Perşembe, Kasım 12, 2009

"uzak şarkılar söylüyorum"

Kent - December
David Gilmour - Smile
Slint - Nosferatu Man
The Go-Betweens - I'm Allright
The Harvest Ministers - Six O'Clock Is Rosary
Small Town Boredom - Monday Night H.O.P.E. Group
The Waterboys - She's so Beautiful
Transona Five - Nick
The Workhouse - Flyover
Thomas Feiner & Anywhen - Yonderhead
William Fitzsimmons - Goodmorning
TwinSisterMoon - Burn the Place of the Heart
SoKo - Take My Heart
Bowerbirds - Bright Future
Richard Youngs - Soon It Will Be Fire
Three Mile Pilot - Planets
Great Lake Swimmers - Palmistry
Ryan Bingham - Boracho Station
Magyar Posse - Sleepwalker
The Deep Dark Woods - The Winter Hours

*tralala
*

Çarşamba, Kasım 11, 2009

Yaban..

- Senden tek bi ricam var.. Bacağımı keseceksin.

- Hayır.

- Bacağımı keseceksin., yapacaksın. Eğer ölmemi istemiyorsan kes bacağımı, yok başka çaresi. Keseceksin diyorum.

- Hayııır! Hayır yapamaam!

- Kesmezsen ölürüm.. Aslında, ölmek zor değil bence, yaşamak zor.. Mecbursun bunu yapmaya; çünkü, sen de beni seviyorsun.

- Hayııır! Hayır., yapamam diyorum! Hayır! Hayır! Hayır yapamam!

Yaşamanı istiyorum.. Yemin ederim istiyorum.

- Hadi al baltayı.. Benim ölmemi istemiyorsan, al.. Düşünme, acılara alışığım ben; ama, önceden şunu bil, senden gelen acılar bile bi başka! Ben istiyorum kesmeni, hadi... Balta şurda, sen gelmeden ateşe tuttum... Hadi..! Bekliyorum.. Bi kere vurdun mu tamam, inan bana hiç acımayacak, nolur gayret et, bi yardım et bana, hadi.. Gel., gel korkma!

- Hayır! Hayır, yo hayır yapamıycam!

- Korkma! İndir!

- Hayır yapamıycam!

- İndir artık, indir diyorum sana! İndir! İndir! Vur! İndir! İndir! İndir! Vur! Vuuur!

İşte kadın her seferinde indirir. Bugünkü dersimiz de Yeşilçam'dandı.

Hediye..

HayalMeyal'den, İstanbul'dan gitmeme 1 gün kala harika bir haber geldi. A Ay'ı izleme şansım olmayacak tekrardan ama Hayat Var için bugün, orada olmak süper olacak.

O güzel haber.

Pazartesi, Kasım 09, 2009

"It could be Lupus"

Hugh Laurie ya da ben.. Bu dizi ikimizden biri ölene kadar sürsün.

Perşembe, Kasım 05, 2009

Turbo..

Geçilse de seviyorum arkadaş bu atı.

Çarşamba, Kasım 04, 2009

İnsanlık Halleri..


1/
Sandığın doluysa, aşkını cebinde sakla.

18/
Başucuna dikecekleri taşta adın yazılı.
Artık kimseye ait olmayan bir ad.
Ne saçmalık.

40/
Bir elinde kalem, öbür elinde silgi.
İşte böyle yazılır.

45/
Bugünü yazıyorsan
yarın seni neden okusunlar?

78/
Mürekkepbalığı yedin diye
kendini yazar sanma.

81/
Şahini avcı yapan yalnızlıktır.

101/
Kapıyı açmadan önce çal.
Kim bilir, belki seni bekleyen
hiç kimse yoktur.

110/
Düşünde gördüklerine inanma.
Sokakta gördüklerine hiç inanma.

115/
Kimsenin ocağına düşme.
Yanarsın.

135/
-- Ah! ne güzel bir gün.
-- Dur, daha gün batmadan
böyle bir şey söyleme.

145/
-- Ne diyorduk?
-- Hiçbir şey.
-- Ah! demek başladığımız yere döndük.
-- Hiçbir şeyden mi başlamıştık.
-- Sanırım.
-- Öyleyse, yeniden başlayabiliriz.
-- Hadi başla.
-- Ne diyorduk?
-- Hiçbir şey.

Pazartesi, Kasım 02, 2009

Roman Abramovich'in Gırtlağı!

Abi ne yermişsiniz, ne kemirirmişsiniz be. 47.000 $ diyorsun yahu, 47.000. Ben bu aralar parayı niye dert ediyorum bilmiyorum ama o Cristal Rose boğazından nasıl geçti onu biliyorum: Lıkır lıkır.

Cumartesi, Ekim 31, 2009

Lotarya!

Ercan Saatçi - Metin Özülkü tarzı futbol muhabbetlerine giremiyorum eskisi gibi. Futboldan iyice soğumuşum, Beşiktaş yenildiğinde "Nası koyduk?" diyenlere kızmalar da yok. Atyarışlarına olan ilgim boş vaktim ne kadar çoksa o kadar çok. Yarın Turbo koşuyor, birkaç güne buralardan kaçıyorum, karabatak gibi çıkacağım günlere kadar eğlenebilmek istiyorum. Bayrampaşa'ya açılan Akvaryum'un öğrenci giriş ücretinin 18 TL olması örseliyor nalımı, okumaya heveslenemediğim kitapların birikmesi canımı sıkıyor, sonra Radiohead dinlerken bi berraklaşma hasıl oluyor zihnimde, önüme gelen karmaşık sayıları bırakıyorum. Kahve döktüğüm klavyemi bulunduğu yer olan ranzanın üzerinden alıp tuş takımının arasındaki gecelere, şarap tıpalarına, bir şeylere bakıyorum.

Sabaha doğru kendimi halıdan topluyorum.

Cuma, Ekim 30, 2009

Koful..

Gülemeyenleri anlıyor, gülmeyenleri anlayamıyorum. Babamla bahçedeki motorun üzerine oturup hediye gelen şarabı açıyoruz: Merlot Demisee. Yağmur yağıyor filan. Kimileri bunu edebî, şiirsel buluyorlar ama ortada böyle bir durum yok. Yani, bunu hayâl etmek şiirsel ama bunun kendisi değil. Çünkü biraz üşüyorum. Ayağımda şort, babama bakınca ortaya çıkan, yanında sigara içebildiğim zamandan bu yana daha da rahatlayan bir ben algısı benden içeru ve gülemeyenleri anlarken gülmeyenleri anlamıyorum. Zamanımın büyük kısmını geçirdiğim insanlarla en temel faaliyetimiz gülmek. Evet şu sıralar siyasa gergin, babam gene de gülebiliyor. Herkes gülüyor. Yılın ilk salebini içtim yüzüm gülüyor. Mizah, birazcık mizah, diyor Burak, "Blogun resmen tematik oldu, hiç tat almıyorum". Düşününce hak veriyorum, düşününce günümün büyük kısmını ayırdığım filmlerin beni biraz boğduğunu ama bunları yazdığımda benim başkalarını çok daha fazla boğduğumu görüyorum. Böyle bazen şeffaf yanım tutuyor bir de. Bir de ona gülüyorum. Hasılı, komik olalım ama gülünç olmayalım diyor, iyi gülücükler diliyorum.

Çarşamba, Ekim 28, 2009

Otoyol Uykusu..

"Şimdi durup geriye baktığımda güneşli bir piknik olarak hatırlıyorum çocukluğumu, karatrenlerin isi bir ölümsüzlük eczası gibi ciğerlerime çörekleniyor, ineceği istasyonu geçen ama bundan gizli bir hoşnutluk duyan bir ahirzaman yolcusu gibi, güneşli bir piknik, kır yangını. Ya da hatırladıkça vücuda serinlik veren bir şey, kalın yorganların altında boğulurken duvarların bütün soğukluğunu emer gibi, hayır öyle değil, yorucu bir maçtan sonra mutlu ve susamış çeşmelere koşmamız gibi, bu oldu, evet hatırladıkça serinleten bir şey çocukluğum, bazen üşüten, titreten, aynı eşekdonduran güneşi. Öyle derdik, eşekdonduran güneşi derdik, yanılır da bir kış günü görünürse güneş, ama güneş amca derdik donduracaksan eşekleri dondur, tırnakları kesilmiş, elleri mendilleri temiz çalışkan çocuklarız biz." Syf.60

Okuma Üzerine..

"Değerli bir resmi oyma tahtadan bir çerçeveye emanet edip koruma zahmetini zihinlerinden uzaklaştırarak evlerini hayran oldukları başyapıtların röprodüksiyonlarıyla süslemeyi zevk sahibi insanlara bırakıyorum. Odalarını zevklerine göre döşemeyi ve sadece onaylayabilecekleri şeylerle doldurmayı da zevk sahibi insanlara bırakıyorum. Bense, kendimi, her şeyi benimkinden çok farklı hayatların, benimkine karşıt bir zevkin yaratısı ve dili olduğu bir odada, bilinçli düşünceme ait hiçbir şey bulamayacağım, hayal gücümün kendini ben olmayanın bağrına gömülmüş hissederek coştuğu bir odada ancak yaşıyor ve düşünüyor hissederim; uzun, soğuk koridorlu, dışardaki rüzgârın kaloriferin ısıtma çabalarına başarıyla karşı koyduğu, duvarlarını hâlâ ilçenin coğrafi haritasının süslediği, her sesin sessizliği yerinden oynatarak görünür kıldığı, odalarda hava akımının temizlediği ama silinmeyen bir kapatılmışlık kokusunun korunduğu ve duruma hayran kalan, bu kokuyu düşünce ve hatıra olarak içerdiği her şeyle birlikte kendi içide yeniden yaratmayı denemek için ona bir model gibi poz verdiren hayal gücüne ulaştırmak için yüzlerce kez teneffüs ettiren; geceleyin, odanın kapısını açtığında, insanın, orada dağınık duran tüm bir hayata tecavüz etme hissine kapıldığı ve kapıyı kapayıp, daha ileriye, masaya ya da pencereye kadar ilerlediğinde, bu hayatı çekinmeden elinde tuttuğunu sandığı; ilçe merkezindeki halıcının Paris zevki sanarak döşediği kanepenin üzerine bu hayatla birlikte bir tür hafifmeşreplikle oturma hissine kapıldığı; başkalarının ruhuyla ağzına kadar dolu olan ve ızgaraların biçimine ve perdelerin desenlerine kadar onların düşlerinin izlerini koruyan bu odada, eşyaları şuraya buraya koyarak efendi rolü taslayıp, odadaki meçhul halı üzerinde çıplak ayak yürüyerek ve insanın samimiyetle kendi kafasını karıştırma niyetiyle her yerde bu hayatın çıplaklığına dokunma hissiyle dolup taştığı gar otellerinden birine ayak bastığımda kendimi ancak mutlu hissederim; o zaman, insan titreyerek sürgüyü çektiğinde, bu gizli hayatı kendisiyle birlikte kapadığını, önünde, yatağa doğru ittiğini ve nihayet üzerine çektiği büyük beyaz çarşaflarda onunla birlikte yattığını sanır, oysa, çok yakındaki kilise, can çekişenlerin ve âşıkların uykusuzluk saatini bütün şehir için çalmaktadır." Syf.19-20
-Çev. Işık Ergüden

Salı, Ekim 27, 2009

\m/

Lan adam, hayatım boyunca aldığım en anlamlı hediyeydi. Eyvallah.

Haute tension..

İnsanoğlu kolay tatmin olmuyor, tıpkı bu filmin yönetmeni gibi. 70küsürüncü dakikada bitir şu filmi, "hacı ben senelerdir böyle gerilmedim" diyerek elini sıkayım, tebrik edeyim. "Başyapıt twist"ine kasıyorsun, hazır kan şiddet gösterdim, iyice gerdim üzerine zekice bir manevrayla bir de şaşırtayım, saygı duysunlar diyorsun.. Abi deme, yoksa kırk tane mantık hatası peydah olacak.. Yook ama; illâ diyecen. Okey. Al sana on üzerinden altıbuçuk. İnanmadım ama söylendiğine göre 143 ülkede yasaklanan film yapmışsın da, ben burada üzüle üzüle eleştireyim. Ayıp ulan Alexandre, ayıp be.

Doldur!

Deniz Durukan: - O yüzden klip yapmıyorsun, öyle mi?

Demirhan Baylan: - Evet, göz en çok yanılan şeydir. Göz aptaldır. Mesela David Bowie'nin tabirine göre, göz açtır. İnsanın gözü kulaklarından daha açtır, gibi lafı var. Doğru, bunu bile, bile sömürmenin bir anlamı var. İnanılmaz yakışıklı rock starı Demirhan Baylan olarak mı dolaşmam lazım? İnsan utanır böyle şeyden. Saçımı taramaya bile üşenen bir herifim. Benim adam olabilmem için toplumsal patentlere uyum sağlamam mı gerekiyor? Hiç alakası yok. Normal insanlar böyle davranmaz. Diyelim ki ben yeteneksizim, bundan utanmam mı gerekiyor? Yeteneklilerin dünyayı ne hale getirdiklerini gördük, atom bombası yaptılar. Ne yapacağım ben? Herkese tavsiyem şu; sanat iyi bir şeydir, valla iyi bir şeydir. Çünkü sanatla uğraşmak utanç kaynağı oldu bazı çevrelerde. Sanat insan içindir ya, genelde insan kendisi için yapar sanatı. Birileri faydalanırsa da faydalanır. İsteyen herkes yapsın. İçinden şiir mi yazmak geliyor, yaz. Ya da resim mi yapmak geliyor... Kim tutuyor seni? Kim tutuyor biliyorum, bu ilahlar tutuyor. Leonarda Da Vinci'nin resmine bakıyorum, ondan sonra resim yapamıyorum. Çünkü bir paradigma var kafamda, yaparsam böyle yapmak zorundayım diye düşünüyorum. Ne cüret ya! İçimden resim yapmak geliyor. Yetenekli miyim, tembel miyim, iyi miyim? İnsanım! İnsanı hayvandan ayıran tek şey düşünmek değil. Güzellikleri ortaya koyma yeteneğimiz var. Baskıcı yöntemlerle insanı ezerek, sen yapamazsın, edemezsin diyorlar. Sen bana şiirlerinle ya da resimlerinle gel isterim. Ama beğenmemi bekleme. O da bir özgürlüktür. Senin beğendirme derdin olmayacak. Sadece var olma sebebiyle yapıyorsun onu. İçinden geliyor. İşte o zaman hayatın anlamını bulursun.
Demirhan Baylan'ı, şarkılarından söylemine kadar hep sevmişimdir. "...çünkü izin veriyorum!" mottolu bloguna, sitesine ve bu röportajına bir göz atın istiyorum. Teşekkür ediyorum.

Pazartesi, Ekim 26, 2009

!

Sadece tek harf, ne anlatmaya çalıştıklarını bu yüzden anlayabilemiyorum. Mesela The Clientele'nin K'sı. Labradford'un '97 çıkışlı Mi Medya Naranja Ep'sindeki çoğu şarkı. P misal oldukça güzel. Var böyle şeyler yahu garip. Kuğl. Nereden takıldım bilemiyorum üstelik.

Pazar, Ekim 25, 2009

uuy #5

- bira bitince burnum akmaya başladı.
- benim de, ağlamak deniyor.

eheh

burçak beni sevmiyor. : ) burçak gerçek bir isim ama inanmayacaksınız.

Cumartesi, Ekim 24, 2009

Dönüş..

en iyi türk filmi ve en iyi film müziği.

Seed..

ABD yasalarına göre suçlu 45 saniye boyunca verilen 15,000 voltluk elektrikten 3 kez kurtulursa, serbest bırakılmalıdır.

Korkunç düşük Imdb puanını kesinlikle haketmeyen, süresi kısa tutulmuş arıza bir film Seed. Max Seed, 6 yılda 666 cinayet işlemiş bir manyaktır ve elektrikli sandalyede de ölmeyince, birkaç ajan canlı canlı onu gömerler, sonra Seed geri gelir.

Asla ölmeyen maskeli katil gibi tiksindiren bir klişe dahi bu filmin rahatsız ediciliğini gölgeleyemiyor. Korku manyaklarına öneririm ben. Çok kötü filmlerin yönetmeni Uwe Boll'un bence en iyi işi.

uuy #4

- Nabyon?
- Nebliyim ya.