Cumartesi, Mart 17, 2012

La leggenda del pianista sull'oceano..


Bütün Tim Roth filmleri gibi bir film. Biraz Youth Without Youth, bir parça The Curious Case of Benjamin Button, ama onlara da benzemiyor. Danny Boodmann T.D. Lemon Nineteen Hundred '1900', trompetçi dostu Max'in deyimiyle, tüm zamanların en büyük piyanisti ve onun karmaşık hüznü sonunda eski bir trompetten daha değerli bir öykü olarak karşımıza çıkıyor. Aşk, caz, okyanus. Hans Zimmer ve John Williams gibi 'ticarî' adamların arz/talep kafalarını sevebilmenin mümkün olamayacağını Ennio Morricone'nin katkısıyla bir kez daha anlıyor, Oscar'la taçlandırılmış Cinema Paradiso'nun büyük yönetmeni Giuseppe Tornatore'ye sevgilerimi sunuyorum. 

Okyanustan  hiç ayrılmamış ama okyanusun sesini de hiç duyamamış 1900, caz'ı icat ettiğini iddia eden Jelly Roll Morton'a verdiği ders ile uzun süre aklımdan çıkmayacak. Bir görsel şölen, bir başyapıt diye adlandıramayacağım bu harikulade film ise, 'aidiyet' üzerine şu diyalogla her daim eyvallah'ımı alacak.

MAX: Benimle gel 1900, büyük patlamayı rıhtımdan izleyelim ve sonra sıfırdan başlayalım, bazen en geriye, başa dönmen gerekebilir 1900; iyi bir öykün ve onu anlatacak bir kimsen oldukça gerçekten işin bitmemiştir, unuttun mu bunu bana sen söylemiştin. Şimdi anlatacak ne çok öykün vardır senin düşünsene. Dünya senin her sözünü can kulağıyla dinleyecek. Müziğine deli olacaklar inan bana, tüm şehir..

1900: Tüm bu şehir.. Sonunu göremiyorsun. Son, lütfen, lütfen bana onun sonu nerde gösterir misin? Şu geminin iskelesinde her şey güzeldi, ve paltomun içinde ben de muhteşemdim, çok yakışıklıydım, ve harika görünüyordum, ve gemiyi terk etmek konusunda hiç tereddütüm yoktu. Sorun yoktu. Beni durduran gördüklerim değildi Max, beni durduran görmediklerimdi. Bunu anlayabiliyor musun? Görmediklerim. Bu koca şehirde sondan başka her şey vardı, ama bir sonu yoktu. Görmediğim şeyse, bütün her şeyin nerde son bulduğuydu. Dünyanın sonu. Piyanoyu ele alalım. Tuşlar başlar.. Tuşlar biter.. Bilirsin ki onlardan seksensekiz tane vardır, hiçbiri sana farklı bir şey söylemez. Onlar sınırsız değildir. Sınırsız olan sensindir. Ve bu seksensekiz tuş üzerinde yapabildiğin müzik sınırsızdır. Ben bundan hoşlanıyorum. Bununla yaşayabilirim. Beni geminin iskelesine getiriyorsun ve önüme milyonlarca tuşu olan bir piyanoyu itiyorsun. Bu piyanonun tuşları sınırsız. Eğer sınırsız sayıda tuşu varsa o piyanoda çalabileceğin hiçbir müzik yoktur. Bu tanrının piyanosu. Tanrının caddeleri, görmüyor musun, orada binlerce cadde vardı. Nasıl yapıyorsunuz, yalnızca birini nasıl seçiyorsunuz? Bir tek kadın. Bir tek ev. Kendinin diyebileceğin bir toprak parçası ve seyredebileceğin bir tek manzara. Ölmek için bir tek yol. Bütün bu dünya nerede biteceğini bilmeden üstüne yükleniyor. Nerede sona erebileceğini bile bilmiyorsun. Yalnızca bunu düşünerek parçalanacağından hiç korkmadın mı? Onun içinde yaşamanın muazzamlığını.. Ben bu gemide doğdum ve dünya benim yanımdan gelip geçti. Ama her seferinde ikibin kişi. Ve burda arzular vardı. Ama asla geminin pruvasıyla kıçı arasına sığdırabileceğinden daha fazlası değil. Mutluluğunu sınırsız olmayan bir piyano çalarak yaşarsın. Ben bu şekilde yaşamayı öğrendim. Kara.. kara benim için fazla büyük bir gemi. Çok güzel bir kadın. Çok uzun bir yolculuk. Çok yoğun bir parfüm. Onun müziğini nasıl yapacağımı bilmiyorum. Bu gemiden ayrılamam ben. En iyisi yaşamıma burda nokta koymak. Hem ben hiçkimse için var olmadım. Sen bir istisnasın Max. Sen burda olduğumu bilen tek kişisin. Sen azınlıksın. Ve buna alışsan iyi edersin.  Affet beni dostum. Ama burdan ayrılmıyorum.

Cuma, Mart 16, 2012

Ölümüne..


[Aklım düştü, buza kestiğim yerden teessüf ediyorum: tükettiğimiz hiçbir ân, bir Sovyet kara-komedisinden koparılmamıştır. İyi oyuncular, dokunaklı müzikler, 'profesyonel' dekor, güzel sahne, çatırdamayan öykü, buharınca terk edilmemiş kahve az sonra, hep biraz daha viski, hani, yani her şey güzelken, başta sana sonra hepinize şükran, o sırada herhangi bir  Nick Cave parçası çalacak ve susma hakkımı, susabiliyor olma şansımı (üçgenin ortasına temkinsiz indirilmiş bir dikmeden farkı ne?), uç uca eklenmiş esmer tütünlü ince sigaralardan ve onun nasırlı, yorgun, tırnakları törpülenmemiş, hep o taşın altındaki ellerine saklıyorum. Önce ellerimiz döküldü, ellerimiz bomboş kalıp ip ip eklemlerinden söküldü. İşte onları kaldırıp dürtüyor, ama yerine sert adam çaresizliği ile marine maalesefler bırakıyorum. Benim ellerimden bu kadarı geliyor. Kuru bir kardelen. Ölümün adını vakitsiz çok ânmalar, hayatı başa bela etmeler, göğüsboşluğuna saplanan yumruk ve kahkahalar sürekli artmaktadır ve yaz, sen artık gelme.

Pasa bulanmış griden, Mart ortası manâsız yağan kardan gayrı, geriye  bir şey kalmıyor. Kulaklarımdaki lekesiz doğa artığı; katı, kinik, şimdi sahneye konmuş pür mutsuzluk. Ûd ile beni dövmemesi konusunda konuşuyorum. Gitmenin acı haline çekimli dağınık sözcükler olmadan, hiçbir yere sabitleyemediğim gözlerime sessizliği tembihleyip, ağzımı sonuna kadar açıyor, bir kez söylüyorum.]

Toprağın gülsün güzel amca, ellerinden, yanaklarından öpüyorum.

Perşembe, Mart 08, 2012

Post Mortem..

Bitirdiğimi sanıyordum ama hâlâ söyleyecek bir iki şey kaldı, beni boyunduruğuna alan eğilime niçin direneyim ki? Silinen bir acıyı tatmama izin verin, defalarca baktıktan sonra bir kez daha arkama bakmama izin verin. Sayın Anne'nin ölümlü olduğunu biliyordum, onun öleceği fikri yıllardır benim hayal gücümü çalıştırıyordu, kendimi yavaşça buna hazırlamak istedim ve bu olay meydana geldiğinde dehşet benim için aşinaydı artık, yatıştığımı hissettim, ölümün, Sayın Anne'nin ölümünün bile bir hiç olduğunu görmüştüm. Ölüler ölü olmaktan acı çekmezler, yalnızca yaşayanlar yaşadıkları için acı çekerler.

Hep acı çekmek akla yatkın bir şey değil, tabii eğer acı bizi ıslah etmiyorsa, ağladığımız ölüler bunu hiç bilmez, teselli bulmaz bir hâl alırsak eğer kendi sevgimizin esiri olmuşuzdur. İnsanın sürdürmek için yaratılmadığı saflığın içinde varlığımızı asla uzun süre koruyamayız, azizlerin yaşamı bu nedenle tehlikelere daha açıktır, bir tutku içimizi sardığında biz de kimi zaman onlara benzeriz. Kendime ağlayacak ve merhumeyi düşünmenin yerine kendimi geçirebilecek miyim? Teselli bulmayan herkes buraya varır, üzüntülerimden daha değerli olduğumu hissediyorum...


Çünkü acının bile içinde sanılandan çok kendini beğenmişlik ve itiraf edilenden çok şehvet vardır. Bizi tecrit eden yas, bizi hantallaşmak zorunda bırakarak, sonunda yükümlülük altına alır: O zaman herkese benzeriz ve herkesin dengi oluruz, herkesle birlikte kayıp kitleyi oluştururuz, arzunun, kaygının, sevgi ve nefretin, yanılsama oyuncaklarının ve olumsallık kölelerinin dokuduğu ağlara kapılır kalırız. Aslında ben zinciri kırdım, Sayın Anne bunu biliyordu, bu özgürlüğün ilk öğelerini bana o sağladı, bunlar beni sırası geldiğinde onun anısından da kurtaracaklar.

Sayın Anne'yi, yüceltme eğilimi gösterdikten sonra, saygıyla ve minnetle sevmek istiyorum, çünkü başka türlü, canlıların ortasında, bir merhumenin teselli bulmaz oğlu olarak kalırım. Ustaca yenilenmiş bir acıdan yararlanırsam onun anısını kötüye kullanırım, yasımı bir yaşama nedeni yaparsam kendime ihanet ederim. Sayın Anne çok meziyetliydi, ne kendi ailesini ne de benim ona borçlu olduğum mizacı o seçmişti, bunlar benim nefsime egemen olmam sayesinde hazırladığım mutsuzluklardır. Ölümü bir sevgiliyi bekler gibi bekliyorum, Sayın Anne'yi beklediğim gibi bekliyorum.

Bréviaire du Chaos'da olduğu gibi, Işık Ergüden tercümesi ile gözlerimize, kulaklarımıza, zihinlerimize sunulmuş bir Albert Caraco eseri Post Mortem.

Madame Mère, 'Sayın Anne' üzerinden acı bir şaplak. Ağır ağır ölüme yaklaşan, ölüme alıştıran hoyrat çıkışlar, yine de bir tam bilinçlilik hâli, yalpalamak nedir bilmez bir nihilizm. Ben, en son Shameless'da, Peg'in ölümle 'ciddi ciddi alay' edişinde böyle bir hazırlık süreci ile karşılaştım sanırım. Sarsıldım; onun dar, kapısı kapalı bir odada, duvarlara çarpa çarpa yokoluşa sürüklenen kuş kaderi, beklenmedikliğiyle bilinenin sıradanlaştırılmasını andırırken, ben hırpalandım bir nebze. Yine, bundan haliyle bir süre önce, Maurice Blanchot'nun L'Arrêt de mort [Ölüm Hükmü]'unu okumuş ve orada hastalığa, ağrılı bekleyişlere, bitmez refakatlere, artık gelsin dediğim ölüme neredeyse alıştırılmış ve nihayet geldiğinde uyuşmuş bir şekilde kitabı fırlatmıştım. Bu araya Van Depremi sığdı, kazalar, hastalıklar, ölümler sığdı: İnsan, aklını/canını gerçekten acıtmadığı takdirde her şeyi unutabilen bir tuhaf varlıkmış, tekrar anladım. Bana dokunmayan tüm yılanlar asırlarca yaşayabilir demiyorsam da o bıçak gibi keskin gerçek vuruyor hep. Her gün binlerce insan ölüyor, diye başlayan duyarsız savunmayı yapmasam ve o umarsız, vurdumduymaz adamı alkışlamasam da ciğerim ağrıdı diyemediğim yerde bir yanlışlık olmalı.

Ne ölümü kutsamak ne ölümle alay etmek ne de ölüme ilgisiz kalmak harcım değil: Dışsallıklardan azade kutupsuz, rafine bir kafaya sahip olmak, ölüme karşı Woody Allen olmak epey zor o anlamda. Pek çokları gibi. Pek çoğunuz gibi.

Ancak, Bohumil Hrabal, Jiri Menzel tarafından filmi de çekilmiş Ostre Sledované Vlaky [Sıkı Kontrol Edilen Trenler] isimli kitabında, "...derken, tank teğmeni elindeki küçük flamayla bir işaret verince tank hareket etmiş, ama dedem santim kıpırdamamış yine yerinden ve tank da dedemin üzerinden geçip başını gövdesinden ayırmış; böylece rayh ordusu da artık yolunu kesememiş dedemin." diye devam eden öyle bir nokta atış mizahla anlatmaya başlıyor ki hayran oluyorum. Yaşama tutunmak mı yaşamdan çalmak mı? Nilgün Marmara'dan sonra kimse kuşlara iyi bakmadı, ve Zafer Ekin Karabay ve Özge Dirik ve Kaan İnce ve Comte de Lautréamont, Sylvia Plath, Mayakovski, Kleist, Van Gogh, hangi biri, Deleuze, Kosiński, Pavese, yahu Beşir Fuad, Brautigan, Virginia Woolf, Hemingway, üstelik, Jack London, Sâdık Hidâyet? Diğerlerimiz? Değerlerimiz?

O mütemadiyen ardışık hizalandırılan 'öncesi/sonrası' sorularının uçsuz gereksizliğini heybeme saklıyorum. Eve tırıs, ellerim çiçeksiz, bulanık bir kafa ve kahve ihtiyacını dizginleyemeyen bir bedeni sürükleyerek döndüğümde Sayın Annem'e sarılıyorum.
AHANNEM: Kim bu kadın Bedia Muvahhit'e benziyor.. (gülüyor, gülsün)
AHBUBEN: Canımsın da andırmıyor bile.

Böyleyiz, mutluyuz. Mutlu muyuz? 8 Mart Dünya Kadınlar Günü mutlu olsun.

Pazar, Şubat 26, 2012

Gecede..


Jan ve 'deli' Trilok Gurtu'ya minnet; piyanoya, bas'a temenna.

Cumartesi, Ocak 07, 2012

"Öylesine kaçıyor, öylesine kaçıyor ki tramvay.."

 -Cemal Süreya'nın çizgileriyle, Edip-

Sevgilimin etrafını kalabalık gördüğüm zamanki gibi bir yalnızlığa kapılıyorum.
Lüzumsuz Adam”, Sait Faik Abasıyanık

Bir hırsızı evinizi soyarken yakalarsanız, paniğe kapılmayın. Unutmayın o da en az sizin kadar korkmuştur. En iyi yöntem onu soymaktır. İlk siz davranın ve hırsızın kol saatiyle cüzdanını aşırın. O zaman, siz kaçarken o yatağınıza girmek zorunda kalır. Bir keresinde bu savunma yoluyla tuzağa düşüp, Des Moins'da altı yıl başka bir adamın karısı ve üç çocuğuyla yaşamak zorunda kaldım, ancak başka bir hırsızı yakalayınca oradan ayrılabildim, hırsız benim yerimi aldı. O aileyle birlikte olduğum altı yıl çok mutlu geçti, onları sık sık sevgiyle anarım, ama bu arada, bir prangalı mahkumlar çetesiyle çalışmak üzerine söylenecek daha pek çok şeyim var.
Confessions of a Burglar”, Woody Allen. Çev.: Irma Dolanoğlu

Kendi kentime döndüğümde değişen hiçbir şey olmadığını hayal meyal hatırlıyorum. Gençlik yıllarında aklımı dolduran sorular kimi zaman kafamın içinde silikleşti; kimi zaman da yeniden belleğime baskın vermek istediler. Fakat bulabildiğim karşılıklar hemen hemen hep aynıydı. Orada ya da burada bulunmak insana sınırlı olmayan sonsuz bir genişlikle olanaklar sunuyormuş gibiydi; öte yandansa başınızı biraz çevirip baktığınızda duvarlarla çevrili dar bir alanda dönüp durduğunuzu görüyordunuz:
Kendi hapishanenizdeydiniz.
Böylece yıllar geçti. Her şey hemen hemen aynı kaldı.
Kendi Evine Varamamak”, Demir Özlü

Ama beni hepsinden çok etkileyen şey (sabununun, tarağının, dişfırçasının verdiği tiksintiden; yaşlılığın ve yıpranmanın, zayıflatmaktan çok sanki yaşamaya elverişsiz hale getirdiği bu bedenle temaslarını dokularına sindirmiş izlenimini veren havluların küflü ve uçuk renklerinin doğurduğu tiksintiden çok) her türlü sağduyuya ve sanki her türlü edebe karşı gelen bu kalıcı olma diretisinin ortaya vuruluş biçimiydi aslında: el kol hareketlerinde, bedenin devinimlerinde gözlenen ürküntü verici tutumluluk yüzünden her hareket, aslının bir karikatürü gibi duruyordu -sendelediği, düşecek gibi olduğu ya da hareketlerini yanlış hesapladığı için değil; tersine bütün bunlar, gücünü dikkatli bir tutumluluk içinde harcama isteminin parçalan olmuşlardı (cimrilik dememek için tutumluluk diyorum)- ve onları öylesine yavaşlıkla yönetiyordu ki (daha uygun bir sözcük bulamıyorum) bütün yer değiştirmeleri, en küçük eylemleri bile sanrımsı bir havaya bürünüyordu -yavaş oynatılan bir filmdeki gibi değildi bu (orada düşmeler de, darbeler de atlar, boksörler, jokeyler, futbolcular) bir tür uçucu zariflik kazanır ve öylesine gerçekdışı, öylesine zıpzıp bir zarifliktir ki bu, seyirci hemen, normal hareketlerin yavaşlatılması ve bundan doğan bir tür yerçekiminden kurtulma durumu karşısında olduğu uyarısını alır), tersine, çok ağır bir yavaşlık bu hareketler, öyle ki yerçekimi kuralları hiçbir zaman etikisini yitirmiyor ama bu, herhangi bir sendeleme, titreme ya da acemiliğe yol açmıyordu: en küçük bir devinim bile, deyim yerindeyse, başlangıcından sonuna dek, kılı kırk yaran bir tedbirle yönetiliyor ve denetim altında tutuluyor, bunun için adam önce çarşafları üstünden atıyor, sonra yatakta oturuyor, ardından yavaş yavaş yere kayıyor, terliklerini ayağına geçiriyor, o korkunç kırmızı kadife pijamanın üstüne sabahlığını giyiyor, sabahlığın kemerini bağlarken tüm istemi, tüm dikkati ve özenle ölçülüp biçilmiş tüm güçleri, aldığı sayısız önlemde yoğunlaşıyordu ve bu güçler, en küçük aşamalarında bile o denli dikkatle yönetiliyordu ki, sanki canlı değil de mekanik bir düzenek (ama sonsuz hassaslıkta bir düzenek) komuta ediyordu onlara, üstelik robotlara özgü o sert el kol sarsılmalarına da yer vermeden: bedeninin bütün hareketleri, sanki zarifliğin bütün tersi bir şeyle birbirine bağlanıyor ve bu, görüntüyü daha da sanrısal hale getiriyordu; sanki acil bakım bölümüne girişiminden bu yana (ama, bir kez daha, ateşin etkisiyle mi acaba?) bir dizi garip olay, yaşamın (ya da ansızın açınlanmış, gizli, bir tür büyülü dünyanın) bir dizi garip belirtisi akıp geçiyordu önümden: o gülünç sarhoştan başlayarak, karo beyi biçiminin ortasında balmumu bir kelle kadar kıpırtısız duran, o sarı saçlı, bilmecemsi kesik başa, oradan da yaşlı adamın -deyim yerindeyse- azaltılmış eylemlerine dek uzanan, bir dizi tuhaf olay.
Le Tramway”, Claude Simon. Çev.: Samih Rifat

Zaman zaman, güneşin altında donup kalmış, ölü çayırlıkta duyulan ağustosböceklerinin tiz sesi, insana, bir üşüme, yalnızlık duygusu, ya da, korkulu bir şeyin oluşmakta olduğu düşman bir evrende unutulmuş olma hissini verir.

İnsan, cayır cayır yanan güneşte, otlara uzanarak, hareketsiz durur, dikkat kesilir, bekler. 
Tropismes”, Nathalie Sarraute. Çev.: Meral Akdeniz
 
Dünyada iki türlü insan vardır: Çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol. Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli; en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kâfi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. Beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını isporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış; unutulma sakın! Elinden geldiğince ortalarda boy göster. Kendi hakkını al; küfürden, hakaretten yılma. Lâf dediğin havada kalır. Bu kapıdan kovulursan, öbür kapıdan gülümseyerek gir. Anladın mı? Yüzsüz, kaba ve cahil. Bazen işlerin yolunda gitmesi için doğruymuş gibi davranmak gerekir. Memleketimizin bugün böyle adamlara ihtiyacı var. Günün adamı olmak lâzım. İtikat, din, ahlâk, bunların hepsi lâf salatası. Ama takiye yapmak gerek. Çünkü halk için önemlidir. İnsanlara itikat gerek; yular takmak lâzım onlara. Yoksa toplum dediğin bir engerek yuvasıdır; nereye elini soksan, sokarlar. İnsanlar itaatkâr, kaza ve kadere itikatlı olmalı ki sırtlarında güvende iş yapmak mümkün olsun. Önemli olan yemek yemek, selam vermek, insanların arasına karışmak, kadınlara sırnaşmak, dansetmek, yapmacık yapmacık gülmektir. Hele hele yüzsüz olmayı mutlaka öğren. Bu devirde böyle şeyler geçerli olduğuna göre, ayak uydurmak lâzım.
 “Haci Aga, Sâdık Hidâyet. Çev.: Mehmet Kanar

Yalnızca bizden isteneni yapıyoruz. Ama çok şey istiyorlar bizden.
 “Killing Game”, Eugène Ionesco. Çev.: Hasan Anamur

Düşüncesinden çok feyz aldığım biri de Gongsun Long'dur. Gongsun Long, Zhou'lar zamanında, Chao'da Savaşçı Krallıklar dönemi diye anılan zamanlarda yaşadı. Timaios'un çağdaşıydı. Eski Çinlilerin Gongsun Long'a sitem etmelerinin sebebi “hiçbir okula ait olmaması”ydı. Lao tse'de bu sitemden söz edilir. 1977'de, Gongsun Long'un bir aporia'sını çevirdim. 1986'da yeniden yorumladım. “Hiçbir okula ait olmaması”, düşüncesinin bir sonucu olarak yazgısını belirledi maalesef; ama neyse ki düşüncesinin vardığı bu nokta, düşüncesi adına, zafiyet gereği belki de yalnızca düşüncenin vardığı bir noktaydı. Gongsun Long'un "çok şaşırtıcı" diye işaret ettiği iki önerme var. Bunların nihai önermeler olduğu su götürmez:

“Hiçbir yerden türeyen düşünceler vardır.”
“Sonu hiçbir yere varmayan düşünümler vardır.”

Dille hakikat arasında kalan gözyaşının tükenmesi olanaksızdır, der Budistler. Ganj nehridir gözyaşı.
Le nom sur le bout de la langue”, Pascal Quignard. Çev.: Esra Özdoğan

60lı yılların ortasından itibaren, Warhol yıllar ilerledikçe giderek daha kötü bir sanatçı haline geldi, zira sembollerin statüsü artan biçimde aşındı. Geriye sadece boşluk ve sıkıntı kaldı: Bazen sıkılmayı seviyorum, bazen sevmiyorum - bu, içinde bulunduğum halet-i ruhiyeye bağlı. Herkes bunun nasıl olduğunu bilir, kimi günler saatler boyu oturup pencereden bakarız ve kimi günler bir saniye bile yerimizde duramayız. Çoğu kez bana “sıkıcı şeyleri seviyorum” dediğimi hatırlatırlar. Pekâlâ, bunu dedim ve böyle düşünüyordum. Ama bu, bu şeylerden sıkılmadığım anlamına gelmez. Tabii ki, benim sıkıcı bulduklarımı illâki başkaları da sıkıcı buluyor değil, çünkü ben televizyonda asla popüler yayınları izlemeye dayanamam, zira bunlar esasen daima aynı kurgular, aynı planlar, aynı montajlar olur. Görünüşe göre, insanların çoğu, ayrıntılar farklı olduğu sürece aynı şeyleri izlemeye bayılıyor. Ama ben tam tersiyim. Eğer bir önceki günkü şeyin aynısını izlemek için oturursam, bunun esasen aynı şey olmasını istemem - bunun tam olarak aynı şey olmasını isterim. Çünkü aynı şeye ne kadar çok bakarsak, anlam o kadar çok ortadan kalkar, kendimizi o kadar iyi ve boş hissederiz.
A Philosophy of Boredom, Lars Fr. H. Svendsen. Çev.: Murat Erşen

İnsan ölmek için ne acılara katlanıyor.
Le Lys dans la vallée”, Honoré de Balzac. Çev.: Tahsin Yücel

Can sıkıntısından insan neler neler uydurmaz! Zaten altın iğneler de can sıkıntısından batırılmaktadır, daha bu kadarıyla kalınsa çok iyi. İşin kötüsü, (Bunu da gene ben söylüyorum.) bakarsınız, altın iğnelere sevinenler bile çıkar. Çünkü insanoğlu ahmak bir yaratıktır, hem de görülmemiş derecede... Daha doğrusu ahmak değil de nankördür, eşine rastlanmayacak kadar nankördür. Çünkü, sözün gelişi insanlar demin anlattığım mantık düzeninde yaşayıp giderlerken, bayağılığı yüzünden akan, daha doğrusu gerici, alaycı bir beyefendi ansızın ortaya çıkıp elini böğrüne dayayarak, hepinize: “Ne dersiniz beyler, şu mantıklılığa bir tekme vurup bütün logaritmacıları bir anda cehenneme yollasak da, gene eskisi gibi ahmakça, başımıza buyruk yaşasak nasıl olur?” diye bağırırsa hiç şaşmam! Onun böyle bağırması gene neyse, ama peşinden sürüyle geleceklerin çıkması insanın zoruna gider. İşte insanın yaratılışı budur.
Zapiski iz podpolya”, Fyodor Dostoyevski. Çev.: Mehmet Özgül

Cornelius ansızın gözlüklerini çıkararak,
-Tanrı evrenin ressamıdır.
Sonra da, sesini alçaltarak büyük bir acıyla,
-Tanrı'nın kendisini manzara resmi yapmakla sınırlamış olması ne büyük talihsizliktir Başkan Bey, dedi.
Nouvelles Orientales”, Marguerite Yourcenar. Çev.: Hür Yumer

On iki yaşındayız. Bütün aşıklar on iki yaşındadır, yetişkinlerin öfkesi de bundan kaynaklanır. Onun gülüşü, benim gözümde diğer tüm gülüşlerden farklı olmaya başladı, şimdiye dek hiç kimsenin böyle güldüğünü duymadım, tek bir akışla, başın arkasından gelen bir gırtlak şelalesi adeta, sırttan, profilden, aşağıdan ve yukarıdan gelen bir gülüş, sebepsiz bir sevinç gülüşü, yalnızca var olmanın sebep olduğu bir gülüş, gerisinin canı cehenneme.
Passion fixe”, Philippe Sollers. Çev.: Pınar Yasemin Akan
 
En kötüsü, şimdi, yakında veya uzakta hiç kimsenin olmaması
A la lumière d'hiver”, Philippe Jaccottet. Çev.: Halil Gökhan

Cumartesi, Aralık 31, 2011

"Sular insanlar gibi geçiyor aklımdan."


U2Springhill Mining Disaster
Maximilian HeckerGrandiosity
Koria Kitten RiotI've Seen It All
The Blue NileTomorrow Morning
John MausDe Torrente In Via Bibet
The Third Eye FoundationAnhedonia
Debate TeamNobody Learned This Song
Eric Margan & The Red LionsOld Man River
A Winged Victory for the SullenSteep Hills of Vicodin Tears
CastanetsNo Light to Be Found (Fare Thee Faith, the Path Is Yours)

.

Perşembe, Eylül 22, 2011

"Her şeyi bir yana bırakıyoruz söylene söylene."

  
“Fakat insanlar hiçbir şey bilmeyecekler.”
Max Ernst
 
ArrosaThank You
SophiaDirectionless
Last HarbourSerpents
Fosdyk WellArchover
Wayne HarrissAnymore

*
ClogsThom's Night Out
Troy von BalthazarDogs
Bluetile LoungeAmbered
JontAnother Door Closes
Matt ElliottThe Guilty Party

*
Pat Metheny GroupAu Lait 
RadiomanilaStrange Carousels
The String and ReturnPicture Ends
Dream City Film ClubPorno Paradiso
The Gentle WavesFalling From Grace

*
DeYarmond EdisonJackson and David
Grand ArchivesTorn Blue Foam Couch
Taro IwashiroRecollection Of Homicide
Low & Dirty ThreeDown By The River
Au Revoir BorealisAfter the Snowstorm

*
Two BicyclesI'm Not Afraid To Wait For You
Clint Eastwood & Jamie CullumGran Torino
TramNow We Can Get On With Our Own Lives
The AntlersEvery Night My Teeth Are Falling Out
Grace Cathedral ParkLatter Day Love Affairs and Everything Else You Would Hope To Forget

Cumartesi, Ağustos 20, 2011

Pazartesi, Ağustos 01, 2011

Boutès..

XIV

Müzik bizi güçlerimizin üzerindeki bir iğvayla baştan çıkarır. (En azından, onun karşısına çıkarmayı akıl etseydik, dilsel ruhumuza özgü tartımlardan devşirebileceğimiz güçlerin.)
Ağlayarak, acıdan kıvranarak, kendimizi bizi kuran şeyin içine batırıyoruz.
Müzik ilk yaşamsal koşulu olarak bedeni çeker.
Nasıl ki somon balıkları zıplarlar, yetişkin hayatlarının tüm süresi boyunca ırmakların tartımlarının ve akışlarının tersi yönde ve denizin dalgalarının devrilişine karşı doğdukları kaynakla buluşmak üzere hep yukarıya doğru çıkarlar; nasıl ki orada doğdukları için orada zevklenirler ve bıraktıkları yumurtalar (aphros) onları yeniden üretirken hemen anında da onları ölümleri içinde bitirir.
Aynı şekilde bir insan da yaşamının başladığı, varlığının geliştiği, bedeninin cinselleştiği, dünyada yeğleyeceği şeyin başlıca tatlarının hiç değişmeyecek seçiminin yapıldığı ortam olduğu halde, eğer yeniden ana rahmine dönseydi yaşayamazdı.

* * *
Kendini yineleyen, ayaklandıran, kendine dönen ve ilerleyen ve ilerlemek için kendine geri dönen denizin karşısında sessiz kalmayan var mıdır? Onca müthiş bir şekilde dalgalar boyunca, ayaklar son dalgacıkların, ayaklar deniz kabuklularının, bir çırpıda ayak parmaklarının arasına giren ve geri çekilirken onları emen su kanalcıklarının içindeyken, türlü deniz salyangozunun ölü kabukları, beyazımsı köpüğün (aphros) arda kalanları, sübyenin kırık kemiği, dağılan kum tanecikleri, terleyen ıslak izler, ölü denizyıldızının kolları, esmer yosun parçaları arasındayken, suskunlaşacağına şaşırmayan, kendinden geçeceğine kendine gelmeyen var mıdır?

Sesli yinelemenin zamanın içinde içeren işlevini yerine getirdiğini ileri sürüyorum.

Müzik işte böylece fışkıran zamanın ve durmadan tekrarlayan Tarih'in ortasındaki patetik zamansal adacık olur.
Olivier Messiaen şöyle demiş vaktinde:

Bach = .
Beethoven = ;
Brahms = ?
Berlioz = !
Boulez = ...

Bu incelikli ve sırlı tavrın/tanımlamanın bir benzerini, her şeyin müzikle başladığı ve yine müzikle bittiği bu lirik mit'te hissedebiliyoruz: Orpheus'un kitarasından, ölümü öncesi Scelsi'nin Haydn'ın mezarında yaptığı saygı duruşuna, oradan Schubert'e ve Sappho'nun mağrur intiharına değen gerçekten keskin bir cam bu. Üstelik,  finaline gizlediği “Her müzik kaybetmiş olduğumuz biriyle ortak bir şeye sahiptir” cümlesiyle aklımı alan Quignard'ın, bizi müziğin, müziğin o dönüşsüz, sıradışı ölümcül çağrısının kaynağına götürdüğü nefis bir kısa roman olarak da arzedilebilir Boutès. Villa Amalia'dan sonra okuduğum bu ikinci kitabından hafif bir 'Feux' tadı almak olası iken, Homeros'un Ege'sine, Antik Yunan'ın kimi unutulmuş kimi baştacı edilmiş isimlerine belki sıkılarak bakacaksınız ama pişman olmayacağınızı söyleyebilirim.

Evet, şimdi lütfen, müziğe suyun içinden bakınız.

Cuma, Temmuz 01, 2011

Bûf-i Kûr..

Gerçi evvelce, sağlığım yerindeyken, birkaç kere ister istemez yolum düştü camiye, ve kalbimi camideki diğer insanların kalpleriyle birleştirmeye çalıştım, fakat gözlerim duvarlardaki çinilerde, nakışlardaydı, onlara bakarak tatlı hayallere daldım ve elimde olmadan, böylece bir kaçış yolu buldum kendime. Dua sırasında gözlerimi yumdum, ellerimi yüzüme kapadım, bir gece yarattım kendime, bu gecenin karanlığında, bir rüyada gibi sorumsuz, kendi duamı okudum. Fakat sözcükleri huşu içinde söylenmedi bu duanın. Çünkü ben Tanrı'yla, Yüce Varlık'la değil, sevdiğim tanıdığım birisiyle konuşmaktan hoşlanıyordum! Çünkü benim çok yükseğimdeydi Tanrı.

Sıcak, nemli yatağımda yatarken bütün bu sorunlar önemini kaybediyordu. Tanrı gerçekten var mı, yoksa kutsal imtiyazlarının korunmasını gözeten bu yeryüzü güçlüleri tarafından, vatandaşlarını daha da rahat sömürebilmek için, kendi tasarılarına göre mi yaratılmıştır; yeryüzünün gökyüzüne bir yansıması mıdır; bu gibi şeyleri artık umursamıyor, ben yalnız sabaha çıkıp çıkmayacağımı bilmek istiyordum. Ölümün karşısında mezhebin, imanın, itikadın ne kadar gevşek ve çocukça olduğunu hissediyordum. Sağlığı yerinde ve mutlu olanlar için, eğlencelik şeylerdi bunlar. Ölümün ve çektiklerimin korkunç gerçeği karşısında, kıyamet günü üzerine, ruhun ahretteki mükâfatları üzerine bana telkin ettikleri şeyler, tatsız bir aldatmaca oluyordu. Bana öğrettikleri dualar, ölüm korkusu karşısında etkisizdiler.
Philippe Soupault, André Breton gibi dadaist, sürrealist tuhaf adamları bile etkilemiş, ilk modern Farsça roman olma özelliği taşıyan Necatigil çevirili ve Bozorg Alevî sonsözlü kusursuz eserinde böyle diyor "Vejetaryen Acem Kafka'sı".

Yazmasam duramazdım, duramadım yazdım. Okumasam yazamazdım, okudum yazdım. Okuyun duramayacaksınız.

Pazar, Haziran 12, 2011

Büyük Saat..


sayılar

Nasıl çoktuk - iyiydik, nasıl kalabalıktık - bolduk
Bir tuz ve bir sakal.
Durakta...

Yaşayan bir kediye ağıt. Sonuç.

Sevinçli şapkalara, tüylü kumaşlara, bir adamın son
evine bir çalgıdır bıraktığımız. Sonuç.
Ey - ey, siz, bütün gemilerin kocaman kaptanları. Sonuç.
ey en güzel ölügemici,
Sinemalar, defterler, yollar doldu bizimle.

Gelişen bir ağıt.

Askerler ve mızıkacılar için. Sonuç.
Kimbilir aşk nerde oteller nerde..
Artık ellerimiz kimbilir hangi güvertede, karanlık
geceyi bir suyla açıklamaya çalışıyor. Sonuç.

Gelişen bir ağıt.

Ben 11'le gideceğim sen 17'yle mi?..
Sen beni seversin
atlar öldüğünde ve
şapkam başka olsa bile...

İşte. Bölündük belli olduk.
Durakta.
 Ahd-i Atik, III. Kısım, Her Pazartesi

Çarşamba, Mayıs 11, 2011

Çok Bilmiş Özne..


Adama sormuşlar: "Sizin evde kararları kim verir?" Adam, "Büyük kararları ben veririm, küçük kararları karım verir," demiş. "Karınız hangi tür kararları verir?" diye sormuşlar, adam "Mesela," demiş, "hangi evde oturacağız, hangi yemek odası takımını alacağız, kaç çocuk yapacağız, işte bu gibi kararları karım verir." "E, peki," demişler "sizin verdiğiniz büyük kararlar hangileri?" "Vallahi," demiş adam, "İsrail-Filistin meselesi nasıl çözülecek, İran'a nükleer araştırma izni verilsin mi, ABD Irak'tan ne zaman çıksın, işte bu tür kararları da ben veririm."

Söz konusu adamın George W. Bush olmadığını varsayarsak, bu fıkra 1960'lardan beri Türkiye'de "sosyalist", "komünist" ya da "Marksist" dediğimiz kesimlerin serencamını anlatmada eşsizdir. Aslında 1960'lar sınırını koymak bile gereksiz: (Eski) TKP'nin kuruluşundan beri Türkiye'de sosyalist ve komünistler "küçük", gündelik işleri CHP'ye ve 12 Eylül 1980'den sonra da onun yerine aday olan çeşitli Kemalist/"sol"/sosyal demokrat partilere havale edip, kendileri "büyük", küresel meselelerle uğraşmayı tercih ettiler. Politikanın önemini ısrarla vurguladılar, ama kendileri asla ve asla politika yapmadılar. Bunun (sınırlı) bir istisnası TİP'in 1965-69 döneminde TBMM içindeki çalışmasıdır. O dönemde bile TİP tarihi kopuşlar tarihi oldu: Gündelik, sıradan politikayla uğraşmayı bir türlü kabullenmeyen, içine sindiremeyen "radikal" gruplar birbiri ardına TİP'ten koptu, marjinalleşti. Gündelik, sıradan politika içinde kendine yer beğenmeyen sosyalist ve komünistler, insan hakları ve düşünce özgürlüğü, Türkiye'nin ekonomik ve politik (yeniden) yapılanması ve dış politika gibi "küçük" konuları doğrudan doğruya CHP'ye ihale ettiler. CHP'yi beğenmemekten asla vazgeçmediler, ama pratik politik gündemlerini de onun pratik politik gündemiyle sınırladılar.

"Sol" Sona Ererken, syf. 127-128

Son zamanlarda blogdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzre, "En çok kimi okuyorsun?" diye sorulsa Bülent Somay yanıtını veririm. Seçimlere 1 aydan az bir süre kaldı, gurbetçiler için havaalanlarına kabinler ve sandıklar tahsis edildi. Calvino'nun "Sandık Gözlemcisinin Uzun Günü" adlı kitabı yakın zamanda Burak tarafından bana önerilmişti, ben de bu seçimlerde sandık gözlemcisi olacak bir komşuma önerdim (kısa ama etkili bir kitap). Bu alıntıyı aktarırken aklıma önceki seçimlerde plaj havlusunu, şemsiyesini, şezlongunu terk edemeyen ve millî iradeye zerre katkısı olmayan "aydın" kesim geldi. Pis pis sırıttım. Somay'ın kitabında "Garp Mukallidi Züppe" ile "Kemalist Özne" diye tanımladığı iki tip arası bir yerde seyreden şu elitistler ordusu yani; neyse.

Seçim sonuçları üzerine babamla iki kasa birasına iddiaya girdik: Artık ya kederden ya zevkten. Tek yol alkol!

Cumartesi, Nisan 16, 2011

"Sanki ilk gözyaşının tarihini buldum, üstünü çizdim."


BardellaLiza
CoilTattooed Man
Brittle StarsSouvenir
RexAudrey La' Mort
mon insomniekeep love

*
Sports For Kingreen line
BélMezNavas de Tolosa
Peril HillVapours in August
CoboltWild Indian Summers
Acetate ZeroImperial Climb

*
marché la voidthem as pyros
Tren BrothersGold Star Berlin
The Gentleman LosersLaureline
Lift to ExperienceWaiting To Hit
SkywatchersKeep Watching The Sky

*
Alamooga EsinlenmelerRast Saz Semaisi
Pinetop SevenBorn Among the Born Again
Mystic Chords of MemoryBerry Creek Falls
PortisheadTheme From 'To Kill a Dead Man'
Lo FineMy Favorite Illusion (Not For Us Two)

*
Marianne FaithfullWho will take my dreams away
The Real Tuesday WeldThe Day Before You Came
The Dream AcademyPlease Please Please Let Me Get What I Want
Godspeed You! Black Emperor & LowDo You Know How To Waltz?
Appendix Outsecond perthshire house song + round reel of eight + twelve of them + hay bale blues

Bréviaire du Chaos..


Cuma, Mart 11, 2011

Tarihin Bilinçdışı..

Türkiye'de 1980'ler ve '90'lar boyunca işlenen faili meçhul cinayetleri de toptan bir açıklamaya tabi tutabiliriz (ve bu da gene belirli bir analiz düzeyinde bir anlam taşır), ama derin devlet, öldürme yetkisi verilmiş özel timler, öldürme yetkisi verilmiş gayri resmi timler, bunların kendi adına çalışan kesimi, vs gibi unsurlar da işin içine katılınca o toptan açıklamanın özel durumlar için bir anlamı kalmaz. Belki de bir özel tim polisi, 'teröre karşı mücadele' genel planından bağımsız bir biçimde, o gece canı sıkkın olduğu için, arkadaşına bozulduğu için, ya da yalnızca keyif için işlemiştir bir cinayeti. Ya da savaş durumundaki er (ki sizin benim gibi biridir o da), karşı dağdaki 'düşmanı' öldürecektir öldürmesine, ya da en azından o yöne doğru ateş edecektir; ama hangi 'devlet politikası' öldürdüğü adamın cesedinin üzerine ayağını basıp aslan avcısı gibi poz vermesini gerekli kılabilir ki? Burada da iktisadi/politik nedenselliklerin açıklamakta yetersiz kaldıkları bir fazla vardır, o da 'keyif' kelimesiyle karşılamaya çalıştığım jouissance'dır.
Kendi deyimiyle bir nanosaniye öncesini de geçmiş olarak kabul ederek, bilimkurgu, gotik, polisiye, bilim, Lem, Žižek, Lacan diyor ve tarihe Freud'un gözünden, Sherlock Holmes'un pertavsızından bakıyor Somay. Kalemi susmasın dilediğim üstad, popüler kültür üzerine düşünür ve yazarken, okura bir geziyazısının rahatlığını ve zenginliğini sunuyor. Okunsun derim.

Salı, Mart 08, 2011

"History is his story."


1911 - Dünya Kadınlar Günü ilk kez kutlandı.

2003 - Recep Tayyip Erdoğan, Siirt'te yapılan yenileme seçimlerinde milletvekili seçilerek TBMM'ye girdi.

2011 - Dünya Kadınlar Günü yine de kutlu olsun.

Pazartesi, Şubat 07, 2011

"İnsan sevdi miydi buna bir çare düşünmeli."


Furniturelove me
Little AnnieLullaby
P:anoAnimal Friends
TvärvägenSeptember
ChinawomanParty Girl

*
SmogI Was a Stranger
Tom FreundTrondheim
David SylvianNostalgia
Daníel ÁgústSparks Fly
Grand SalvoSnow Falls

*
Grizzly BearReady, Able
Richard GallianoOblivion
Charles AtlasNeither/Nor
Ben Weaverwings as knives
Boy in StaticCandy Cigarette

*
Margo GuryanSunday Morning
Scars on 45Beauty's Running Wild
Element of CrimeKaffee und Karin
John Alexander EricsonRadioactivity
M. CraftI Got Nobody Waiting For Me

*
The Soft HillsHills Like White Elephants
Lanterns On The LakeI will lay you down
The Mural and the MintThe Part I Hate Most
It's ImmaterialDriving Away From Home (Jim's Tune)
We Were Promised JetpacksIt's Thunder And It's Lightning

Cumartesi, Ocak 22, 2011

Şarkı Okuma Kitabı..


"Erkek için iktidarı kurmanın ve korumanın çeşitli yolları var dünyada: Milletvekili olursunuz, başbakan olursunuz, sanayici olursunuz, polis olursunuz, ne bileyim, general ya da işkenceci olursunuz. Bunların hepsini kadınlar da yapabilir, ama bu yollarla 'iktidar sahibi' olamaz büyük çoğunluğu. Güç edinirler belki, ama iktidar edinemezler. Politik, psikolojik ve biyolojik çağrışımları bünyesinde toplayan bir kavram olarak 'iktidar' erkeğe özgüdür. Kuşkusuz kadınların da bu 'iktidar'la ilişki kurma yolları var, ama daha dolaylı; dolaylı olduğu için de hem şiddet daha sıkı bir kontrol altında bu ilişkide, hem de mekanizmaları daha iyi gözlenebilir, daha iyi anlaşılabilir.

Erkekler için 'iktidar' daha bebeklikten çıkar çıkmaz devreye giren, psikolojik kuruluşlarında çok daha köklü bir yer tutan bir kavram. Temelinde de elastik, büyüyüp küçülebilen bir et parçası var. Ya da en azından erkeklerin büyük çoğunluğu buna inandırılmışlar iki-üç yaşlarından beri. Herkesin bu kadar şiddetle inandığı bir şeye de gerçek olmaktan başka çare kalmıyor tabii."

Bülent Somay, hayatını etkileyen şarkılardan biri olan Famous Blue Raincoat üzerinde düşünürken derinlere iniyor/indiriyor. Mozaik'teki yıllarını da hesaba katarak, şarkı sadece şarkı değildir, diyor bir kez daha. Manifiesto, Suzanne, Fragile, Here Comes the Flood ve diğerleri. Okuyun isterim bu kitabı.