Çarşamba, Aralık 26, 2007

Bi Süre..

Ne kadar sürer bilmiyorum. Kafa kırışıklıklarımı düzleştirip dönene kadar;
mola dedim, bakalım.

Cumartesi, Aralık 22, 2007

Zaman..

Geçtiğini biliyoruz.. en azından onun geçtiğini, ilerlediğini, bir şeylere derman-deva olduğunu söylemiş olmak bile bizim için aktif meditasyonun basit bir formu haline geliyor. Eskiyen, yıpranan, kırılanlarla üzüyoruz biraz daha kendimizi ve sonra da "zamlanan ân"ın üzerine manâlar yüklemeye çalışıyoruz.. Elimizle kum tanelerini tutup ona karşı direnmeye çalışsak bile çaresiz olduğumuzun farkındayız ve bu da bizim 'biz' olmamız için bir neden.. Zamanın acımasızlığı, merhameti var mıdır .. suç(l)u olabilir mi?
Bilmiyorum.
Duran o mu, yoksa biz mi hareket etmeyi unuttuk.. Evrimimiz ters mi?
Dün bilmiyordum. Yarın hâlâ bilmiyor olacağım.

Cuma, Aralık 21, 2007

Göz Muayenesi..

Gözleri, büyük elaydı; kesilmiş bilek gibi bakıyordu. O gece sabaha kadar geçen gemileri saydık bir teras katında hiç konuşmadan. Bir ara ayaklandı; cam kenarına gidip sahile baktı uzun uzun. Bir deniz kabuğu olmak istedi sanki. Deniz kabuğu olup bir sesi saklamak. Bir sesi saklayıp sırra dönüşmek. Bir sırra dönüşüp unutulmak. Gerçek sayıyı bir ben biliyorum.

Çarşamba, Aralık 12, 2007

Eski Bir Dostun Ölümü..

 
Çok daha başka biriyle rastlaşmak istemekle uğrayacağı kayıp, onun gözlerini, büyük bir yaş farkının ayırdığı, ama sempatinin yeniden birleştirdiği insanlar arasında yaşanabilecek şeylere doğru belki de ilk kez açtırdı. Ölen insanın kendisiyle çoğu şeye, birini ilgilendiren en önemli şeylere pek değinemediği bir dostunu bırakıyordu geride. Ama onunla konuşmak, aynı yaşta başka biriyle yaşayamayacağınız tazelik ve barışla doluydu. Ancak bunun iki nedeni vardı. Birincisi, ikisinin de kuşaklar arasındaki uçurumdan öteye birbirlerini belli belirsiz doğrulayışlarında, kendi gibileri arasında olduğundan daha bir inanma özlemi ya da inandırma sevgisi vardı. Ama sonraları daha genç olanı, yaşlısı onu bırakıp gittiğinde, kendisi yaşlanıncaya kadar tamamen kaybolan şeyi buldu, ikili sohbeti, o her hesap ve her yüzeysel saygıdan uzak konuşmaları. Çünkü hiçbirinin ötekinden bir şey beklediği, kimsenin ötekisinin duygularını dürttüğü yoktu, işte o ender duygudan başka: İyiliğini katıksızca istemek.

Pazartesi, Aralık 10, 2007

5 İşaret..

Tak.. Tak.. Tak.. Fidel geri geldim.. Yine de aklına çocuklar koyuyorum Fidel. Eline geçiyor mu, zeplinlerle kediler yolluyorum sana her gün. Boncuklarımı, kutularımı, çantalarımı, kokularımı, çaylarımı ve her şeyimi alıyor musun? Seni seviyorum diyorum, boynunda böcekler oluyor mu?

Şarap Lekesi..

Yalnızlığıma damlayan şarap lekesi yetecek sana.

Deniz'den..

Hediye geldi.. Senem Diyici diye biri..

Çarşamba, Aralık 05, 2007

Kalbim Ters Bir Aleve Benzer..



Ve yüzleri solgundu
Ve durmuştu ağlamaları
Tertemiz taçyaprakları ile kar gibi
Ya da ellerin gibi öpücüklerimin üzerinde
Dökülüyordu sonbahar yaprakları

Bhagwan Shree Rajneesh..


Çocuğun ana rahmindeki duruşunun, tıpkı okyanusta su yüzeyinde durmaya benzemesi sana şaşırtıcı gelebilir. Ana rahmindeki suyun tuz oranıyla okyanus suyunun içinde bulunan tuz oranı eşittir.. Annenin bedenindeki etkiler çocuğa doğrudan ulaşmaz; anne ve rahminde büyümekte olan çocuk arasında doğrudan bir bağlantı yoktur. Burada su aracıdır; doğrudan bir ilişki olmadığı için anneden çocuğa ulaşan bu etkiler bunu su aracılığıyla gerçekleştirir. Daha sonra da bütün yaşamımız boyunca bedenimizdeki su denizdeki suyla tıpatıp benzer davranışlar sergiler.

Yazmak Bir Ayıklamadır..

 
Sekiz yaşımda, doğa bile iyi bir kitabın çıkmasına duygusuz kalmaz sanırdım: bir yazar bir kitabın sonuna SON sözcüğünü yazdığı zaman gökte bir yıldız ağar, derdim, içimden. Bugün yazarlığı başkalarından farksız bir sanat olarak görüyorum. Ama, önemli olan bu değil. Bütün insanların -bilerek bilmeyerek- istedikleri, çağlarının tanıkları, yaşantılarının tanıkları olmak, herkesin önünde kendi kendilerinin tanıkları olmak. Bir de şu var: duygular, davranışlar ikircikli, dumanlı; birtakım tepkiler, takıntılar, çatışmalar oluyor. İnsan trajiği yaşarken trajik olmuyor, hazzı yaşarken haz duymuyor. Yazarın yaptığı, trajiği de, hazzıda temizlemektir. Yazmak, bir ayıklama çabasıdır.

Sakızım Düştü..

Çok sonraları, dört yıl önce, yine böyle bi yaz, mühendisliği anlamsız bir şekilde, ortada hiçbir neden yokken bırakıp zağar gibi sokaklarda gezdiğim sıralarda aynı duyguyu hissettim.

Cumartesi, Aralık 01, 2007

Biliyorum..

Beklentiler.. karşılayamıyorum onları. Kendi beklentilerim var, karşılanamıyor.
Bağışla. Bağışladım. Ses'im soluğum yok. Gitti. Bitti.

Salı, Kasım 27, 2007

Sarhoş Olun..


Her zaman sarhoş olmalı. Her şey bunda: Tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman'ın korkunç ağırlığını duymamak için, durmamacasına sarhoş olmalısınız.
Ama neyle? Şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun.
Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üzerinde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun, "saat kaç?" deyin; yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir karşılığını: "Sarhoş olma saatidir! Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz."

Pazar, Kasım 25, 2007

Aurèole 2..


Zira o ân anladım ki o bir cnbc-e, ben ise Flaş Tv'ydim. O "Ustalara Saygı Kuşağı", ben "Türkü Bacı" programıydım.

Cumartesi, Kasım 24, 2007

Aurèole..

"Hoş kokulu göğsünüzü kabartan bütün bu hafif iç çekmelerin ne anlamı olabilir benim için, güçlü yosma? Ya bütün kitaplardan öğrenilmiş yapmacıklar, seyredende acımadan çok daha başka bir duygu uyandırmak için yaratılmış bu yorulmaz hüzün? Doğrusu ya, bazı bazı size gerçek derdin ne olduğunu öğretmek geliyor içimden."

Perşembe, Kasım 22, 2007

Pieter van den Hoogenband..

Ian Thorpe da kim oluyormuş..? Michael Phelps de adam mı?
Bana yüzmeyi sevdiren adamdır Hoogenband. Hollanda'nın Inge de Bruijn ile birlikte yüz akıdır..

Perşembe, Kasım 15, 2007

Ayaz.


Sana bakıp gülebilmek.. (level 1)

Bir elmayı dişler gibi gülebilmek..
korkusuz, yalansızın.. (level 2)

Sütlü kahve bakışlarından kaçırdığım gözlerimi kültablalarında söndürmek.. (level 3)

Susmak.. susmak.. susmak..
Kalmak öyle hiç beklentisiz.. (level 4)

İmkansızlık işte;

atomlarımın molekül olamayacağını bilmek; gülümseyebilmek. (level 1)

Perşembe, Kasım 01, 2007

Yayınımıza Kaldığımız Yerden..


Sınavlarım başlıyor benim, ahan da şöyle:

3 Kasım: Kıymetli Evrak Hukuku, Basketbol {imkb'den gelecek shooting guardlık tekliflerine açığım}
5 Kasım: Uluslararası İktisat
6 Kasım: Para Teorisi
8 Kasım: Kamu Ekonomisi, Genel Muhasebe
9 Kasım: Ekonometri, İktisadî Düşünceler Tarihi

sonrası mı? İstanbul ya da Bursa oluyorum, henüz kesin değil. Bir süreliğine yok oluyorum, gidiyorum, gittim. Esen kalın, esen kalır.

Peki Benim Çıkarım Ne Olacak?


Zaten hep çıkar, çıkarım, sokarım derdindesin; bir kez de durup "ayıpsın be, lafı mı olur" dediğini görsek ya..
Sana bir çıkmaz sokak lazım, al; ne hâlin varsa gör aklım.

Çarşamba, Ekim 31, 2007

Haavi..

Hayatım bazı insanları aşağılamak, basit görmek, küçümsemek ile geçti diyebilirim. Haavi çok özel bir insan ve eleştileri de aynı derecede mantıklı: bana kendimi Sylvia Plath'le (haşa!), Virginia Woolf'la (ne mümkün) kendimi eşleştirme hatasına düştüğümü ifade etmesi çok sevindirici.
Cezmi geldi kitap bitti. Doğru geldi eğri gitti. Fırat geldi Wereyda gitti. Gelmesin zaten, sönsün sigarası.

Salı, Ekim 30, 2007

Gülümse Hadi Gülüm^sen?

yahu nedir bu bizim her şeye üzülmemiz.. bizi delicesine seven bir hüzünle büyümüş olmamızın boku, püsurudur diye geçiştirmiyorum değil.
biz üzülürüz, içeriz, intihar ederiz, bileklerimizdeki kesikleri birbirimize gösterip "ben daha çok acı çektim, sus, konuşma" deriz, sinizmimiz boyumuzu aşar, içimize dolan havaya tanrı'nın osuruğu deriz. yaparız abi yani, olayımız bu. en çok alkol alanımız en coolumuz olur, en yüzeyselimiz en derin.. ne kendimizi kendimize açacak kadar cesaretimiz olur, ne de egomuzu törpüleyecek bir kaynak arayışımız. aslında şeklini aldığımız kabın bataklığa atıldığından bihaberiz, tüm yalnızlığımmız bundan.

bloguma baktım. sırf dert, keder, agresyon, obskürantizm, sıçtım sanat oldu tandansı; virginia woolf'un blogu gibi, sylvia plath'in güncesi gibi. olayın cılkı çıkmış hacım, samimiyetten uzaklaşmışım. daha bir inmek lazım, dedim, gene yanıldım. sanki yukardaymışım, yüceymişim, uluymuşum: komplimanlarım dizime çıktı şu yalan evrende monasınakoyayım, biraz gülmem ve sinirimi boşaltmam lazım dedim.

"cici ya, neden hep biz üzülüyoruz?"

bunu soran bunu da söyledi: "gülümsetecek bir şeyler.."

gül diye.

Pazar, Ekim 28, 2007

Dövdüğüm Meleklere..

-Apartman boşluğunda bulunsa ya cesedim, ölsem ya..-

Kola doldur, kahve iç. Yüzünü yıkadıktan sonra siyah noktaları gideren mavi bir solüsyonla üzerinden geç onun ve tertemiz olduğuna dair şüphen kalmasın. Aynaya bak, sana seni göstermeyen aynaya; kulak temizleme çubuğuyla hayali şekiller çiz sonra ona, onda fraktal bir hayat bul, onu sahiplen, sev onu. Orospu gökyüzüne bakarken sigaranın dumanını savurduğun boşlukla anlamlan, hey bana bak lan, sen olmadığın ânları düşünüyorsun şimdi değil mi; o ânların senden çaldıklarına bakıp içleniyor ve şiirlerle şarkılarla avutmaya çalışıyorsun kendini.. Anladığını sandıklarını unut, anladığını sandıklarının senin hapsettiği sandıktan çık ve bütün gücünle, tüm enerjinle, olanca sevincnle haykır: Affedin beni!, diye.

Hatalısın: Ruhuna döşenmiş mayınlara bastın!
Yaralısın: Her şiardan bir mana çaldın!

-Melekler öldürüldü biliyor musun.. peki meleklerden mi bahsetmek istiyorsun? Bir şarkın var mı mesela onlara?
- Evet.
Dişi mi erkek mi oldukları bilinemeyen, neye incindikleri neye kırıldıkları; niye kırıldıkları, nasıl göründükleri, ne yiyip ne içtikleri, aşık olup olmadıkları, aşık olunabilir olup olmadıkları tamamen hayal dünyasına bağımlı olarak değişen ve ilerleyen ve hastalıklı bir bağlanmayı, ardından da sütliman bir lerze içinde sabaha karşı yatağın kenarında uyanıldığında içe dolan sevgi molekülü bakışımsızlığında sonsuz güzellikleriyle ıtır ıtır gülümseyen billur bir mahzeni andıran gözlerinin katmerli boşluklarında gizli soylu glansları ile hayranlık uyandıran mitik kahramanlar olarak betimlediğim şeyler onlar benim... zor şeyler. Melekler, avuçlarından bir güvercin salarak kaçak yaşama yergisine katkıda bulunan müflis kişiliklerin ödünç yaşamlarından bistüri darbeleri ile alınmış kesitler olabilirler mi acaba? Melekler, gece üzerimize sinen battaniye sıcaklığında nefesleriyle ney üfleyen esmer düşler; kıymeti bilinmemiş bir elmasın çocukluğunda kömür olduğunun farkına varmasıyla yaşadığı hayal kırıklığını kendi kanatlarına gizlemiş öykümsü sevecenler olabilirler mi acaba? Melekler, dudaklarından kan damlayan hayatların profil verdiği bir fotoğrafta deklanşöre değen el; tanrı'nın üvey çocukları; gözlerinden güneş sıçrayan esrik sevgililerin bayat öpüşmelerindeki o ani korku; başlayan bir yıl için değil de biten bir yıl için kartpostal yollayan uzak bir arkadaş olabilirler mi acaba? Melekler, aşık olabilirler mi? Bir meleğe aşık olunabilir mi mavi mavi? Bir melek gaspedilebilir mi? Melekler, kaybolabilir mi? Melekler, şeytanın kız kardeşleri midirler? Melekler, öldürülmüş sevgiler midirler? Melekler, ihanet objesi, hasret motifi, billur aksan söylenmiş bir yaz türküsü... olabilirler mi acaba? Melekler, bizi severler mi doyasıya? Melekleri sevebilir miyiz? Bir meleğe aşık olmak için kaç şeytan öldürmek gerekir? Bir meleğin gözyaşları, balıkların susuştuğu akşamlar mıdır? Meleklerin saçları mıdır şu suda dağılan kırmızı duman; kargacık burgacık uyanmak değil mi şu melekrin düş yaşamı... Melekler, hayal olabilirler mi acaba? Ben bir meleğe aşık oldum. Sevdim onu. Çok. Seviyorum. Seveceğim. Meleklerle kafayı yedim. Meleklerle hıçkırdım. Meleklerle kırdım kıçı. Meleklerle hapsoldum saadetin dingin göğüskafesine. Kalbim dayanmakta geceleri parmaklıklarına. içimdeki şeyi bırakamıyorum. Ben bir meleğe aşık oldum. Sevdim onu. Çok. Seviyorum. Seveceğim. Meleklerle doğmuşum meğer. Melekler söylemişler bana ninni. Onlar bana süt vermiş. Kalbim oda servisinden muzdarip, dördünden de.. İçimde bir posta kutusu: içinde şikayet mektupları. Ben bir meleğe aşık oldum. Sevdim onu. çok. seviyorum. seveceğim. Meleklerle ölmüşüm ben zaten. tahta kuşlar uçuşmuş mezarımın üstünde. Melekler dua etmiş bana. kalbimde bir lir. çalmakta hala.
Ölsem ya..

Cumartesi, Ekim 27, 2007

Escape..


This escape can't keep going on
'Cause I can't take it no more
I'm not so strong

"Özür Dilerim!" İmza: Bir Peri.

“ sen bana küçük prens derdin ben sana benerci
sen bana mayakovski ben sana che
sen bana werther ben sana tom sawyer ”


Belki de büyük umutlar besledim, Estella'yı kovalayan Finn gibi. Bir fransız filmi başlardı ya tebessümünün berisinden, kırmızı rujlu kalbine prezervatifini takarken sen..


Bak, bir fransız filminin sonundaki Fin.. Sanki el ele ölmüşüz gibi.. Yersen..

 

“ yanılmışım, bu orman değilmiş benim kaybolduğum,
ben kendi werther'imi
bir başka koyda uyurken buldum ”

Perşembe, Ekim 25, 2007

Hated Because of Great Qualities..

Beni nefrete yakınsayan bir şey var bu parçada ve ben adını bulana kadar koşacağım gibi görünüyor o çayırlarda. Henüz toyum, bağışla;

anlayamıyorum,
anlatamıyorum da..

Never Bloom Again..

I know we'll grow, but we'll never bloom again..
I'm sure we'll grow, but we'll never bloom again..

Çarşamba, Ekim 24, 2007

Dönek..

..o kadar çok söz vermişim ki şimdi "dönüp" bakıyorum da hepsini orada burada şurada unutmuş ve içine etmişim. Sözlerimin çoğu kendime ait, kendime yönelik aslında ve bu yüzden de sanırım en fazla kendime ihanet ettim. Sözlüklerden ayrıldım, geri "dön"düm; sözlüklere ve özellikle Msn Messenger denen yere ve oradaki sanal açılımlara olan saplantım yüzünden sevgili Haavi beni önce uyardı, dinlemedim, sonra kızdı toparlayamadım, ve en sonunda "nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı Kötekli'dir" dedi ve bana dersimi verdi. Yine çok sevdiğim bazı insanlardan yeniden blog yazmam konusunda ısrarlar geldi, bel verdiler ve kendime değer vermem gerektiğini hatırlattılar, sağolsunlar hepsi kendi lisanlarınca ayarlarını sundular. Netekim tükürdüğümü yaladığım, Adnan Şenses'in müziğini bırakıp bırakıp geri dönmesine benzeyen, içimdeki heyecanı aktarabileceğim ve artık interaktif platformlardan, sözlüklerden, Msn Messenger pencerelerinden; şarkı alıp şarkı verme, karşıdakinin zamanını da değersizleştirme gibi bilumum Wereyda aktivitelerinden kopma zamanımın geldiğini bas bas bağıracağım şu an'a gelmiş bulundum. Muğla'da olduğum şu birkaç günlük süre içinde hayatımda o veda yazısında bahsettiğim radikal değişikliklerden olduğunu söyleyebilirim. Aklım başıma geldi, derim hem de hiç utanmadan. Velhasıl-ı kelâm, döndüm. Özlemişim burayı.
Reel çevrenize onların hakettiği ilgiyi göstermediğinizi farkettiğinizde kendinizi bir garip hissediyorsunuz. Ergen bunalımı değil, bir şeyleri apaçık görmek bu! Onlar sizin, sadece "siz" olmanızı bekliyorlar ve bunda da bir çıkarları yok! Vernacular parçalayıp ukalalaşmak istemiyorum artık. Olabildiğim kadar net olmak istiyorum ve bağırıyorum: Hepinizi çok özlemişim, çukurdaydım, el verdiniz.
Bir yaşamı kısacık bir ânda alınan tek bir kararla kökten değiştirmenin gülünçlüğünün farkındayım ve bu yüzden de her şeyi akışına, debisine bırakıp, bu sırada da kendim olup, "ü dönüşü" yapmadan ve belirlediğim hedeften de şaşmadan yürüyeceğim. Hayâl kurmayı bırakmak yok: Künyemde var o.
Muğla Üniversitesi'nin kötü bir okul olduğunu biliyorum. Belki buradan çıktığımda maksimum 800 ytl'lik bir maaşla sabah sekiz akşam sekiz yapacağım, ve belki de şu ândaki rahatlığımı mumla arayacağım ama en azından kötü de olsa bana bir gelecek fırsatı sunabilir olduğunu düşünüyorum. Deneyeceğim yani. Bunun için de öncelikle şu aralar pek aksattığım derslerime konsantre olmam gerek; "sınavları şat yapıp" İstanbul'a açık bir alınla gitmek yakın gelecekti ilk hedefim.
Sıkıldınız.. Birazcık da neşe..

Çok sevdiğim biri kötü günler geçirmekte, onu sevdiğimi bilsin istiyorum.
Denizçanı buldum şu kişisel gel-gitlerin olduğu günlerde: ona "hoşgeldin" demek istiyorum.
Bunun gibi daha bir sürü güzel güzel şey oldu, bilin istiyorum.. Ve son cümle: Hatalarım oluyor, her seferinde uyaramayacağınızın da farkındayım; daha az yapmaya çalışacağım, Fırat sözü.

"Aranıza kabul ederseniz, ben geldim de : )"

Çarşamba, Eylül 19, 2007

Eyvallah..

Veda yazılarını süper yazarım ben..

Ama veda gibi değil bu kez, radikal bir değişim için bırakıyorum blog olayını.

Kendinize iyi bakınız efendim.

Cuma, Eylül 14, 2007

On The Road..

Mao haklı;
"Yol, her zaman beklediğinizden uzun sürer" gibi derli toplu bir laf ettiği için.
Hatta bu "yol" konusunda görüş belirten tüm ölmüşler için Fatiha sonundaki "amin!"i bir ton fazladan vurgulayacağım.
Arkadaşımla Muğla'k bir yolculuğa çıktık ve ilk etapta 12 saatlik bir yolculuk için hazırlıkları yaptık. Geç gelen servis araçlarından tiksindiğimiz gerçeği bir kez daha "merhaba" dedi bize... Bir şey diyeyim mi; bütün otobüs muavinlerinin adı "Barbaros"tur. Bu Barbaros'ların skindirik ustaları vardır bir de kendileri yetmezmiş gibi.
Neyse.. Hazır mısın ey okur, uyarıyorum bak.
Muğla: Yol olduk.. Kahve servisi yapmaktaki Barbaros'a ve önümüzde oturan adamla onun küçük kızına gerildik. Adam benim tam önümde oturuyor ve koltuğu da benim matrakukalarımın tam önünde seyrediyor; küçük kız ise arkadaşımın önünde ve kız, gerçekten küçük. Ağlamakla görevli bebeklerden değil ama yine de başlı başına bir gürültü kaynağı: Çocukların şehirlerarası yolculuklara iştirak etmelerini hemen yasaklamalı birileri. İlgilenen çıkmazsa Umut Sarıkaya'ya başvuracağım. Kahveleri aldık ama o da ne? Umut Sarıkaya'nın "Abi ben Marx değilim, Suavi'yim ben!" karikatürünü "Abi ben Marx değilim, Mutaf'ım ben!" diye modernize edince ben, uzun süreli bir kahkaha krizi ve devamında otobüstekilerin bizden tiskinmesi, bizim gerilmemiz, Barbaros'un tepkisiz kalması gibi bir durum hasıl olmaz mı.. Şimdi böyle anlatınca komik olmadı lan, ben bile gülemedim yani! Ama komik. Vallahi komik. ehehah!! ..Devics, Brazzaville..
Muğla'k yolculuk sonlandığında artık dağlar şehrindeydik. Yenal Kes-bitch, Bur-Çak, İdriz, Fatabi şehri yani.. Kayıtta yaşadığımız rezilliklerden bahsetmek istemiyorum, direkt işin güzelliklerine geçeyim. Ne diyordum, heh! Güzellik, yani Gökova.
Nur Ceylan'dan Böyle Olur mu ve Siya Siyabend'den Dağlar Var eşliğinde, insanlığın kirinden, pasından uzak-rafine bir pilot bölgede bira içmek.. Rocco Siffredi'yi andıran queer turistlerin anlamsız kumsal oyunlarına bakarak çay yudumlamak, denize karşı "üçlük atmak"! Gökova bunlardan fazlasını da verdi: huzur, bilgisayarsız ortamda şizofreni..
İzmir'e yollanacakken bir yaşlı amca geldi. "Birer milyon var mı gençler?" dedi. Anlayamadık.
İzmir: Portakal Cafe.. Tuvaletsiz bir mekan. Borçlu kaldım, altı üstü işemiştim oysa.
Son gül^ler vardı canları sıkkın; turnike edilen şarapların akşamında..
Antalya Börekçisi Osman Usta'ya ve çarşıda bize "Sen, sen! Bana alkol alın!" diyen uçmuş elemana eyvallah..
İstanbul: - Hele sen bi kaynar su hazırla orospu şehir!
Notlar:
- Gerginiz..
- Sôl'den gidiyoruz..
- "Sürekli sağa giderseniz siki tutarsınız" Christoph Colomb
- Yarrraaaamı kır düğünü olacak !
- Bir hayali yaşıyorsun.. Yozgat'lıyız biz.
- Böyle bir aşk olamaz..
- Amına kodumun zenginleri !!!
- Küfredemedim diye nasıl gerildim; sadece "göt!" diyebiliyorum: organ !
- Figen migen buluruz, sen de allahasen !
- "Seyir terası Fıradım.. Kahve içek.."
- Köpek değil, Rezzak o !

Perşembe, Eylül 13, 2007

Ave, atque vale!


Halinle halelendi, leylaklandı aylaklığım
hüzün, brütüsü bıçaklamış söylentisi
roma yanıyor üçüncü dereceden
acilserviste cilt dokuyor tanrı
filtresi kopuk paketleniyor şahsiyetler
ringe, havlumu gömdükten sonra çıkıyorum
artık ben,
hangi yumruk sert ise
davamı yumuşak serer yere
bekletmeden!

Duende..


- Abi ben öldükten sonra gömülmek istemiyorum, yakılmak istiyorum. Sen?
- Valla ben arada bir hatırlanmak istiyorum o kadar..

Cumartesi, Eylül 08, 2007

Tözgeçmiş..



Ve öyle bir yazı yazacağım ki kendisinden öncekileri ve sonradan gelecek olanları sonsuza dek anlamsız ve gereksiz kılacak. Hayalleşecek tüm göstergeler, muhtelif kaygılar silinecek.. Öyle bir yazı olacak ki, içinde ben hariç, her şey olacak.. Çünkü, ben hiç olmadım.

I.
A-şk: Anımsadığım, bir sonbahar.. Henüz ellerimde ilkokul fişleri var. Işık işsiz; ılık süt içmekle bir başkası meşgul. "Sayın M.M..." diye başlayan bir mektup tarafımdan yazılmış; anneannemlerin evinde annem tarafından ifşa edilip sikip atılmış. İlk utanma, yanaklardaki ilk kızarıklık. 2 kez kızamık olmuş biri, ilk kez aşık olunca nasıl oluyor acaba? Fazla organlarından sıyrılmak gibi, ölü derisinden kurtulmak gibi, yılsonu karnesini yırtmak gibi hisler mi duyumsuyor? Sobanın üzerine kestane konan yıllar o sıra..

- Ortaokul sıraları.. Dansa davet yılları.. S. Ş. gibi çarpmış o sıra. Bir çift gamzeli yanak için Ahmet Kaya dinlenen, bir çift karamela tebessüm için dayak yenilen zamanlar. Bir çift gözdür asla aklımdan çıkmaz, bir çift dudaktır öyle italik; birkaç parmaktır "Gece doğacak güneşe dokunmayı bekle!" gibi alaturka vecizeler sıralamış ardı sıra. El ele, oy ve kanaat birliğiyle ayrıyız. Henüz saçların sağa tarandığı, ayakkabıların ısrarla siyaha boyandığı, ayakların şambreli delik bir topun peşinden koşuşturduğu, Veliefendi Hipodromu ve at boku kokan yıllar. Sunay Akın, Van Gölü Canavarı, münazara, doğumgünü hediyesi Candan Erçetin kasedi ve Grup Yorum ..Bunlar hariç bir de üzüldüğümü anımsıyorum.

- Üniformalar ve kravatlar, insanları resmileştirmiyorsa adam değilim: Burnu büyüyor, götü kalkıyor öznelerin. Nesneler de şımarıyorlar; biri yüklem, diğeri tümleç olmak istiyor. Şah olmadan şahbaz olmak istiyorum tabii ki ben de bu arada, aşık oluyorum. Kalbim her zaman bir kiracı arıyor. Kalbim her zaman ıslak ellerini prize sokuyor. Kalbim susturucu takmayı, prezervatif kullanmayı öğrenemedi. Parmakizleri lisenin sepya sıralarına da bulaştı, yakalanıp en yakın cezaevine tıkıldı. Gözaltına alınmadı, sorgusu yapılmadı, kendisine sigara uzatılıp "Öt bakalım!" denmedi. Yargısız infaza kurban gitti. Yaslı gitti şen gelemedi. Uzun süre kendine gelemedi. S. P. Ö. ismini yazdı, üstünü karaladı. Unuttu düşleri ve renkleri ve gururunu. Sonra atlaslar boyu bir muska gibi taşıdı diriliş umudunu..

- Sanıyor ve kan'ıyorsun. Sonrası Kalır. Soyadını hiç öğrenmedim.

H-üzün: Beşik kertiğim benim. İleride boyumuzca çocuklarımız olacak. Akraba evliliği kapsamına gireceği için cezalandırılacağız ve giyotin kararı verecekler bizim için... Ettiğim ilk küfürden, ettiğim ilk yemine kadar hep yanımdaydı o. Sonsuza dek beraberiz anlaşılan o.
Bazı zamanlar somyanın altına uzanırdım ben kendime acı çektirmek için, o beni itekler ve kendisine biraz yer açar, yalnız bırakmazdı. Kırdığım ilk bira şişesinin içindeki çekirgeydi o, kırdığım ilk insanın gözlerindeki bulutlanma.. Bana gölgemden daha yakındı oldum olası; geceleri yastığıma birkaç damla gözyaşı olarak gelir, gündüzleri ayaklarımı geriye iten bir basınç kuvvetine kılığına girerdi. Bir ara ayrı eve çıkmak istedi. Azad ettim. Müsaade verdim. Şimdilerde özlemiş olacak ki pılısını pırtısını topladı bana taşındı; apartman sakinleri şikayetçi.

M-utluluk: Çocuklar şeker yemiyor artık Nâzım Amca.

N-efret: Sarıldım denize Can Baba.

Y-alnızlık: Kimsesizlik ile arasına turnusol kâğıdı koydum geçenlerde. Geçti yani; Muğla'daydım. Anladım ki telefonunuzun çalmaması değil yalnızlık; telefonunuzun olmaması. Terminallerde sigara paylaşacak insan eksikliği, molalarda bir başka uykusuz olmak.. Üşümek. Üşümek. Üşümek. Kasıkları daha da çekmek içeri. "Bir ovanın düz oluşu" gibi bir şey, bir ovaya tersten bakarken.

II.
Hüviyetimi yağmurda düşürdüm. Çalakalem kara çaldım bütün hava parçalarında, elbette Antarktika hariç. Gündüzle geceyi ben kardım küçük İskender'in abanoz kaşığıyla, ben elime alıp kesici aletler, karınca yuvalarını bozdum sıra sıra. Aklımın başımdan gittiği bir akşam vakti uzanıp mavi bir akıntıya doğru, yıldızlara aplik adını verdim. Bezik öğretmediler. Bilardoda yenemediler. "Naber lan?" demediler. Sığ, depresif, gergin, küçük ve olivır oldum. Kendimden kovdum kendimi. Guaj boya kutularına çizdiğim geometrik şekillerle konuştum zaman zaman. Misketlerime yarış atlarının isimlerini verdiğimde ne de iyiydim oysa. İncir ağaçlarının altına işemek cesaretti ben iyiyken. (Retroymuş, vintageymiş, nostaljiymiş.. Eskiyip de kıymetlenmeyen tek şey insanken, hatıraları anmak ne kadar acı olabilir ki? Hem hatıraların hatıra olmaları için hatırlanmaları gerekmiyor mu zaten? "Yaa neydi, bak unuttum!"ları yazabilir misiniz ki güncelerinize; güncelleyebilir misiniz ki kahkahalarınızı, hıçkırıklarınızı, taşikardilerinizi, kalbinizin serçeleşmesini??) Abalon sahibi olanlar bilirler: denizden gelen hiçbir şey sevgili olamaz insana. Elbet döner, terk eder. İyilik bir pembe abalondu boynumda. Beraberinde baykuş sonatı.

III.
Edip Akbayram, Ahmet Kaya, Barış Manço, Cem Karaca, Zülfü Livaneli.. Beyoğlu'nda, Balıkpazarı'nda, Petek Turşucusunun önü.. Muğda turşu suyu içiyorum sağ elimde simit. Beyazıt'ta Ölürüm Türkiyem dinliyor faşistler ve Titanic henüz vizyonda. O akşam maçta tam 8 gol atıyorum.

IV.
Dış-bank, dışladı mı bizi anne?

V.
Bir hayata bir hayat yeter de dibinde bile kalır.

Salı, Eylül 04, 2007

Barfly..


- Bilgi nedir?
- Mümkün olduğu kadar az şey bilmektir.
- Ne demek o?
- Bilmiyorum!

Pazar, Eylül 02, 2007

Living Behind The Sun..


ağzım uçurumlandıkça, öğle
sarı saçlarıyla abanırdı
kameriyyeye. yerle$mi$ti ya
zarif bir kadın. içinde
dağınık bir adam saklayan
kadın... mercimek ayıklardı.
arada seradaki saati, kuru-
yan bitkileri dü$ünür müydü? kadın,
hiç oksijen kalmamı$sa buz ayıklardı.
ben de parmağımla takılırdım. yırtardım
ince kaktüsün boynunu.
sıvardım reçeliyle.

bilhassa, yumurta yağda toparlanınca,
göğe bakardık. kameriyyede bulu$urduk.
öğleyin, yüzüm uçurumlandıkça
unuturdum her$eyi hatırlamak için.

öyle.

Cumartesi, Eylül 01, 2007

Özlek..

Tüyler.. ve sadece tüyler var. Kadranından kan akan duvar saatinin ölü akrebini koyduğum bira şişesinin kırıkları arasında tüyler. Sadece tüy olmak istiyorum.

Pazar, Ağustos 26, 2007

Perşembe, Ağustos 23, 2007

Deneme 2..

"Tanrı da tanrı misafiri bu dünyada" küçük İskender




( ' "Sonbahar'ın gelişinin kişide mental kramplara yol açan bir kontrendikasyonu yok ama kurduğun cümlelerin çoğu ilgi çekme deliliğine işaret eden obskürantizm zırvalarından ibaret olduğu için ve sende de bunu alımlayacak regulatif donanım olmadığından, Ulysses ve Finnegans Wake'e benden daha fazla önem veriyorsun" diyen alter egosuna sırtını dönen ve bir önceki hayatında kendini portmantonun önünde unutan adam olduğunu söyleyen Teahead, Burroughs'dan pasajlar geçen ZayıfAdam'ın takiyyeci tutumuna daha fazla katlanamadığını iddia ederek kendisini dikenli kemerle cezalandıran PostTanrı'nın söylemlerine de kulaklarını tıkayıp, kaliteli bir romun onu halayıklar bahçesine postalamasını arzulayıp esmer tütünlü sigarasından bir nefes daha aldı ve yarım saatten fazla bir süredir ayakparmaklarını dehşetengiz bir ısrarla yalayan ZendostGurme'nin snopluk zamanlarından kalma fevri tavırlarını anımsayarak hakkındaki tevatürlere gözlerini kapayıp müziğin keşmekeşinde yarattığı efsunu gözlemlediğini farkeden DışarıVurumcular'ın Speed Ball'larından kendisinin de faydalanmak istediği paranoyasından alıkoyamadığı anlağını tekmelermişcesine mastürbasyon yapmaya başladı.' denmişti ona. Gövdesiyle işitti. Sadece September Song ve urnalardan boca edilen küller.. Başka bir rezervuara ihtiyacı yok Tom Waits'in Edgar Allan Poe şiirleri okuduğu kedinin. )

Çarşamba, Ağustos 22, 2007

Sukkubus..

ben jiletin öteki yanına yatıyorum sana iyi geceler ..


O nasıl bir hale
Bana cimri, başkalarına bonkör bedeninde;
Bir acı votka tadı yakalıyorum dilenen bakışlarında
'Suçsuzum' diyorsun.. 'Tarzım bu' diyorsun
Aç bir kurt gibi iniyor gökyüzüne hüzün
Kirpikler alnına deyiyor
Ben de deyiyorum alnına cevapsız sorularımla
Uykum geldi diyorum
Seni sevmekten uykum geldi
Jilete abanıyorum
Korkuya abanıyorum
Tek arkadaşım yok öbür tarafta çünkü! *

Tommaso Antonio Vitali ve elbette G Minör Chaconne. Hiç uykum yok; annemin bavuluma sıkıştırdığı bir paket sigara ile sabahı kucaklıyorum. Vibratolara, o kıvrılan ellere ağlayasım olduğunda sıkıyorum yumruğumu. Kalbim; maddenin katı, sıvı, gaz, kolloidal ve plazma hallerinin bir bileşkesi gibi. Ama aptal değilim bu gece. Yarasalaşan gözeneklerimle duyarlı ve sahiciyim: çeçe sineklerinin kalitesiz ömürlerine kaliteli ayrılıklar yazma uğraşında değilim artık geceleri. Sadece kendime yazıyorum. Egom Olmadan Asla. Beni sevenleri kaybetmeye başladığım yaştayım anne! Üzerinden henüz yeni kalkılmış belediye otobüsü koltuklarının garip bir hüznü vardır biliyor musun, daha önce ona kimler oturdu, bi' düşün. Ya şehirlerarası otobüsler. Okunan kitaplar, okunan dualar, okunan belalar. Bir şehirden diğerine giden otobüsler, bir şehirden diğerine gidemeyenleri taşırlar sakın unutma anne! Asla gitmedim, gidemedim ve bu yüzden de asla dönmüş sayılmıyorum. Adamdan sayılmıyorum.

Anladım: Sevmezsin.
Anladım: Cephanen bitti.
Anladım: Suyun kurudu. Köpek!

Tommaso Antonio Vitali ve hâlâ G Minor Chaconne. Ne sandın? "Ben senin gibi bir şarkıyı tek dinleyişte fırlatıp atmam, özümserim onu" diyen bir insanla gelecekte aynı evde kalma planımız var. Planlarım var ve buna inanamaz kimse: emprovize oliver öldü çünkü! Sen bana bir kahve daha yap anne! Sonra da mümkünse yat.. Eski edebiyat dergilerinin kırışmış sayfalarına gizli gizli içtiğim sigaraların küllerini sakladığımı bilme! Beni sakın anlama anne, olur mu.. Anladıkça kaybediyoruz çünkü birbirimizi. Herkes birbirini tanıyarak öldürüyor; yakınlaşarak soğutuyor, severek öldürüyor. Uyuşturucu kullanacağımdan korktuğunu bu kadar belli etme hem, hey, bana hiç mi güvenin yok? Mesela asla prezervatifsiz seks yapmadım. Asla yüksek dozda Radiohead almadım. Mezarlara hiç işemedim. Teravih namazlarına sadece birkaç kez cenabet olarak iştirak ettim. Karnemde sadece bir kez 4 vardı ve ortaokuldaydım. Bunu neden hâlâ hatırlıyorsun anne.. he? Beni bıraktığın dünyanın tam çekirdeğinden, cehenneminden sana hesap soruyorum şimdi: Neden ben, beni öldüresiye seven bir hüzünle büyüdüm..? Gözlerini kaçırman faydasız. Beni kaçır anne.. beni! Bir cin-cenin olarak kaçır beni, kokla, sarıl, öp. Sonra da doğur. Cemal Süreya öldü biliyor musun.. Hey, sen bana bir kahve daha yap en iyisi anne.

. . .büyük bir buz kalıbı içinde
sonsuz uykusunda köpek yüreğim!
arkama bakmadan öleceğim.

Tommaso Antonio Vitali ve sonsuza dek G Minor Chaconne. Uyutuyor beni bu kahvelerin anne.
..ben intiharın öteki yanına yatıyorum sana iyi geceler ..

Perşembe, Ağustos 16, 2007

Vincent..

And my soul from out that shadow that lies floating on the floor,
Shall be lifted--Nevermore!

Salı, Ağustos 14, 2007

Tanju Okan..


Heryaşaşarkılaryapanadam, bar taburesinde viski yuvarlıyor. Ben, sen, bi'de bi'kaç başka amatör yaşlı, koltuklara uzanmış uzaklara bakmaya çalışıyoruz. Sessiziz. Yakın gözlüklerimizi nerede kaybetmişiz; neden hep uzaklara bakıyoruz ve niçin nasıl sarhoşuz, bilmiyoruz. Birbirimize hipermetropuz.

İnsan, uzaklaşmak için vardır. İyinin can sıkıcılığı, güzel olanın gizliden yarattığı şehvet, uzaklaşmak için sebepler sunar. "Nasılsa bitecek!" distopyası habis bir tümör gibi yerleşir iki şey arasına. Sonrası sessizlik..

Öyle sarhoş olsam ki, diyor heraşkaşarkılaryapanadam. Kalbim bir kültablası olsa asla temizlemezsin biliyorum, biliyor musun.. Masa da biliyor bunu oysa, kültablaları da biliyor, şişeler de biliyor. Bir sen bilmiyorsun nedenini. Nedensizce öp, diyorsun. Dişetlerim kanıyor, şelale. Aynı kadehteki iki parmakiziyiz seninle.

Mutluluk, daimi olmayan serbest uçuşa verilen isimdir.
Gülünür.. Ortaya bir şarap şişesi konur. Meyva tabağı da unutulmaz. Dut ile kiraz yanyana konmaz. Aynı tabakta mutluluk yoktur. Kendinize başka bir planet bulmanız gerekir.

Koy koy koy, diye bağırıyor elinde süpürgesiyle yerleri silen garsona herayrılığaşarkılaryapanadam. Sahne toplanmış, bardaklar yıkanmış. Bir biz duruyoruz orada, yıkılan düşler barı'nda, biz bize. Birbirine dargın gibi, bitmekteki şarkılar gibi, kapanmaktaki yaralar gibi, uyuyoruz. Ödevsiziz. Müstehziyiz. İçimizden ambulanslar kalkıyor.

Birşey eğer başlıyorsa mutlaka biter. Buna kadercilik denmez. Gerçek denir. Kürdan kullanmanız lazım gelir.

Baloncuklar yüzeye ilerlerken, prize doğru adımlıyor hercinayeteşarkılaryapanadam.
Akvaryumun fişini çekiyor bir el aniden..

küçük İskender..


-Yatay bir kuyu olma ödeviyle gülümsüyoruz-

16 yaşındaydım onun ilk kitabını elime aldığımda ve henüz çocuktum. Erotika, dedi; ben bir şey anlamadım.


İçinde bulunduğu toplumun psikolojik sanrıları hakkında küçük olarak nitelendirilse de, büyük tahliller yapmı$ biridir o.. Ama "gay" olarak addederek -bu kült analizle- daha en baştan kendini savunma hakkını zecir usulüne yakın bir minvalle elinden aldığımız, sadist bir ressam babanın oğlu olarak hayata ofsayta düşerek başlamış bir toplumbilimci olarak küçük iskender, ya da tam adı ile : Derman İskender Över, etkilendiği insanların savruk ya$amlarından kendine çıkarttığı payları okuyucusuyla yürekli, naif ve ötede bir üslupla payla$maktan çekinmeyen bir hayat acemisidir. Ginsberg`den, Verlaine`den, Vian`dan, Burroughs`dan bahsederken, "ben bu adamların yaşamlarına imrendim ve o yüzden bu alacalı yolu seçtim." fikriyatından evvel, "onlar, böylelermiş ve beğenilmişler.. dışlanmışlar da!" düşüncesinin ağır bastığını net bir şekilde farkedebilmenizi sağlarken, hayatın şiirsel ögelerinden arınıp, kendi tabiriyle, insanlara kendi cesetlerini göstererek, saf, monolitik ve berrak bir patika izlemiş; kulvarında ilerlerken de, Nâzım Hikmet Ran, Edip Cansever, Attila İlhan, Ataol Behramoğlu, Ece Ayhan gibi ustalardan da kendine bir şeyler katmış ancak o`nu o yapan özgünlüğünü kazanması, taklitten sakınması ile vücut bulmu$tur. "Etkileşimsiz sanat olamayacağı açıktır" diyorsak eğer, İskender`i de Edip cansever`in filigranı olarak nitelendirebiliriz. Şimdi; sathi anlamların dışına taşan sözcükleri ve imgelemleri ile kendine has bir hinterland oluşturmuştur iskender.. Onun derdi, heteroseksist anlayışın körükörüne yardakçılarının ya da savunucularının anlamayacağı bir gerçeği, homoseksüellik gerçeğini onların gözlerine sokmaktır. Mehmet Tarhan`ın yaşadıklarının fazlasını yaşamış biri olarak: Trt`den uzaklaştırılmış, sunuculuğunu yapacağı okudukça programı yayın hayatına başlamadan bitirilmiş ve başka isimlerle sürdürülmüş, o ise, kendi toplumunun yoz zihniyetlerinden de şamar yemiş ancak kelimeleri silah belleyip, yazmaya girişmiştir. Kendine has, kendisine farz bir yaşam alanına sahip olduğundan, etliye sütlüye karışmadan bir yaşam sürmektedir. Torbacılarla, transvestilerle, hırsızlarla, uyuşturucu bağımlılarıyla, kaldırım insanlarıyla.. kısacası altkültür ile yakın ili$kilerde olması suç ise: Evet iskender suçludur. Evet iskender bir yeraltı tanrısıdır. Öldürülmelidir.

Ân itibariyle bir kez daha bana, "gelmiş, geçmiş ve de gelecek en iyi 10 şairden biridir kardeşim bu adam !" lafını söyletmeyi bir kez daha başarmış; "ameliyatla şair oldum ben, ameliyatla yalnız kaldım" diyerek kendisini tanımlamayı becermi$ üstinsandır o.. Kendisine hep, o isim babası bellediği Alexandros Aigos, yani küçük İskender olarak hitap edilmesini isteyen, kanımca; her şeyiyle overdose bir organizmatik yapı-dır iskender.. Küt diye düşen gece`de annesine dediği, "peki neden öyle dayanmış kapının pervazına bana bakıyorsun; omzun eskiyecek" lafıyla dahi bunca yıldır içimde biriktirdiğim, dı$ardaki maskeli dünyanın sikindirik oyuncularından kaçırdığım ağlak bakı$larımı if$a etmeme neden olmu$tur. Erotika`yı elime aldığımda 16 yaşındaydım. Büyüdüm sanıyordum; her şeye vakıfım.. Nietzsche ve Kafka okuduğumu anlattıklarım benden etkileniyorlardı. Büyüdüğümü sanıyordum; çocukmuşum. "Yaşadığını sanan ölüler tehlikelidir" dediğini öğreniyordum sonraları İskender`in, büyüdüğünü sanan çocuklar da, diyerek düzeltiyordum onun vecizesini. bir ayrılığın anatomisi`nde, "ihanete uğradım güzin abla !?" diyen iskender, mübadil`de ise "mimozalar arasında rakı yudumluyorsun" diyordu sonra. Herif sanki bana diyordu. Bana beni anlatıyor, bana benim de bilmediğim o ^ben^i anlatıyor ve bunu yaparken de olabildiğine cömert, alabildiğine pervasız davranıyordu. bu lavuk bu cesareti kendisinde nasıl buluyor, diye sorduktan sonra kendimi apayrı kültürel boşluğun içerisinde buluyor ve sırasıyla; anneler oğullarını affetmez, $ehsuvar, baç, ıslak mayıs $arkısı, perili nilüfer, etheromanie, garam, adrena line, arabesk, ay, sır göçü, sacrifice, aşk lazım partisi, sıradan bir a$k hikayesi, hüzün mar$ı, cam makas, her yerde bir kedi bakar, çok ayıp bir $ey mutluluk, izole ruh vb.. gibi inanılmaz bir kurgu, bilgi terakümü ve beceri ile donatılmış şiirleriyle karşılaşıyor ve muğlak sığlığımın mutlakiyeti ile başbaşa kalıyordum.. erotika`yı elime aldığımda 16 ya$ındaydım. bir kız arkadaşım vardı. Kulağıma eğilip bir keresinde, "bizim için ne düşünüyorsun ?" demişti. Elim ayağıma, ayağım kaldırım taşına, kaldırım taşı da oradan geçen yaşlı bir kadının ayağına takıldı. Tepetaklak olduk! Bütün dengem dağılmıştı. Ne diyeceğimi düŞünürken, bir epsilonluk hayatî bir ânda aklıma İskender`in, "bileğini kestin / bileğimi kestim : oradan çıkan iki damarı çekip yapıştırdık birbirine, artık büyük dolaşımın adı SEVDA`dır" lafı geldi. Kız arkadaşım güneşli gözlerle bana bakıyor ve karşısındaki imite denyoyu, bir nedeni yok yalnızca öptüm temalı bir hediye ile şımartıyordu. Evet erotika`yı elime aldığımda 16 yaşındaydım. Şimdi dönüp bakıyorum da arkama, herkes sevgilisini mutlu etmek için ıssız adaya düşer diyorum İskender`in de dediği gibi. Herkes denize düŞtüğünde, sarılacak bir yılan arar durur. Sonra iskender gelir ve der ki : belki de yılan, sadece ayağa kalkıp suçu üstlenemediği için suçlu !

..Büyüksün iskender ! pardon, küçük..

Pazartesi, Ağustos 13, 2007

Some Day..

Küçükken ailenin dünyasında yerin yoktu..
Yorgun ve ölü bir ağacın yaprakları gibi düşüyordun öyle..
Okulda öğretmenlerin seni aptallaştırmaya çalışıyorlardı..
Çocuklar neşeyle oyunlar oynarken sen onlardan kaçıyordun öyle..
Bi' gün,
daha güzel bir dünya buldun kendine.

Cuma, Ağustos 10, 2007

Umay..

Sokaklar uyukladı artık sarılabilir tüm güzel çocuklar.. Hepsi şüpheli, hepsi fişlenmiş ama yine de sarılabilirler. Tenlerinin birbirine yorgan olduğu yataklarda tarçın tarçın uyuyabilirler artık: sokaklar uyudu. İzmaritlerin, kırık enjektörlerin üzerinden kanatlı kızlar geçiyor; ölünceye dek babalarını seveceklerini zanneden ama aşık olan kızlar; kalpleri kurşungeçirmez camdan.. Aşklarına düşen kırmızı rujlarını, kırılmış bilek gibi bakan gözlerini özlediğimiz kızlar onlar.

- Artık özgürüm.. Öyle yalnızım ki..

Green Grass..

Sen yine de bunları önemseme.. Başını, eskiden kalbimin bulunduğu yere yasla ve Tanrı'nın beni bir ağaca dönüştüreceği günü bekle. Yeşiller içinde kalışımı, meyvelenmemi bekle. Marjinal faydamın sıfır olduğu yerde tatmin olacağını garanti ediyorum sana. İktisat bunu söylüyor, Tom Waits bunu söylüyor. Hava durumu spikerinin "bu sabah yağmur var İstanbul'da" dediğini duydum demin.. Demin Haydarpaşa'ya giren Ankara trenleri gördüm. Ama sen, sen yine de önemseme bunları olur mu.. Kuşların farkedilmediği bir natürmortta gördüm az önce seni, az önce, Tanrı'nın el falında, uzandığın yemyeşil çimenleri gördüm senin.. Beni sevdiğin zamanları hatırladığını, bulutları çentik çentik ettiğini.. yanağındaki gül bahçesini gördüm. Sonra boşluğa dönüştüğümü anladım birden.

ama sen, yine de bunları önemseme olur mu; başını eskiden Tanrı'nın olduğu yere yasla.
Edit: Ona onu sevdiğimi söylemiyorum.

Perşembe, Ağustos 09, 2007

Valerie II..

Nerede kalmıştık, oradan devam edelim incelmeye..

Valerie I..

Tüm yaşamım boyunca gördüğüm en güzel kadın olduğunu söylesem ve sonra da bu saplantılı halimin daha ileri boyutlara vardığını, baktığım yüzlerde senden parçalar olduğu umuduyla herkese iyi davranmak ve gülümsemek zorunda kaldığımı eklesem.. Ellerinden ve gözlerinden sonra; nefesini kıskanıp da küsen rüzgâra dönük, öyle dağılgan ve usul saçlarından sonra, "tell me the lies" diyor sanki yüzün.

Kroniğim! Platoniğim!

22 : The Death Of All The Romance..


İkimizi de aynı pis kokulu büyücü kadın yazdı tüyden bir kalemle.. İki farklı verev muskanın içine, iki ayrı kutsal yeminle konulduk. İki ayrı kişi taşıdı bizi boyunlarında; iki ayrı kentte, iki ayrı yeşil reçeteyle ve doktor kontrolünde alındık iki ayrı doz halinde. İkimizden birinin ayrılacağı kaderimizde yazıyordu. Karşılıklı reyonlardaydık, karşılıklı dünyalarda.. Bazen biri senin yanağını sıkıyordu ben kıskanıyordum; benim kollarımı buruyorlardı kalbin kabarıyordu senin.. benim dallarımda elma, seninkilerde erik, aynı değildik.

Trikotaj atölyesinde tanrı senin gözlerini yapıyordu o sıra. Ben pörçük, henüz ayakları tamamlanmış, boyun kısmı rotang elyafıyla doldurulmuş, hissiz ve oldukça mekanik, sadece senin olduğun yere, seni karşılayan ve içeren yöne bakıyordum. O vakitler, gözlerim bir çift tahta göçmen kuş-tular, uçamıyordum.

Sonra sıra ellerine ve karnına, en son da patilerine geldi. Ben eksik, henüz kafasız, yani akılsız ve zekâdan yoksun; stabildim. Saçdiplerime arılar konuyordu. İğnelerini olmayan beynime sokuyorlar, bağırsaklarını henüz tasarlanmamış sinir hücrelerimin olası bölgelerine bırakarak intihar ediyorlardı.. zararsızdılar. Üzüldün; kirpikdiplerinden bir demet krizantem düştü, sarardı-lar. Sonra beni tamamladı tanrı: Artık sen ve ben, biz, ikimiz.. bir olmak için hazır ve nazırdık. Tanrı yolun sonuna gelmişti, serbesttik, alabildiğine cenin..

Neden sonra önce bakışı, sonra süzüşü, sonra aşkı ve nihayetinde de düşüşü keşfettik.
Dedim ya, iki ayrı kafesteydik seninle.. karşılıklı.. karşılığı olmayan.. olamamış..

Bitti.

Çarşamba, Ağustos 08, 2007

Pranayama..


Quel Dommage.

Bırak nefes alsın gözlerim ve bundan sonraki zamanlarda da susayım ki altyazılarımı okurken kulakların da kanamasın. Sonra hiç nedensiz bir şekilde uzak bir şehrin o tütün kokan kaldırımlarından birinde çöküp bağcıklarıma bakarken bulduğunda beni, hiçbir şey demeden geç git ki yanımdan kimsesizlik ile yalnızlık'ı birbirinden ayırmayı öğreneyim. Yoruldum bilinçsizliğimin kurbanı olmaktan; şekillendirdiklerimi tekrar şekilsizleştirmekten, bu kronik sadizmden yoruldum. Mola da istemeyeceğim, sadece artık cevaplandıramadığım soruların cevaplarını arama lüksünde hissetmiyorum kendimi. Uzaklara gidince yakın olan yok!^sa ve yakınlarda da kaçıp saklanabileceğim bir tımarhane bulamıyorsam, paçavraysam zaman zaman ve lalettayin serseriysem, hala çakmakla bira kapağı açamıyorsam ve kahvaltısızsam, sarhoş olamıyorsam;
"-ebilememek" ise eğer tek "-ebilebildiğim" ve birazdan bütün yarınlar dün ise, bütün şartlar olgun ve sereserpe, gerçekler komik bir kozmik yalansa, parmaketlerimi kemirdiğim şehir-ler-de ara ara parasızsam, her neysem, ne boksam ne püsur isem,
bırak dağınık kalsın. İstesen de değiştiremezsin. Bak, katil bir tanjant geçiyor, dilek tut.

Pazar, Temmuz 29, 2007

Siklamen..

gidip havayı değiştirdiğin zaman siklamen
bir fransız filminin içine giriyoruz birlikte
nasıl birisin? nasıl giriyorsun benim hayatıma
afedersiniz siklamen demiştim bir gün bir yerde
siklamenin meleksi formlardan oluştuğunu biliyor musun siklamen
ama yüreğinde ölümü anımsatan bir krizantem var
onu dolduramıyorsun sadece havayı değiştiriyorsun
yaprakların yüreği andırıyor ve birisi
giriyor oraya senden ve benden habersiz
o yok-biri kurumuş siklamen yaprakları gibi
kızıl bir bayrak gibi koruyorsun o yok-birini
kalbin siklamen petalleri gibi gizli dokunmaya korkuyorum
korkutma beni ve o yok-birini
orada kal sağlam kızıl bir bayrak gibi

Pazartesi, Temmuz 23, 2007

Büyü..

Caty dedi:
Bütün malzemelerin hazırdı, beni senin yapacaktın. Soğuk taşa uzattın, kaftanının bol kollarına sakladığın uzun tırnaklı parmaklarını hançerime doladın. Dudaklarına diktim gözlerimi, "söz"ler dökülecekti ve ben yok olacaktım. Hataydı değil mi gözlerime bakman? "Söz"lerini unuttun. "Seviyorum" dedim ve çarpıldın. Korkma! Zamana direnemiyor bu "söz"le yapılanı. Gözlerimden kurtulunca kulağıma fısıldarsın abrakadabra'nı.