Çarşamba, Aralık 31, 2008

2009

Hoşgelmeli.

Bere.. Kahve.. Ben..

"kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan olmalarımla."
Edip Cansever

Yakınlıklar.. Saçlarımda müsrif bir kabarma başladıktan ertesi. Birkaç parçaya tutuluyorum. Sanırım içmişim ve yıldızlara dokunmaya başlıyorum. Baş ve işaret parmaklarımı doğru biçimde birleştirip, penceredeki ay'ı hapsediyorum. Of, bok varmış gibi yakınlaşıyoruz. Bira şişesi ve ben. Üzerinde durduğum kıytırık halıyı çekiyor muzip zaman. Karanlık, ılıtılmış bir serinlik ve dizlerimdeki kaşıntı. Dikdörtgen bir alana mahkûm edilmiş şu yalnız bahçe, çekirdek kabukları ve sokak lambası. Pencerem, içime doğru genişleyen bir özlemek yorgunluğu. Aramalar: hangimiz aramayız? Cevapsız çağrılara dönüşüyor sonra nedensiz, ritmi bozuk bir ayrılığı uzun uzadıya yaşatan piyano soloları ve ben kendimin kölesi, kölemin efendisiyim. Market poşetlerini çöp poşedine çeviren şu algoritma, şu ideoloji bilmez taraflarımız. Müziği aç, bırak kolonlardan kan fışkırsın ve sen, kurduğun bir iki dibi tutmuş cümleyle mutluluğa paye biç. Bir anlam kat hep olanlara. Yahu hep şu bakmalar, hep bu beklemeler, hep bi' böyle hareketlisiniz bakıyorum da sevgili Fırat. Kettle su ısıtırken, ses kaydı yapıyorsun. Yaşayan bir şeyler kaldı mı diye oda arkadaşına dinletiyorsun: "Abi bir şey duyuyor musun?" "Hayır." "Hm, desene, neyse.."
Yakınlıklar uzakları öğretir ya sonra, ân gelir deden ölür, strung out bir gebeşi Ege'nin karanlık sularına küfrederek uğurlamak istemenin hastalıklı kırgınlığı -yoluma çıkan her köpeğe tekme atıyorum. Ne o saat geç mi oldu? çok geç olacak yarın.yarın çok geç olacak.çok geç olacak yarın.

Mutluluklar.. Senin ekose gözlerin ve granit ellerin var. Fazladan anlam kattığım fotoğraflarında bir ters lâle yanılgısı her zaman aportta, cildimde bir günizi, bir şehlâlık. Kıskançlığım, umuşlarım, hatalarım: Ben çok yalan attım, diyorum Botsvana'lı güzele. "Ben çok yalan attım." Odadaki sentetik hayalet, hiç anlamıyor depozitolu gecelerden ve sürekli bir keşmekeşe çağıyıror: çok geç olacak yarın.yarın çok geç olacak.çok geç olacak yarın. Annemi özlemekle cezalandırılıyorum. Şuradan şurası oysa. Ben İstanbul'dayken Muğla'da kalan bir yanım var. Ben Muğla'ya gelirken, Muğla'ya gelmeyen bir yanım var. Yanlarım ağrıyor dışarıda ağarırken gün, çok geç yatmışım çünkü çok geç olacak yarın.yarın çok geç olacak.çok geç olacak yarın. Tutamayacağım sözler verdim ben diyorum Brezilya'lı, katolik ve ayrıca albino olan Dj'e. "Tutamayacağım sözler verdim ben." Odadaki havalandırma sistemi, vasistastan ve ellerimden oluşuyor. Dumandan birbirimizi görmüyoruz ben ve bitmekteki sigara. Bundan en fazla sigara memnun. Kendisini, kanser olacağıma dair ikna ettim. Çünkü, sizler, hatırlarsınız ki ben tutamayacağım sözler vermiştim ve sözlerim de siz de kalsın istemiştim.
Hhhah, yahu koluma girmiştiniz ve Tünel'e doğru yürüyorduk. Bana gülüşlerinizi, en yakın zamanda benden nefret edeceğiniz garantisini vermiştiniz. JukeBox'da Petek Dinçöz'den sonra gelen Pink Floyd'u tercih edemeyişimiz yüzünden oluyordu bunlar. Bunlar olacaktı. Hatırlayın babaannem emekli aylığını almıştı ve elbette yanına gitmiştim. Bana verdiği para, sizinle ilişkimizi ayakta tutacaktı. Babaannem ölürse ne bok yerim biliyor muydum? Yahu dur, asıl siz ne bok yediğinizi biliyor muydunuz? Bana sevdiğiniz filmleri izlettiniz ve en sevdiğiniz yalnızlıkları anlattınız. Sonra birbirimize kitaplardaki gibi aşklar yaşayacağımıza, birbirimizi hep seveceğimize dair fabller anlattık. İçimizdeki dazlak keşiş, bir ördek oldu ve bağırdı sonra.. Karşı kıyıdan kimseler duyamadı.

Beklentiler.. Tavla oynuyorduk hatırlarsın. Karşımızda dünyanın en çok bira içen insanı vardı. Nirvana'ya erişmiştik. Karşımızdaki ve biz, yani Nirvana, dün gece için sevgilisinden z raporu bekleyen SmsAdam'ına dönüşemeyişim yani, erişilebilen bir şey değil- kıtasahanlığımızda bir fizikî harita ve reflü olan bir ayyaş kedi vardı. Vesvese yahu bunlar, dedi Sefaköy'de çiğköfte yiyebiliyor oluşumuzun müsebbibi. "Vesvese bunlar." Seni bulduğum yeri bulamıyorum şimdi ve otobüsleri sevmiyorum. Ben otobüslerden kimselere bakmıyorum. Cam kenarlarına hep bir forklift koyuyorlar ve her mola yerinden birkaç km geri atıyorlar beni. Vardığımda aslında, hiç gitmemiş oluyorum. Yani aşağı yukarı bir korku filminde, üzerinde kasten parmakizi bırakılmış paslı bıçağım. Köreltilemiyorum ve beni bileyleyenler, hepi topu biraz gaza gelmişlerdi. Gaza gelmiştin. Ben telefon numaranı unutamıyorken, seni telefonunu unutabiliyordun mesela. Eee, böyle başlamıştık. Birkaç serseriyi seven ben, bir tek serseriyi sevemeyen sen. Hey! Şimdi bugün ağlama. Tarih kitapları yazmıyor aşk savaşlarını ve biliyorum ki çok geç olacak yarın.yarın çok geç olacak.çok geç olacak yarın. Elimizde birkaç öpmek, birkaç gitmek kaldı. Sınıfta kaldık. İstemezdim: isterler.. Duydum ki Greenwich'te saat yokmuş. Halâ bana, "Bu saatte ayakta ne işin var?" demiyor musun bi' de, hani aramızdaki emek-değer teorisi.. Ben onun ta ontolojisine.. Çünkü ben hep ayaktayım. Akustik bir gitar çalıyor, keman konçertosu sonrası vuruyorum metrodan aşağıya ve çokbiralıevlere azparalı geri dönüyorum. Ben hep ayaktayım, hatırlasana; aklımın Sean Paul kısmı ve ellerimin Ertuğrul Sağlam yanıyla ben, hep ve her daim ayaktayım. Karatahtanın önünde, horned hand ile gülümsüyorum öğretmenime: "Merhaba, bugünkü konumuz sanırım sizsiniz!".. -Seni unutmaya çalışmakla cezalandırılıyorum.

Uzaklıklar.. Saçlarımla anılmaya başladığım bir zaman. Artık şiirden, şarkıdan, filmden, kitaptan bir alıntı olmadan yaşadığım bir elma yemelik zaman aralığı. Yağmur yağarken ağlayarak sarılıp, omzumdaki mayınları kontrol ettiğiniz gecelerde küstüm size. Dargındık, dargınlığımız sudan atom çalmaya çalışıyordu. Canavarlaştığınız zamanlar oldu. Kör canavarlara dönüştüğünüz rüzgârlar geçti. Siz geçmediniz, vazgeçemediniz kendinizden. Ruhuna bir kaktüs değse kanıyordunuz ama beni bir toplama kampına gamalı haç dövmesi ile göndermeyi biliyordunuz. Hitler bile Eva Braun'u sevdi; siz beni sevemediniz. Çünkü sevgilerinizin pazusu, içi çiçekli bir bakkal çakmağının gazını eşitlemekten öteye erdiremiyordu hakikâtini: Beni yine masaya koyuyordunuz ve hayır-hayır kızmıyorum ki haklıydınız. Çünkü ben size vaatlerimi, eften püften bir karanfil takarak sol yakama, sırası ve hakettiğiniz değerle sunuyordum. Ben, dedim aynadaki alkol eriyiğine, paspal bir dilenciye dönüp nanik yaptım, "ben unuttuğumu söylerken çok terso yakalandım". Yahu beni dostlarınızla, arkadaşlarınızla; ütülü pantolonlarınızla ve makyajdan görünmeyen yüzlerinizle tanıştırdığınız o gün.. her şey bir muammaya doğru akıyordu yarım yarım ve artık biliyordunuz ki çok geç olacak yarın.yarın çok geç olacak.çok geç olacak yarın. Mizampajlarınız, galalarınız, altın günleriniz ve 'beni sakın bırakma!'larınızı nereye saklayacaksınız? İnsan bırakma diyecekse, tutmamalı. İriyarı yalanlarınız tuttu beni, yalanlarınız ve su tabancalarınıza koyduğunuz mermiler.. Her şey istediğiniz gibi: kurgukurgukurgu ve: Guguklu saatleriniz nezle olmasın e mi? E.

Mutsuzluklar.. Ataşlarınız, ayraçlarınız, andaçlarınız, arkadaşlarınız. Defterlerinizi kapladığınız kutsal metinler yırtıldı sonra. Yani benimkilerin yırtılışından hemen sonra. Birkaç ay. Birkaç sene. Ben vapurlardan, feribotlardan, metrolardan, dolmuşlardan kimselere bakmıyorum. Baş ve işaret parmaklarımı kestiniz. Penceredeki ay'ı ve boğazımdaki kahkahayı kefil gösterdiniz. İçtiğim biradaki su yılanlarım, nasılsınız? Of, bok varmış gibi yakınlaştık. Ben ve bira şişesi yani. Tom Waits ve Edip Cansever yani. Ben ve sizin suuyn altında kal-a-mayan kısmınız. Cahil cesaretiniz ve Darwin.. sanırım bir şeyi kanıtlamaya çalışıyordunuz.
Yahu suratsızlık ile yüzsüzlük ne kadar aynı ve ne kadar farklı.. kafka okumalarınız, dylan sevmeleriniz, tool tahammülsüzlüğünüz ve "bende önemlisin!"leriniz. Yabani otları tutuşturup çıkamadığınız bir gece ormanında İlhan İrem'le karşılaşacağınız zaman için dua eden bir ben.. Ben hani, benden bıraktığınız, benden damıttığınız: Ben yahu, yoksa hatırlayamadınız mı, beraber üşümek ve oto teybi çalmaya yemin ettiğiniz ben hani, şeyyy, ruh hastası ben, sorumsuz, siz şu her şeyi mükemmel bir şekilde yapanların pek sevemediği ben, siz ki her şeyi kusursuz olanlar, sizler ki sevdim mi tam sevenler, sizler ki ayaktırnağından saçdiplerine değin her şeyleri plânlı olan güzelim sizler, sizler ki yatırım araçlarını amaçları edenler ve sizler ki beni hiçbir zaman sevmeyecek olanlar.. Naber? -Size katlanmakla cezalandırılıyorum.

Alay etmeler.. Bu yıl sevdiklerimi, gelecek yıl da seveceğim ben. Ellerinizdeki mısır patlaklarınızı temizleyin ve gidin. Ben böyleyim, ben böyleyim ve evet ben böyleyim. Hepsi mükemmel yahu, dedim, gökyüzünden sakallarını sarkıtan'a: "Hepsi mükemmel!". Kızdınıııız, hahah, gerildiniz. Yo yo, kızmayın ve gerilmeyin. Beni alın, masaya yatırın ve gövdemi yarın. Biliyorsunuz ki yarın çok geç olacak.çok geç olacak yarın. Zaman kaybetmeyin, para kaybetmeyin, itibarınız ve yarattığınız imaj zarar görmesin. Ölçülü, sakin, cool ve son derece mükemmel kalmaya devam edin. Bunları yapın yoksa iki tutam saçım öbür tarafta bile yakanızdadır. Bunları yapın çünkü umarsız serseriliğim ecelinizde bile sinirlerinizi darp edecektir. Kendinize tapın çünkü kendiniz sizi günden güne yiyecektir. -Bana katlanmanıza şahit olmakla cezalandırılıyorum.

Gitmeler.. görüşürüz umarım, dedim, okuduklarınızı yazan parmaklara. "Görüşürüz umarım." Çünkü çok geç olacak yarın. -Bunları yazmakla cezalandırılıyorum.

Salı, Aralık 30, 2008

Şu sıra..

-yeniden batak oynamaya başladım,
-sürprizlere açık olamayacağımı anladım,
-tornistanlara lanet ettim,
-sigarayı 2 pakete çıkardım,
-bira içmeye başladım,
-moleskine şeysine çiziktirmeye başladım,
-film seyretmeyi bir yana bıraktım,
-değer kavramını sorgulamaya başladım,
-çatlaklar ve faylar arasında yürümeye başladım,
-yeniden sıkılmaya başladım;

yeni olan her şeyden sıkılmaya başladım.

Birth of a Nymph..

Pazartesi, Aralık 29, 2008

Gülümsemek İstemek..

seni sevdiğimi kimseye söyleme
çünkü ben herkese söyledim
bilirsin ağzımda laf durmaz
birisiyle biraz samimi
olmaya göreyim
tak çıkarırım lokmayı ağzımdan...
işte böyle bir akşam...
ibo'ya söyledim seni sevdiğimi...
gitmiş herkese yaymış..
'umut aşık olmuş laann' demiş
çektim kenara ibo'yu
adabınca konuştum...
'naaptın lan' dedim
'yaa noolcak artis' diye
kınadı beni leylim ley kınadı...
şimdi bu şehirde yaşayan
herkes biliyor seni sevdiğimi
çünkü dediğim gibi..
ben değil de ibo söylemiş
ama sen sakın kimseye söyleme
çünkü ben seni deniyorum
bakalım tıpkı ibo gibi
vırt-gel ağızlı mısın acaba diye...
seni seviyorum :)

Kuşburnu..

Şu pek meşhur: Tansu Çiller İçeceği.

Herhalde ortaokuldaydım, sürekli Kemal Sunal filmleri vardı, kıştı ve portakal kabuklarını soyuyordum ve çok top oynayıp çok hastalandığımdan, annem sürekli bundan yapıyordu. İçine garip garip dallar budaklar bir şeyler katıp katıştırıp, dayıyordu kuşburnunu..

Üniversitedeyim ve Kemal Sunal filmleri yok; kış var belki ama portakal kabukları ve futbol yok. Annem biraz uzakta ve kuşburnunu arkadaşım yaptı. İçine sadece şeker katarak..

Şu pek bilinmeyen: Fırat Aydın İçeceği.

Pazar, Aralık 28, 2008

In the Mouth of Madness..


Korkutmak dışında her şeyi yapan basit, ucuz, berbat korku filmlerini bilirsiniz: Bir katil, birkaç salak, birden çok mucize, bağlantısızlıklar, leş ötesi oyunculuklar, abartı efektler filan vardır onlarda genelde. John Carpenter imzalı '94 yapımı "Çılgınlığın Ötesinde", onlardan biri değil. Yönetmenin Apocalypse Triology'sinin son halkası. Ayriyeten yine yönetmenin en korkunç ürünü olarak lanse edilen film, iddiasına yakınsayacak kadar iyi. Sam Neill'ı zaten biliyoruz, ama burada bir de Das Boot'dan Jürgen Prochnow var. İkinci sınıf rollerin adamı olarak hatırladığımız şu kötü adam. Durun hatırlamanıza yardımcı olayım:

Film, Sutter Cane adında bir yazarı odağa almış. Bu adam, yazdığı korku hikâyeleri ile insanları gerçek ile hayâl arasındaki çizginin dışına taşırabilen bir tür deli. Mutasyona uğrayıp canavarlaşan insanlar, tuhaf yaratıklar, bir dizi korku elemanı. Son kitabı In the Mouth of Madness'ı yazmak için kayıplara karışan Sutter Cane'in peşindeyse John Trent isminde başarılı bir sigorta müfettişi var. Sam Neill ve Jürgen Prochnow'un harika oyunculukları, H P Lovecraft yaratıkları (Cthulhu) ve John Carpenter'ın ustalığının bir harmanı olan filmi, kafanızda canlanan diğer abidik korku'lardan ve denemelerinden ayırın. Popüler kültür ve din temaları üzerinden, 'insanlığın sonu' kavramına eğilen filmdeki karakterlerin isimlerinden birkaç küçük muzırlık:

Sutter Cane--> Cain: Kabil.
John Trent--> Trend: Açıklama bile gereksiz.
Linda Styles--> Style: den den

Titanic'de, Rose'la evlilik plânları kuran genç zenginin sadık adamını oynayan David Warner da filmin kadrosunda.

Herneyse; kitabı okumak ya da filmi izlemek aynı şey: İzlediğinizde/içine girdiğinizde anlayacak, bisiklet, mavi, tablo kelimeleri size başka anlamlar ifade edecek.

Son: Sutter Cane karakteriyle gönderme yapılan yazar, Stephen King'den başkası değil.

Cumartesi, Aralık 27, 2008

Requiem for a Dream..

"Uyuşturucu hayatınızın gidişatını uyuşturur" temalı olduğuna inandığım bu filmi, hazır elimin altındayken bir kez daha izleyeyim dedim ve şunları daha iyi anladım:

- Jennifer Connelly, erkek kaşlarına sahip bir kadın. Valla bak, dikkat edin. Güzel bir kadın değil bence bu yahu. Ha, filmde muhteşem. Dark City'deki köprü sahnesinin ilk'ini burada çekmişti zaten, o da güzeldi. Ve fakat kaşlar? Olmuyor, olamıyor.

- Ellen Burstyn'ın oynadığı "Tv Junkie" anne karakterinden resmen tiksiniyormuşum. Onu gördüğüm sahnelere bile dayanamadığımı yine anladım.

- Kristensenn gibi ben de Darren ne çekse izlerim ama bu film ciddi derecede rahatsız ediyor. Tüm fantastikliğine rağmen The Fountain'ı ve Pi'yi her zaman öne koyuyorum.

- Trainspotting'le taban tabana zıt bir şahaser olarak gördüğüm bu filmin müziklerinin ana haber bültenlerinde kullanılmasını hazmedemiyorum ve Clint Mansell adına üzülüyorum.

- Her şeye rağmen bu filmi seviyorum.

Deception..

Başından sonuna kadar kötü bir film; hiçbir oyuncuya yakışmıyor. Sivilceli muhasebeci Jonathan rolü ile Ewan McGregor çok kötü. Hugh Jackman zeki, kötü ve etkileyici olmaya çalışmış ama eksik eksik ve oldukça tatsız.. Michelle Williams ise hep cici olsun, seksî olmaya kasınca olmuyor.

Senaryosu da oldukça sıradan ve alışılmış. Filmi kimseye yakıştıramadım ve hiç beğenmedim.

Adres..

çok sonra yazılır
içinde yaşadığın günlerin şiiri
belleği vardır yaraların
kapandıktan sonra da işleyen
hatta aynı kalmayan kişileri
sökülmüş zamana gönderen
zarfı açar ya da kaparken
adres yanıltmasın sizi
kendinden bile taşınır insan
ne sokağın kalbi, ne kalbin evi
yalnızca şiir kendini seyrediyor şimdi

artık burada oturmuyor bu şiiri yazan..

What's Eating Gilbert Grape..

-Arnie hediyesini aldıktan sonra-
Gilbert: Arnie, ne diyecektin?
Arnie: Teşekkür ederim teşekkür ederim.

-Becky giderken-
Gilbert: Ne diyeceğimi bilmiyorum..
Arnie: Teşekkür et Gilbert, teşekkür et.

Herhalde kişisel ilk 20'ime rahatlıkla girer, şahane bir filmdir. Gözümde Leo'nun en iyi performansıdır ve zırhı parlamayan şövalye Gilbert'la Becky'nin birer peygamberdevesi olmadıklarını göstermiştir.

Cuma, Aralık 26, 2008

Fight Club..

Kasıtlı olarak hakkında konuşmak istemediğim bir 'şey'ken, sanırım 200. izleyişimde artık dayanamadım.

Bir araba tamircisi, bir kitap yazar; sonra birkaç eklenti ile o bir film olur ve tüm kasıtlı çelişkilerine rağmen onun hakkında en küçük bir olumsuz beyanda bulunulamaz. Söyleyeceklerim bu kadar.

"Haavi"

Düşündüm de son günlerde fazlasıyla haklı. Özrüm ve eyvallah'ım hatm olsun istedim.

Quills..

Marquis de Sade'ın hayatından bir kesit sunan 2000 yapımı bu filmi sevmem için çok sebep var.

Gladiator'ün ve daha bir sürü filmin pis adamı Joaquin Phoenix'i çok beğendim ama Kate Winslet diye bir şey var ki insana seks perhizini bozdurur.. Bir rahibi bile baştan çıkarabilecek kadar güzel olabilen Madeleine'e dönüşmüş Kate.. Geofrrey Rush ve Michael Caine; onlar her zamanki gibi inanılmazlar.. İddiam şu ki Geofrrey Rush, karizma kelimesinin yaşayan form'udur. Hangi filmdeki hangi performansımı sayabilirim ki ?! House on Haunted Hill denen komik korku filminde bile bana kendisini alkışlatabilen, Shine'daysa resmen hayran eden, Candy'deye geldiğimde içimi çizen bu adam için ne diyebilirim..

Filmin Sade'a yaklaşımı eleştirilebilir.. Sade elbette böylesi zeki biri ve hırpanî açlığın da aynen böyle tutkulu bir şekilde içerisindeydi ama yazarak kötülüklerden arınmak gibi bir olayı da yoktu sanıyorum. Bahsettiğimiz kişi Justine'in yazarı Sade'sa elbette.

Perşembe, Aralık 25, 2008

A Clockwork Orange..


"Ben vardım"

Kubrick'in '71den gelen eleştirisi işte.. Yine çok çekici geldi, yine izledim. Malcolm McDowell'a mı yoksa Alex karakterine mi uyuz olduğumu bilmesem de her seferinde tekrar ve tekrar izliyorum. Dim karakterine onlarca kez küfrediyorum ama yine izliyorum. Ludwig Van'ı ve özellikle Dokuzuncu Senfoni'yi hiç sevmesem de izliyorum. Singin' in the Rain'i sevmiyorum fakat izliyorum. Kitabını okumadım ama her aklıma geldiğinde izliyorum işte. O tarz bir sinema.

Çarşamba, Aralık 24, 2008

Mr Dodo..

Aslında Bay Arıza.. Sanal sözlüklerde "dişi" sanarak kendimi beğendirmeye çalıştığım ama sonra böyle kıllı mıllı bir adam olduğunu görünce "ehe mehe" yaptığım bir bilimkurgu adamı. Bilmiyor ki onun ilgilendiklerini pisler gibi not alıp, araştıradurup dibine kadar eşeliyorum. Farklı kanallardan, farklı alanlardan beslenen insanlarız ve birbirimizin yaşam arterlerine saygı duyuyoruz; bu önemli. Radiohead'i seven benim, ama sevmemesine rağmen yüzüme karşı "bok gibi" demeyen o: işte güzel olanın tanımı. Ha dese, kalksa çatır çatır kendi gerçeklerini vurgulasa ve argümanlarını gözüme gözüme sokup "hadise" yaratsa Maynard'ın da dediği gibi, değişen bir şey olmaz.

DodotheBird, bir tür kist. Yokedilemez enerjisi ve sonsuz özgüveni ile neşeme neşe katan bir tavla mağduru. Üstelik Street Fighter'da beni yendiği zamanlar yüzüne, kaşına, gözüne yayılan bir mutluluk var ve bunu seviyorum. Yazdığı her şeyi, vurguladığı her ayrıntıyı sallazortluk etmeden ama bir yandan da çaktırmadan bünyeye zerk ediyor bu Wereyda.. O, hayâli planetlerin kandan kanatlı suçlu meleklerini seviyor; bense Raskolnikov'u. O, gürültü dediklerimin içine girip emebiliyor tüm huzuru; ben cesaretsizlik ediyorum. Dodo'nun, diyelim çok ciddi bir konu hakkında konuşulması lazım, umursamazlığı var: Ne Maynard'da ne de bir diğerimizde olmayan bir özellik. Freşliğimiz bir raddeden sonra agresyona dönüşürken, Dodo her zaman arkasına yaslı bir şekilde "Sivaslı Sindi tabi ben öyle deyince" gibi ortamda lubricant etkili minik gevelemeleri yerleştirebiliyor. Ben bu kadar rahat biri değilim.

Evet çok sertsin ve metalcisin. Evet 3. biradan sonra pek bir güzelsin. Evet dodo'sun.

Dead Man's Bones..

Bu Ryan Gosling adamı bir de jazz gitaristi çıktı.. Dead Man's Bones isimli grubunun şöyle de bir Myspace olayı varmış, albüm filan çıkaracakmış yakında. E haydi o zaman, şuradaki şarkılarla başlayalım da albüm gelince yine bi' şeyederiz.

Mr Maynard..

İusozluk.net'de tanıştık bu adamla.. Tıpkı DodotheBird, Polente, Gibbering, Recall, Morado, Tatito vd'leri gibi. Onlarca sözlükte takıldığım ama her birinden de sıkıldığım bir dönemdi yine, uyuz uyuz yazıyordum. Başta pek birbirimizi sevdiğimizi sevmedik, hatta hırslandık, bilendik, uzaktan uzaktan pis pis baktık. Sonra bir gün tesadüfen dikkat çeken bir Msn iletisi sonrası random gülmelerle dolu uzun uzun konuşmalar başladı. Benzer şeylerden benzer tatlar aldığımız zamandı sanıyorum: bunun suratındaki 'gizli gevrek gülümseme'nin devrik devrik takıldığı zamanlar yani. Tokuşturulan bira bardaklarının masaya vurulduğu ân'a denk gelen sıradan bir Comfortably Numb kafasının, birbirine yakınsayıp sonrasındaki birbirlerinin tümleyeni hâline gelen hadiselerin olduğu birkaç sene öncesi işte.. Öyle sanıyorum ki tanıştığımız günden bu yana içiyoruz ve bizi ayakta tutan da bu değil. Hayır hayır, alkol dayanıklılığımız ya da otobüslerde Everybody Knows'u söylerken bize şaşkınca bakanların yüzlerindeki İran Şeyhi de değil. Birbirimize haber etmesek de aynı bara gidip- aynı şarkıları dinlerken- aynı tavlayı oynuyor olacağız ve bu güzel. Yanımız, önümüz, sağımız, solumuz aynı. Lafmacun.org günlerinin yerini şimdi blog aldı. Bu adam ve bu adam gibi güzel adamlar, insanlar yine bira içip, Lazca konuşarak geçiriyoruz günlerimizi.. Ben İstanbul'da oldukça.

Artık sözlüklerde yazmıyorum.

Blogum fazlasıyla yetiyor. Dallas Mavericks Los Angeles Lakers'a yenilmeye devam ediyor ve Mr Maynard elinde Skol ağzında bir Lodos Denizcisi içini bir kama gibi çizen; gevrek gevrek gülmeye devam ediyor..

Salò o le 120 giornate di Sodoma..

Porcile'de de midemi kaldırmış pek sevgili Pier Paolo Pasolini'nin öldürülmeden evvel çekmiş olduğu son film. Bu filmi çektikten sonra sokakta dövülerek öldürülmesi o zamanın koşulları ve tavrı gözönüne alındığında çok da ters gelmiyor bana. 1975 yapımı bir aşırılıklar, manyaklıklar, delilikler, sapkınlıklar karnavalı bu. Sonsuz şiddet: her yönüyle. Marquis de Sade'ı bile imrendirecek bir şey bu: Les 120 journées de Sodome ou l'école du libertinage'ın senaryolaştırılmış hâli.


Dikkatimi çeken manyaklıklar: Koprofili, dışkı yemek, ensest, biseksüellik, homoseksüellik, şiddet, işkence, agorafili, akluofili, allopeli, amokosizi, dakrifili, ürolagni.. daha saysam buradan köye yol olur.

Film, 4 bölüm:

1. Antiinferno: Cehenneme Giriş
2. Girone Delle Manie: Şehvet Çemberi
3. Girone Della Merda: Bok Çemberi
4. Girone Del Sangue: Kan Çemberi

Her biri birbiriyle manyaklıkta yarış eden 4 aristokrat ve onlara eşlik eden birkaç silahlı erkek ile seks hikayeleri anlatarak tüm bu manyaklıklara ara gazı vermeye çalışan yaşlı birkaç fahişenin, ailelerinden kaçırılarak bir "suç mâbedi"ne dönüştürülmüş koca bir malikânede çaresiz, çıkış yolu arayan ancak bulamayan gencecik kız ve erkeklere yaptıkları zulmün hikayesi bu film. Sade'ın Dante okumalarının Pasoliniesk algılanışının, kanla boyalı bir tablo üzerindeki silueti: Ennio Morricone'ye ait müzikleriyle zaman zaman kalp okşasa da, sindirilmesi kesinlikle basit olmayan sahneleri ile seyirciyi kâh şömineye atan kâh buzluğa sokan bir faşizm eleştirisi. Hiçbir izleyenin sinematografik açıdan dahi salt zevk alamayacağını düşündüğüm bir sekanslararası film noir öğeleri, artı, Baudelaire, Nietzsche, Huymans okumaları toplamı.. Sembolizmin durağanlaştırılarak- normalize edilerek izleyicide tam bir hissizleşme sağlanması filmi bir belgesel durumuna da getiriyor denebilir. Kötü'den, En Kötü'ye ilerleyen ve insan'ı hayvandan öte bir meta, bir nesne olarak gören faşistik algının izdüşümlerine tekabül eden filmi, elbette sevmedim. Hatta bunun bir anti-faşist manifesto olduğunu da tüm mide bulantılarım geçtikten hemen sonra uydurdum, buna inanmak istedim. Eğer Pasolini'nin istediği zaten buysa, tebrikler..

Salı, Aralık 23, 2008

Cam Makas..

Böyle kimseler görmüyor, "Temmuz yırtılıyor yazın ortasında" filan diyorum yanlarında. Düşürüp kırıyorum bira bardağımı.. ve içimdeki balmumu hayvan tüylerini döküyor. Çok seviyorum bu şiiri. Ne zaman okusam kırıyorum cam makasımı, terziler söküklerini diksinler diye. Sabah oluyor ve kuma dönüyor cam da;

soba borusuna takılı bir çamaşır asacağı gibi duruyor karşımda dünya.

Dark City..

Arkadaş tavsiyesiyle, merakımdan ve biraz da önyargılarımdan sıyrılmak sebepleriyle izlediğim Dark City'den etkilenemediğim için sevenlerinden özür dilerim [Director's Cut'ı mı izlemeliyim acaba?].. Senaryo, dekor, kurgu, çekim, felsefî göndermeler, direktoman yapılan vurgular ve altmesajlar her şey tamam; ama yok, ben bilimkurgu filmlerini sevmiyor, sevemiyorum. Hatta bilimkurgu denen şey'in, gerçeği ya da gerçek benzerleri'ni metaforik sosla kolay ve uygulanabilir bir form'a getirdiğini; yapay bir platformda bana "bak aslında gerçek çok derinde" baskısı uygulandığını ve bu işte biraz hımbıllık, biraz terbiyesizlik edildiğini düşünüyorum: Bana, toplumun monomeri olduğu söylenen birey'in geçmiş-şu an-gelecek düzlemindeki kararları, istekleri, hayâlleri böylesi "hayâl evrenleri"nde sunulmasın istiyorum çünkü. Metaforik metazori gibi, angarya gibi geliyor. Karmaşık, düşündürücü, kafa karıştırıcı ya da üstgerçekçi olduğundan değil; şöyle sade bir anlatım, prezentasyon ve işlemeyle çok daha güzel anlatılabilir bu 'gerçeği aramak' nanesi. Bir filmin herhangi bir sahnesinde tesadüfen de ortaya çıkabilir. Ne demiş Mark Twain: "Tarihteki en büyük mucit, tesadüftür."

Geçmişiyle ya da geleceğiyle kesiksiz bir mücadele hâlinde olan özgür iradesine lehimli birey'in afyon etkisindeki toplum'da özbireyliğini kazanamayacağı fikrine de katılmıyorum (ha belki ben de bir "Sleep!" etkisindeyim ve zırvalıyorum) . Ben Robinson ya da Ergüder Yoldaş değilim. Canım sıkılır iki hafta keyifsiz olurum; öyle evden çıkmam'larım, özenti uzlet'lerim olmaz. Her gün, nefret etsem de o bayırı çıkıp fakülteye ulaşır ve yine nefret ettiğim amfinin nefret ettiğim bir yerine oturur o nefret ettiğim öğrencilik vasfını yerine getiririm. Ne yapacağım? Kişinin kendini, varoluşunu, kapladığı hacmin etki alanını bulmak için müebbet inzivalar yaşaması gerektiğine dair bir inancım yok: Toplum denilen posa toplamından uzakta kalarak dünyevi gerçeklerden kaçıyor olmaz mıyız ya da bu ne derece bir korkaklık belirtisidir? Hem bu uzaklık, bizi rafine kılar mı? Hayır kaç kaç, uzaklaş uzaklaş nereye kadar? Korkularla yüzleşmek tabirinin sonsuz can sıkıcılığına rağmen yine de belirtmek ihtiyacındayım: O otobüse binip o işyerine gideceksin abicim. 10 saat çalışacaksın, gelip evinde bir köşede yaşayacaksın aydınlanmanı. Ötesi, fazla Amelie işi. Baktığında şöyle kazın ayağı öyle değil; Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi olmasın son durağın. Yeme kendini, böyle güzelsin.

İnşa etmeye çalıştığımız gelecek veyahut yeniden yapılandırma uğraşında olduğumuz için hasıraltına itmeye karar verdiğimiz geçmiş arasında konserve bir yaşam kapsülü değilsek, şimdi'nin sonsuz gücünü görecek kadar cesaretimiz olmalı. (Geçmiş ve gelecekle uğraşmaktan bugünü kaçırır olmak istemiyorum.) Evet dünya güzel bir yer değil ve oldukça karanlık. Tahviller, dış güçler, iç dinamikler, komşularımız, yahu bir aileye ait olmamız, sorumluluklarımız, bizim dışımızda gelişenler ve biz hiç müdahale edemesek de bizi etkileyenler:- mesela ne zamandır bir berjer istiyorum..

Bizi, yabancılar'dan ayıranın ruh olduğunu söyleyen Dark City, ergonomik bir ruhumuz olduğundan nasıl da bu kadar emin, merak ediyorum. (Rufus Sewell "burada değil!" derken kalbini göstermiş olsaydı ne komik olurdu değil mi?)

Neyse, ben iflah olmaz bir bilimkurgu düşmanıyım ve sanırım işin felsefîk kısmı bile beni yeterince heyecanlandırmıyor. Hele Matrix; lâfını bile etmeyelim.

Cassandra's Dream..

Woody Allen babanın nüktelerden nükte beğenmemizi sağlayan filmi.. Bazı şeylerin beklediğimiz gibi olmasını isteriz ama bu mümkün olamayabilir. Hani muhteşem ötesi bir Woody Allen filmi bekleriz ama bu kez öyle olmayabilir, gibi.. Hayley Atwell de ona âşık olalım diye her şeyi yapıyor filmde; bu kadar da olmaz ki..

Şakası bir yana bayıldım filme. Özellikle de Colin Farrell'a.

Pazartesi, Aralık 22, 2008

American Psycho..

Bret Easton Ellis denen deha-ruh hastası (morosophe en iyi tanımı sanırım) Abd'li yazarın bu arıza kitabından uyarlanan filmin başrolünde bukalemun olduğuna inandığım muhteşem oyuncu Christian Bale var.. Hem onun hem de Willem Dafoe, Jared Leto, Reese Witherspoon gibi ünlü isimlerin 2000deki hâlleri şaşırtıcı. Neyse bu konu değil: Başkarakterimiz Patrick Bateman ultrazengin bir ölüm makinesi.. Hırs, hijyen, hassasiyet delisi. Fatih Özgüven çevirili bu zor kitabı okurken kafamızda yarattığımız Pat-Bate, Christian Bale tarafından ne kadar iyi yansıtılırsa yansıtılsın, film elbette kitaptan oldukça uzakta seyrediyor.. Dexter'a bile ilham veren bir karakterle karşı karşıyayız. O, asla durmuyor.

Kitabı ilk elime aldığım zamanı hatırlıyorum da, çok zordu. Tek bir müzikseti bile neredeyse 2 sayfaya yakın anlatılıyordu. Bret Easton Ellis, tüm hünerlerini ve yazım gücünü döktüğü bu eserinden sonra asla tatmin olmadı ve Lunar Park'ta da American Psycho'dan bahsetme gereği duydu. Bir dostum -ki kendisi Ellis hayranıdır-, yazarın tüm kitaplarının kurgu olarak bir temele oturtulduğunu ve herbirinin bir diğerinin parçası şeklinde olduğunu söylemişti: Less Than Zero ile hafif başlayan serüven Glamorama ve The Rules of Attraction ile devam ediyordu.. Şüphesiz ki American Psycho, bir başyapıt. Üzerine yazarının bile çıkamadığı bir manyaklık, bir 'uç' eser benim nezdimde. Filmi izliyorum, kitaptan pasajlar canlanıyor kafamda ve filmden ânlık bir kopuş yaşadıktan sonra Bateman'a bakıyorum yine kitaba gidiyorum. Evet sanırım bir kez daha okumalı ve tüm o yığıntının içinde boğulasıya kıvranmalıyım.

Şunun gibi:

"... bir Patrick fikri var, bir çeşit soyutlama, ama gerçek ben yokum, sadece bir varlık, hayali, ve soğuk bakışlarımı gizlesem de ve el sıkışırken siz elinizi sıkan eti hissetseniz de ve belki hatta yaşam tarzlarımızın benzer olduğunu düşünseniz de: ben burada değilim, o kadar. Herhangi bir düzeyde bir şey anlatabilmem mümkün değil. Ben kendim bir mamul, bir sapkınlık, bir yanılgıyım. Ben temas noktaları olmayan bir insanoğluyum."

Canım Sıra Büyülü Karakimyon..

Peşim Sıra'ya..
Ödüllü bir Süreyya Berfe şiiri gelsin ve blog yazmaya karar vermesinin gündönümüne gitsin.

9.
Karabiber fidanları arasında dolaşsam
dolansam karabiberlere
gelincik değil gelinciğe rastlasam
dokunmam bile özsuyu çekilmesin diye.

Bakarım, koklarım, tadarım
bu yaştan sonra bulduğum
küçük, gizli taçyapraklı gelinciğe.
Yuvalarına girmesin iri taneli karakimyonlar.
Karabiber fidanları boyun eğmesin.
Çekilmesin içine gelincik.

10.
Gelme palmiyenin olduğu yere
burada olsan da gelme.
Güneş hissetti beni ertelediğini
batana kadar puslandı
yaslandı karşı tepelere.

İşte ortalık böyle.
Neden mi?
Sana ne?

11.
Sok elini istediğin yere
dilersen arı kovanına
bırak örümceğini
ve hemen geri al
ağını örmesin.

Ömrümün sonuna kadar
kırarım seni, öfkelendirir
"gitme isteği" uyandırır
özür bile dilemem.
Ağını örmesin elin, istediğin, örümceğin.

Başkalarının değil, bizim.
Dolunaydan bile gizlerim.

12.
Sen, sadece sen.
Kuyruk sokumumdaki sancı
elimdeki ağrı
kafamdaki Batı fırtınası sen.

Yağmurça'ya koklattığım okaliptüs dalı
o arada düşündüğüm şiir
çıplaklığı geçen çıplaklığımız sen.

Yıllar sonra rastlamışız
ikimiz de aynı yerde
geçenler geçmiş, olanlar olmuş
biz kalmışız, bitmemiş başlamışız
doğru dürüst tutamadım
ilk kez bir el aktı elimden
sen, sadece sen.

Nasıl deliyordu gözkapaklarını gün ışığı
nasıl daha kalın bir perde çekti canın.
Aklımız birbirimizde, ayaklarımız yollarda
ayak tırnaklarımı kes, sırtımı sabunla, yıka beni sağalt
sen, sadece sen.

Şişko sevgilim benim, çiçekleri açmamış mimozam
kocaman kalçalı, kocaman göbekli yârim.
Hünnabım, zeytin çekirdeğim, nohut dalım.
Deniz üstündeki ürpermem
karşıt rüzgarım, çılgın mazbutum
kadınlarla ilgili her şeyim iflas etti
sen, sadece sen.

13.
Bedenin adsız ve kimsesiz rüzgarlarını yaz.
Bu akşam değil farz-ı mahal bir akşam
benden sana esen lodos olmalı.
Palmiyeye daya sırtını güneşi batır
senden bana esen imbat olsun.
Asla dingin olmadı. Ama sessiz.
Ada'da biz...
Bizde patlayan poyraz olmalı.

Lodosu, imbatı, poyrazı
kendilerine yaraşan ve yakışan yerlere koydun.
Yıldızın da gönlünü, serinliğini alalım.
Gökyüzüne bakarken gördüğün yıldızlardı
yıldızla esen yıldızlar.

Karakimyonun kara büyüsü
büyülü karakimyonun kara kokusu
canım sıra durur
canın sıra gider
karayel.

Lá Porque Tens Cinco Pedras..

Soida'nın kulaklığından gelip kulaklarımı kanatan bir şey.. Öncelikle "Portekizli bu kadın, fado sanatçısı, aslında bizim arabesk gibi" tanımının içtenliğinden ötürü O'na, sonra da Amália Rodrigues'e teşekkürler..

Amália, Kafka'nın Josephine'i gibi biri. Yani ben onu öyle sevdim, kafamdaki yeri de o olacaktır. Aşağı yukarı da şöyle:

Bardasınız, dünyanın tüm halklarından insanlar var. Bir dişi, bir erkek. Barın adı da "Noah's" olsun, olsun be, bu sizin şarkınız ve istediğiniz gibi giydirin. Sonra gitar, keman, piyano, armonika, eller, gözler, saçlar; tüm enstrümanlar devrede. Devrelerinizle oynuyor, pamuk bir uykunun ortasında tentürdiyottan bir kâbus gibi şu kış..

Kar yağmayacak.

Hesabınız, yalnızlığınca ödenmiştir.

Bir Küçücük İzmir..

Otogardan başlıyor otostop ve Bayır'a geldikten sonra saçma-serserilerin arabalarıyla Yatağan'a uzanıyor.. Oradan bir süre sonra Çine karşımızda simitleriyle bekliyor ve motoru yanık bir arabanın bagaj kısmında kıçım cayırdamadan iniyorum. İniyoruz. İzmir'i benzini can çekişen bir araba ile, yağmur ile, beni bağlamayan bağlaçlar ile birarada bulup bira ve 'Çeşme Kumrusu' ve Buca ve Alsancak ve Bornova ve dönüş ve Milas.. tedirginim.

Uyuruyanıkken ıskaladığım Bafa Gölü gibi bu huzur, aklımdan şikayetçiyim.

The Notebook..

Evet, Ryan Gosling benim oyuncum; kimilerini yıkıp geçen The Notebook benim filmim olmasa da.. Evet, "seni bir kez kaybettim ve ikincisine de alışabilirim sanırım" ve evet ve evet -yok evet mevet. Bir onu bir bunu seven kadınlardan ve erkeklerden çok fazla var. Bazen ben de onlardan biri oluyorum, sonra tiksiniyorum, sonra yine oluyorum, yine tiksinti, yine-yine: Mazoşist zamanlarımda izlediklerimden, önümde salak bir Moleskine, yırtık bir sayfa..

Hayır hayır daha yırtmadım hiçbir sayfayı ve yine tiksinti. İçimdeki longoz terfi bekliyor ve hayvanat bahçelerimden geçiyorum elimde bir not defteri de;

Hayır hayır yırtarım da demedim. O kadınlar çok erkekler fazla ve kadınlar ve erkekler ve tiksinmek ve ve ve ve ve: Ne?

- Hayatın uncut versiyonu yok mu ?

Cuma, Aralık 19, 2008

Penguin Pursuit..

Psyhke beni süper bir oyunla tanıştırdı.. Oyunlarla haşır neşirliği atari salonlarını ve Half Life'ı aşmayan ben bile çok sevdim oyunu. Nörologlar düşünmüşler, yön duyusunu harekete geçirmeye ya da geliştirmeye çalışmışlar anladığım kadarıyla.

Oyun şöyle: iki penguen var, biri sizsiniz. Diğer penguenden önce labirentte yolunuzu bulup balığa (hedef) ulaşıp onu yemelisiniz. İlk aşama kolay, fakat sonrasında labirentin bulunduğu platform dönmeye başlıyor ve yön tuşlarınız aslî işlevlerini yapmamaya başlıyorlar: Sağa basıyorsunuz geriye gidiyorsunuz gibi.

Şuradan oynayabilirsiniz, basit bir üyelik aşamasından sonra. Şimdiden iyi eğlenceler herkese.

Perşembe, Aralık 18, 2008

Bilardo Oynayan Kadınlar..

Bugün Uğur'la gene karambol oynadık, o kazandı.. Zaten başkasıyla da oynamaktan haz almıyorum. Yanımızdaki masada 4 adet dişi, amerikan bilardo oynuyorlar.. Yahu ne güzel şey, böyle bakıyorsun ciddiye alıyorlar, biliyorlar filan nasıl ince görülür, nasıl heyecan yapılır- hoşuma gitmedi değil. Ha, Bezik Oynayan Kadınlar'a rakip değiller, haşa.. [Kadınlar, brikolcüdürler] Yalnız senelerdir serserinin zaman geçirme edevatı muamelesi gören bir bilardo gerçeği var bizde. Türkiye'de hâlâ spor olarak kabul edilmemesi ne komik. O Raymond Ceulemans'ı yenmiş adam Semih Saygıner İtalya'daki bilardo liglerinden birindeki bir takım için ter döküyor, şaka gibi.

Gidin oynayın abiler ablalar. Öğrenirken eğlenmenin tadı bilirken yenilmekten daha fazladır. Eldiveninizi takın, parmaklarınız mavi mavi olsun oyun bittikten sonra, yıkayın filan. Ortaokuldan beri bilardo oynuyorum ve bu işte iyiyim. Bakmayın Uğur bu kez şanslıydı, ben de zaten hep yan masaya baktım, yoksa yenerdim. Rakip filan olun bana, eheh.

Irréversible..

Ters kurgu olayında Memento kadar karmaşık olmayan, tecavüz sahnesi ile fırtınalar koparmış, 360 derece dönen kamerası ile de kendi sertliğini seyircide yaratmış olduğu kusma isteğiyle perçinlemiş bu Gaspar Noé filminin bence en güzel sahnesi..

Rectum kelimesinden nefret etmeniz için ek nedenler de sunar size, bir süre tepkisiz kalabilirsiniz..

Ben, abartamıyorum bu filmi, elimde değil: Funny Games ile kıyaslayanlara da kızmıyor değilim.

Kapı..

Bir gün, hayatıma etkiyen her şeyi düzelteceğim. O zamana kadar da "edit"lemiyorum bunu.

Edit:

Salı, Aralık 16, 2008

Yolculuk..

Tom Waits - Drunk on the Moon : "Aşkın sabıka kaydında adın yazıyor"

Ticonderoga - Locked in the Back Freezer : "Zürafalarla filler dudaklarımda sevişirmiş gibi ağladım"

Dungen - Sluta Följa Efter : "Hayattan başka kanat yokmuş"

Dembedem - Fadiyezaman : "Geceye bir masalı dipnot düş"

Paavoharju - Tuoksu Tarttuu Meihin : "Lavımda arama kraterini"

Sparklehorse - Heloise : "Kesik bileklerim gül kokuyor"

Jason Webley - Still : "Kutu biralar ezdik - Kutu hisler ezdik"

Tindersticks - Jism : "Ben seni en plastik yerlerinden öldürürüm"

Rufus Wainwright - In My Arms : "Kaç ihanet bir vesvese"

Wilco - How to Flight Loneliness : "Paçoz cesetleri yüzüyor kıvrımlarında ayrılığın"

Tırnakiçi dizeler: küçük İskender, Klarnet

Cumartesi, Aralık 13, 2008

Ferð án fyrirheits..

Steinn Steinarr, Jón Ólafsson og Sigurður Bjóla.. Süper.

Lise Arkadaşlıkları..

Bugün böyle birkaç arkadaş buluştuk. Buluşan birkaç kişi ne yaparsa onları yaptık; alkol, yemek, sohbet muhabbet.. Az kalmışız, azalmışız. Birbirimize, birbirimizin yüzüne görmeye tahammülümüz de çok kalmamış: yalanlar filan atıyoruz. Atanlarımız oluyor. Onları gene de sevmeye çalışamıyorum mesela ben. Olsun..

En başta, yıllar belki aylar sonra görüşmenin gerginliği oluyor ama sonra herkes rahatlıyor. E nostalji, e bilindik konuşmalar.. İnsanlar için arkadaşlıklar önemli, bu yeni bir şey değil. Hatırlamayı bilmekse yeni bir şey; unutmanın yanında. Bakın sonra böyle kaşkolları pişti oluyor, hahaha.

Cuma, Aralık 12, 2008

Marlis..

"Hayatımdan silinecekken, hayatıma kazınarak.."

Çok ödüllü, 15 dk'lık bir Ozan Açıktan kısa filmi Marlis.. İlişkileri tıkanma noktasına gelen Polonyalı bir çiftin, trajik hikayesi. Çok güzel cümlelerin, çok güzel karelerin olduğu başarılı bir iş. Ben sevdim, buyurun siz de arzu ederseniz buradan izleyin:

C.R.A.Z.Y..

Acronym: Kendin olmaktan vazgeçmek.. Bunu kimin için yaparsın ki?

Perşembe, Aralık 11, 2008

Phantasmagoria in Two..

Her ne kadar Jeff'i terk edip gittiği için uyuz olsam da, belki de tüm hatalarını affettirecek bir parça bırakarak gitti Tim Buckley.. Song To The Siren de bunun kadar güzel belki ama bundaki duende farklı, içine düşmeden gücünü bilemeyeceğiniz bir girdap gibi.
Hem düşündüm de, belki de Jeff, Jeff olmazdı bu şoku yaşamasa, yani ayrılığı, bilemiyorum. Dinleyiniz bunu, sevdiklerinize yollarken de dikkat ediniz diyor ve buraya bırakıyorum.

Çarşamba, Aralık 10, 2008

Hahahahahahahahaha

"Haçan gelmeduk değul porsuktan köprûye"

Black Star..

Kuğu, this is killing me yahu.. Makyajı kaçmış cümlelerle bekliyorduk doğacak günü ve mikrofona yaklaşıyordu ay. Sonra, şarkı geldi ve biz sustuk. Bak şarkı da bitiyor.

İnek desenli bir pijama yatağına konmuş, ütülü, bir zombi gibi seni bekliyor.

Cumartesi, Aralık 06, 2008

Wilbur Begår Selvmord..

"Kulağımı yalatmak isteseydim, kendime bir köpek alırdım"
ya da
"Öküz öldü ortaklık bozuldu"
belki de
"Kime niyet kime kısmet"