Çarşamba, Eylül 19, 2007

Eyvallah..

Veda yazılarını süper yazarım ben..

Ama veda gibi değil bu kez, radikal bir değişim için bırakıyorum blog olayını.

Kendinize iyi bakınız efendim.

Cuma, Eylül 14, 2007

On The Road..

Mao haklı;
"Yol, her zaman beklediğinizden uzun sürer" gibi derli toplu bir laf ettiği için.
Hatta bu "yol" konusunda görüş belirten tüm ölmüşler için Fatiha sonundaki "amin!"i bir ton fazladan vurgulayacağım.
Arkadaşımla Muğla'k bir yolculuğa çıktık ve ilk etapta 12 saatlik bir yolculuk için hazırlıkları yaptık. Geç gelen servis araçlarından tiksindiğimiz gerçeği bir kez daha "merhaba" dedi bize... Bir şey diyeyim mi; bütün otobüs muavinlerinin adı "Barbaros"tur. Bu Barbaros'ların skindirik ustaları vardır bir de kendileri yetmezmiş gibi.
Neyse.. Hazır mısın ey okur, uyarıyorum bak.
Muğla: Yol olduk.. Kahve servisi yapmaktaki Barbaros'a ve önümüzde oturan adamla onun küçük kızına gerildik. Adam benim tam önümde oturuyor ve koltuğu da benim matrakukalarımın tam önünde seyrediyor; küçük kız ise arkadaşımın önünde ve kız, gerçekten küçük. Ağlamakla görevli bebeklerden değil ama yine de başlı başına bir gürültü kaynağı: Çocukların şehirlerarası yolculuklara iştirak etmelerini hemen yasaklamalı birileri. İlgilenen çıkmazsa Umut Sarıkaya'ya başvuracağım. Kahveleri aldık ama o da ne? Umut Sarıkaya'nın "Abi ben Marx değilim, Suavi'yim ben!" karikatürünü "Abi ben Marx değilim, Mutaf'ım ben!" diye modernize edince ben, uzun süreli bir kahkaha krizi ve devamında otobüstekilerin bizden tiskinmesi, bizim gerilmemiz, Barbaros'un tepkisiz kalması gibi bir durum hasıl olmaz mı.. Şimdi böyle anlatınca komik olmadı lan, ben bile gülemedim yani! Ama komik. Vallahi komik. ehehah!! ..Devics, Brazzaville..
Muğla'k yolculuk sonlandığında artık dağlar şehrindeydik. Yenal Kes-bitch, Bur-Çak, İdriz, Fatabi şehri yani.. Kayıtta yaşadığımız rezilliklerden bahsetmek istemiyorum, direkt işin güzelliklerine geçeyim. Ne diyordum, heh! Güzellik, yani Gökova.
Nur Ceylan'dan Böyle Olur mu ve Siya Siyabend'den Dağlar Var eşliğinde, insanlığın kirinden, pasından uzak-rafine bir pilot bölgede bira içmek.. Rocco Siffredi'yi andıran queer turistlerin anlamsız kumsal oyunlarına bakarak çay yudumlamak, denize karşı "üçlük atmak"! Gökova bunlardan fazlasını da verdi: huzur, bilgisayarsız ortamda şizofreni..
İzmir'e yollanacakken bir yaşlı amca geldi. "Birer milyon var mı gençler?" dedi. Anlayamadık.
İzmir: Portakal Cafe.. Tuvaletsiz bir mekan. Borçlu kaldım, altı üstü işemiştim oysa.
Son gül^ler vardı canları sıkkın; turnike edilen şarapların akşamında..
Antalya Börekçisi Osman Usta'ya ve çarşıda bize "Sen, sen! Bana alkol alın!" diyen uçmuş elemana eyvallah..
İstanbul: - Hele sen bi kaynar su hazırla orospu şehir!
Notlar:
- Gerginiz..
- Sôl'den gidiyoruz..
- "Sürekli sağa giderseniz siki tutarsınız" Christoph Colomb
- Yarrraaaamı kır düğünü olacak !
- Bir hayali yaşıyorsun.. Yozgat'lıyız biz.
- Böyle bir aşk olamaz..
- Amına kodumun zenginleri !!!
- Küfredemedim diye nasıl gerildim; sadece "göt!" diyebiliyorum: organ !
- Figen migen buluruz, sen de allahasen !
- "Seyir terası Fıradım.. Kahve içek.."
- Köpek değil, Rezzak o !

Perşembe, Eylül 13, 2007

Ave, atque vale!


Halinle halelendi, leylaklandı aylaklığım
hüzün, brütüsü bıçaklamış söylentisi
roma yanıyor üçüncü dereceden
acilserviste cilt dokuyor tanrı
filtresi kopuk paketleniyor şahsiyetler
ringe, havlumu gömdükten sonra çıkıyorum
artık ben,
hangi yumruk sert ise
davamı yumuşak serer yere
bekletmeden!

Duende..


- Abi ben öldükten sonra gömülmek istemiyorum, yakılmak istiyorum. Sen?
- Valla ben arada bir hatırlanmak istiyorum o kadar..

Cumartesi, Eylül 08, 2007

Tözgeçmiş..



Ve öyle bir yazı yazacağım ki kendisinden öncekileri ve sonradan gelecek olanları sonsuza dek anlamsız ve gereksiz kılacak. Hayalleşecek tüm göstergeler, muhtelif kaygılar silinecek.. Öyle bir yazı olacak ki, içinde ben hariç, her şey olacak.. Çünkü, ben hiç olmadım.

I.
A-şk: Anımsadığım, bir sonbahar.. Henüz ellerimde ilkokul fişleri var. Işık işsiz; ılık süt içmekle bir başkası meşgul. "Sayın M.M..." diye başlayan bir mektup tarafımdan yazılmış; anneannemlerin evinde annem tarafından ifşa edilip sikip atılmış. İlk utanma, yanaklardaki ilk kızarıklık. 2 kez kızamık olmuş biri, ilk kez aşık olunca nasıl oluyor acaba? Fazla organlarından sıyrılmak gibi, ölü derisinden kurtulmak gibi, yılsonu karnesini yırtmak gibi hisler mi duyumsuyor? Sobanın üzerine kestane konan yıllar o sıra..

- Ortaokul sıraları.. Dansa davet yılları.. S. Ş. gibi çarpmış o sıra. Bir çift gamzeli yanak için Ahmet Kaya dinlenen, bir çift karamela tebessüm için dayak yenilen zamanlar. Bir çift gözdür asla aklımdan çıkmaz, bir çift dudaktır öyle italik; birkaç parmaktır "Gece doğacak güneşe dokunmayı bekle!" gibi alaturka vecizeler sıralamış ardı sıra. El ele, oy ve kanaat birliğiyle ayrıyız. Henüz saçların sağa tarandığı, ayakkabıların ısrarla siyaha boyandığı, ayakların şambreli delik bir topun peşinden koşuşturduğu, Veliefendi Hipodromu ve at boku kokan yıllar. Sunay Akın, Van Gölü Canavarı, münazara, doğumgünü hediyesi Candan Erçetin kasedi ve Grup Yorum ..Bunlar hariç bir de üzüldüğümü anımsıyorum.

- Üniformalar ve kravatlar, insanları resmileştirmiyorsa adam değilim: Burnu büyüyor, götü kalkıyor öznelerin. Nesneler de şımarıyorlar; biri yüklem, diğeri tümleç olmak istiyor. Şah olmadan şahbaz olmak istiyorum tabii ki ben de bu arada, aşık oluyorum. Kalbim her zaman bir kiracı arıyor. Kalbim her zaman ıslak ellerini prize sokuyor. Kalbim susturucu takmayı, prezervatif kullanmayı öğrenemedi. Parmakizleri lisenin sepya sıralarına da bulaştı, yakalanıp en yakın cezaevine tıkıldı. Gözaltına alınmadı, sorgusu yapılmadı, kendisine sigara uzatılıp "Öt bakalım!" denmedi. Yargısız infaza kurban gitti. Yaslı gitti şen gelemedi. Uzun süre kendine gelemedi. S. P. Ö. ismini yazdı, üstünü karaladı. Unuttu düşleri ve renkleri ve gururunu. Sonra atlaslar boyu bir muska gibi taşıdı diriliş umudunu..

- Sanıyor ve kan'ıyorsun. Sonrası Kalır. Soyadını hiç öğrenmedim.

H-üzün: Beşik kertiğim benim. İleride boyumuzca çocuklarımız olacak. Akraba evliliği kapsamına gireceği için cezalandırılacağız ve giyotin kararı verecekler bizim için... Ettiğim ilk küfürden, ettiğim ilk yemine kadar hep yanımdaydı o. Sonsuza dek beraberiz anlaşılan o.
Bazı zamanlar somyanın altına uzanırdım ben kendime acı çektirmek için, o beni itekler ve kendisine biraz yer açar, yalnız bırakmazdı. Kırdığım ilk bira şişesinin içindeki çekirgeydi o, kırdığım ilk insanın gözlerindeki bulutlanma.. Bana gölgemden daha yakındı oldum olası; geceleri yastığıma birkaç damla gözyaşı olarak gelir, gündüzleri ayaklarımı geriye iten bir basınç kuvvetine kılığına girerdi. Bir ara ayrı eve çıkmak istedi. Azad ettim. Müsaade verdim. Şimdilerde özlemiş olacak ki pılısını pırtısını topladı bana taşındı; apartman sakinleri şikayetçi.

M-utluluk: Çocuklar şeker yemiyor artık Nâzım Amca.

N-efret: Sarıldım denize Can Baba.

Y-alnızlık: Kimsesizlik ile arasına turnusol kâğıdı koydum geçenlerde. Geçti yani; Muğla'daydım. Anladım ki telefonunuzun çalmaması değil yalnızlık; telefonunuzun olmaması. Terminallerde sigara paylaşacak insan eksikliği, molalarda bir başka uykusuz olmak.. Üşümek. Üşümek. Üşümek. Kasıkları daha da çekmek içeri. "Bir ovanın düz oluşu" gibi bir şey, bir ovaya tersten bakarken.

II.
Hüviyetimi yağmurda düşürdüm. Çalakalem kara çaldım bütün hava parçalarında, elbette Antarktika hariç. Gündüzle geceyi ben kardım küçük İskender'in abanoz kaşığıyla, ben elime alıp kesici aletler, karınca yuvalarını bozdum sıra sıra. Aklımın başımdan gittiği bir akşam vakti uzanıp mavi bir akıntıya doğru, yıldızlara aplik adını verdim. Bezik öğretmediler. Bilardoda yenemediler. "Naber lan?" demediler. Sığ, depresif, gergin, küçük ve olivır oldum. Kendimden kovdum kendimi. Guaj boya kutularına çizdiğim geometrik şekillerle konuştum zaman zaman. Misketlerime yarış atlarının isimlerini verdiğimde ne de iyiydim oysa. İncir ağaçlarının altına işemek cesaretti ben iyiyken. (Retroymuş, vintageymiş, nostaljiymiş.. Eskiyip de kıymetlenmeyen tek şey insanken, hatıraları anmak ne kadar acı olabilir ki? Hem hatıraların hatıra olmaları için hatırlanmaları gerekmiyor mu zaten? "Yaa neydi, bak unuttum!"ları yazabilir misiniz ki güncelerinize; güncelleyebilir misiniz ki kahkahalarınızı, hıçkırıklarınızı, taşikardilerinizi, kalbinizin serçeleşmesini??) Abalon sahibi olanlar bilirler: denizden gelen hiçbir şey sevgili olamaz insana. Elbet döner, terk eder. İyilik bir pembe abalondu boynumda. Beraberinde baykuş sonatı.

III.
Edip Akbayram, Ahmet Kaya, Barış Manço, Cem Karaca, Zülfü Livaneli.. Beyoğlu'nda, Balıkpazarı'nda, Petek Turşucusunun önü.. Muğda turşu suyu içiyorum sağ elimde simit. Beyazıt'ta Ölürüm Türkiyem dinliyor faşistler ve Titanic henüz vizyonda. O akşam maçta tam 8 gol atıyorum.

IV.
Dış-bank, dışladı mı bizi anne?

V.
Bir hayata bir hayat yeter de dibinde bile kalır.

Salı, Eylül 04, 2007

Barfly..


- Bilgi nedir?
- Mümkün olduğu kadar az şey bilmektir.
- Ne demek o?
- Bilmiyorum!

Pazar, Eylül 02, 2007

Living Behind The Sun..


ağzım uçurumlandıkça, öğle
sarı saçlarıyla abanırdı
kameriyyeye. yerle$mi$ti ya
zarif bir kadın. içinde
dağınık bir adam saklayan
kadın... mercimek ayıklardı.
arada seradaki saati, kuru-
yan bitkileri dü$ünür müydü? kadın,
hiç oksijen kalmamı$sa buz ayıklardı.
ben de parmağımla takılırdım. yırtardım
ince kaktüsün boynunu.
sıvardım reçeliyle.

bilhassa, yumurta yağda toparlanınca,
göğe bakardık. kameriyyede bulu$urduk.
öğleyin, yüzüm uçurumlandıkça
unuturdum her$eyi hatırlamak için.

öyle.

Cumartesi, Eylül 01, 2007

Özlek..

Tüyler.. ve sadece tüyler var. Kadranından kan akan duvar saatinin ölü akrebini koyduğum bira şişesinin kırıkları arasında tüyler. Sadece tüy olmak istiyorum.