Erken uyandığım (ki erken derken gerçekten sabahı kastediyorum) zamanlar öğrenim hayatım boyunca "sabahçı" olduğum geliyor. Öğlencilere uyuz olmak da o zamandan kalma bir şey, aynı mahalledesiniz, cuma günleri tören sonrası eve koşup şortları eşofmanları çekip okul bahçesine top koşturmaya gidiyorsunuz, o arkadaşınız üzerinde önlük, üniforma her neyse daha yeni damlıyor oluyor ortama. O adama uyuz oluyorsunuz.Zincirli salıncak'ı hatırlıyor musunuz bilmiyorum. Hani bir sürü insan biner, amcanın biri çevirir, döner, döner, dönersin. Olayı bu. Adı bu olmayabilir. Susam Sokağı'nın jeneriğinden de hatırlıyor gibiyim ben. Ya da okul çıkışlarına gelen leblebi tozu satan adamı ve küçük arabasını. Bir de şeyi, küçük bir kapta bulunan pembe renkli jöleyle, nohut-pilav'ı. Eyüb'de pazarlar cuma kurulduğundan, kalabalığın arasından yardıra yardıra "Abi ketçap da dök!" der ve bol sulu ayranla cebellezi ederdik. Normalde pilava ketçap dökmeyenler de bu "aç güruh"a dahildi.
Aslında konuyu "varoş"a getirmeye çalışıyorum da lâf uzadıkça uzuyor, sapanla florya vurmak, çıtalı uçurmak, 'iribaş' denen kurbağa yavrularını balık diye arkadaşlara satmak, gazete tomarlarını, alüminyum folyoları, 'sarı' denen değerli madenî şeyi filan kilo ile satmak diye de gider.
İşte Umut Sarıkaya, varoşu bildiği için, bu detayları en az benim kadar iyi hatırladığı ve gözümüze soktuğu için bu kadar seviliyor dersem yanlış olur muyum? Üstelik bunu harika yapıyor.
Varoşun zaten sadece mizahı iyi, edebiyatını yapmaya çalışanlar için Ulus Baker'den geliyor: Meczup Edebiyatı. (Yüzeybilim Fragman'larında da var bu yazısı.)
Gününüz, ne dediğini bilmeyen sabah mahmuru bu yazı gibi karmakarışık olmasın, güzel olsun diliyor, uzuyorum.
~ I'll be gone.








