canlarım..

Toğollar..

Tool'a bu ismi verecek yaratıcılık bende yok, onun için Maynard'ın lafını bir güzel aparıp buraya bu adamların yaptıkları 10000 Days için kerkinmek bana keyif verecek.. Haavi zaten benim bir "Tool cahili" olduğumu söyler durur, haklıdır, hak veriyorum.
10000 Gün boyunca çekilen bir acının tüm bir ömür için çekilmesi için yapılmış olduğunu sözlerinden, melodisinden, hıçkırığından, kıçı kırmasından belli eden muhteşem bir şey bu. Özellikle "Daylight dims leaving cold fluorescence" kısmında feci çuvallıyor insan olan..
Demem;
fena lan bu..

Múm..

En sonunda geliyor bir İzlanda'lı grup..
Pazar gecesi saat 22:00'da başlayacak bir şah-ı eser bizi bekliyor. Gerisi sonra.

Julia Dream..

Pink Floyd, hep kutsal olduğuna inandığım ama asla hakkını verecek kadar üzerine eğilmediğim (yazılarımda vs bahsetmediğim) bir 'şey'. Yani Ersin Karabulut ne diyordu hocam: "Pink Floyd, Pink Floyd'dur, bunu konuşmazsın daha", gibi..
Julia Dream ise bu adamların yaptığı en kutsal işlerden ve Roger Waters için ne dense havada kalacak. Relics adlı toplama albümden yüreğimin en gayyasına düştü. Düş'tü..

Muğla İnsanları..

Evet.. Geldik "hükmen mağlup olduğum"u belirttiğim, İstanbul'dan takribi 784 km uzaklıktaki Ege ve Akdeniz araı bir köprü olan şu lanet olası şehre; Muğla'ya. İktisat bölümünde üçüncü yılım ve hala bu boktan yere alışmakta sorun çekiyorum. Fotoğraftaki insanların isimlerini elbette vermeyeceğim (apache mode on adamları, ayağınızı denk alın lan!) ama şunu bilin ki bunlar 'güzel' insanlar. Sınav çıkışı "hassiktir" çektiğiniz, birlikte kahve içerken derslerden, hayattan ve en önemlisi kendinizden bahsettiğiniz insanlara önem verin. Ben artık vermeye başladım ve blog 'güzel' insanları saklayacak benim için. Hayat dedik ya, ölürüz mölürüz, kalsınlar burada. Internet Explorer yerini Mozilla'ya filan bırakır, siz de hayat denen sikik, netameli, dolambaçlı yolu birlikte katettiğiniz insanları en azından burada bir sayfaya bırakın. Evet, Muğla bir çöp kutusu ama ben buraya güzel bir şey bıraktım. Bunu yaptım. Cheers.

Bira..

Onur için daha önce yazdığım herhangi bir açıklama yazısının pek önemi olmadığını siz de bilin istedim.. Maynard diye bilinen bu adamın benimle en çok örtüştüğü nokta, bira. Tom Waits yerine Pink Floyd tercihi yapması elbette doğal olarak karşılanabilir, bunu bağışlayabilirim. Comfortably Numb için Onur'un hissettiklerini bira yüzeye çıkarabiliyor yalnız. Siz, siz olun; Cardinal Melon yerine bira için. Tercihen: Skol. Zorlamayla: Skol. Babay..

Du plomb dans l'aile..

Meryem Hanım'ın hediyesi bu Fabio kitabında kendisinden birşeyler bulmayan bizden değilmiş buyuruyor Nihat Hatipoğlu ve yöndeş din hamileri..
"Sıfırı Tüketmek", tarafımdan bir otobüs yolculuğunda okunmuş ve beğenilmiştir.. Meryem Hanım da benden bir dilek hakkı kazanmıştır.. Böyle dilekler oluyor, alışmak lazım.

Salı, Şubat 19, 2008

Konsept..

Değiştiriyorum abicim.. Bunaltı oldum anasını satayım..
Buraya bundan sonra ne kadar saçma şey varsa yazıyorum eheh. Yorumlarınızla burayı şenlendirin, cilloplaştırın.. Bütün dünya buna inansa, bir inansa, hayat bay...

Heima..

Sigur Ros'un, İzlanda'yı ve bizzat Sigur Ros'u anlattığı bu şahane belgesel filmi Haavi ile izlediydik.. Abandone olmuş, dünyanın en iyi müzik grubu olduğunda konsensüse varmıştık bir kez daha.. Şimdi bu adamlara duyduğum saygı ve sevgiyi buraya yansıtmadığımı fark ettim de, ne fena adammışım ben be.. Siz sevin, siz dinleyin.. "Heima means at home".. bilin..

Rumble Fish..

Factotum, Matt Dillon severler için apayrı bir yerde olsa da Rusty James karakterinin iskeletini giydiren enfes bir oyuncu olduğunu 1983 yapımı bu Coppola yapımında da ispat etmiş adam; gencecikken daha.. Mickey Rourke (aka. Motorcycle Boy) yaşayan en karizmatik canlıyı oynamış ve siyam balığı'nın gözlerinden baktığımız şu sarı-siyah dünyanın geçiciliğine, yıpranabilirliğine olan inancını göstermiş.. Yeğeni Nicholas Cage'e de yer veriyor yönetmen burada.. Hala izlememiş olanlar varsa bilgilenmek için şuraya..

Cumartesi, Şubat 16, 2008

Wereyda vs. Haavi


Haavi ile anlaşamadığımız onlarca konu var. Bugünden itibaren blogsal anlamda bir revizyona gideyim de insan gibi yazayım şuraya dediğim için ondan başlamak istedim.. Ha-ha; hoş tesadüf.
Haavi'nin manyaklar gibi sevdiğim şeylere saygı duymaması ve bunlarla dalga geçmesi zaman zaman çok komik, zaman zamansa çok gergin anlar yaşamamıza neden oluyor.. Benim değer verdiğim, üzerine eğildiğim ne varsa dalgasını geçiyor ve gevrek gevrek gülüyor kendisi.
Mesela ben Dirk Nowitzki'ye hayranımdır.. Onun deyimiyle ağlak şarkılar dinlerim.. Onun deyimiyle sentetik bir naifliğim vardır.. Onun deyimiyle alkole, sözlüklere, sigaraya ve kadınlara manyaklık derecesinde bağlıyımdır.. Onun deyimiyle, onun deyimiyle, onun deyimiyle bla bla bla..

En son bu öğlen "Nick Cave vs Tom Waits" gerginliği yaşadık kendisiyle. E tabi ben Tom'cuyum. Jim Beam, Bukowski, Kadınlar, Bohem, Serserilik benim etiketlerim ya, hah, o da Nick'çi oldu hemen; başladık pis pis konuşmaya.
Bi' kere Nick Cave samimiyetsiz arkadaş.. Adam Umut Sarıkaya tarafından bile defalarca alaya alındı, rahatsız edici bir ses, nodüllü gırtlak.. Bi'de grubunun şu takısı yok mu "The Bad Seeds", deliriyorum. Ne yazdığı kitabı okurum (Ve Eşek Meleği Gördü), ne de şarkılarını dinlerim öyle çılgınlar gibi. Hang Down Your Head ile kıyaslanabilecek bir şarkısı mı var Nick Cave'in? Oyunculukta Tom Waits kadar başarılı ve içten mi? Onun şarkıları için kaç kez methiye düzüldü? Kaç kez herhangi bir yerde "Nick Cave'e hastayım" diyen biriyle karşılaştın Haavi Bey? (Germe beni, ahah.)

Şimdi kendisinin bu yazıya vereceği cevaba kitlendim. Onun deyimiyle "ağlak" müzik yapan The Clientele ile gidiyorum. Sonra gene gerileceğim.