Cumartesi, Aralık 26, 2009

Babam Tom Waits Gibi Adam..

Erken uyandığım (ki erken derken gerçekten sabahı kastediyorum) zamanlar öğrenim hayatım boyunca "sabahçı" olduğum geliyor. Öğlencilere uyuz olmak da o zamandan kalma bir şey, aynı mahalledesiniz, cuma günleri tören sonrası eve koşup şortları eşofmanları çekip okul bahçesine top koşturmaya gidiyorsunuz, o arkadaşınız üzerinde önlük, üniforma her neyse daha yeni damlıyor oluyor ortama. O adama uyuz oluyorsunuz.

Zincirli salıncak'ı hatırlıyor musunuz bilmiyorum. Hani bir sürü insan biner, amcanın biri çevirir, döner, döner, dönersin. Olayı bu. Adı bu olmayabilir. Susam Sokağı'nın jeneriğinden de hatırlıyor gibiyim ben. Ya da okul çıkışlarına gelen leblebi tozu satan adamı ve küçük arabasını. Bir de şeyi, küçük bir kapta bulunan pembe renkli jöleyle, nohut-pilav'ı. Eyüb'de pazarlar cuma kurulduğundan, kalabalığın arasından yardıra yardıra "Abi ketçap da dök!" der ve bol sulu ayranla cebellezi ederdik. Normalde pilava ketçap dökmeyenler de bu "aç güruh"a dahildi.

Aslında konuyu "varoş"a getirmeye çalışıyorum da lâf uzadıkça uzuyor, sapanla florya vurmak, çıtalı uçurmak, 'iribaş' denen kurbağa yavrularını balık diye arkadaşlara satmak, gazete tomarlarını, alüminyum folyoları, 'sarı' denen değerli madenî şeyi filan kilo ile satmak diye de gider.

İşte Umut Sarıkaya, varoşu bildiği için, bu detayları en az benim kadar iyi hatırladığı ve gözümüze soktuğu için bu kadar seviliyor dersem yanlış olur muyum? Üstelik bunu harika yapıyor.

Varoşun zaten sadece mizahı iyi, edebiyatını yapmaya çalışanlar için Ulus Baker'den geliyor: Meczup Edebiyatı. (Yüzeybilim Fragman'larında da var bu yazısı.)

Gününüz, ne dediğini bilmeyen sabah mahmuru bu yazı gibi karmakarışık olmasın, güzel olsun diliyor, uzuyorum.

~ I'll be gone
.

Cuma, Aralık 25, 2009

İsmet Özel: "Gavurda Akıl Olsa Müslüman Olurdu!"

Siz de izlediniz mi? Duydunuz mu siz de benim gibi? Diğer incilerini de işittiniz değil mi?

Böylesi aşağılamaları pek sevmem ama biraz belaltı vuracağım arkadaşım, kusura bakmayasın.

İsmet Özel, yaşlandıkça sevildiği cenah için de 'özel'liğini yitirdiğinden midir, iyice saçmalamaya başladı. Fakat bu kez korkunç bir şuursuzlukla, gözüpeklikle, yardıra yardıra geliyor. 32. Gün'de dediklerini alt alta yazsam herhalde sürreal bir çalışma kabul edilir, "
Kübist çalışmışsınız sanki :)" diyen biri çıkar, ben ona "Azrail ensede, gerzekleşmem doğal" derim, sonra en yakın akıl hastanesine naklimi rica eder, git derim, git kendini benden kurtar. Bu kadarım.

İsmet Özel'in şairliğinden zerre hazzetmemem bir yana, 'mütedeyyin' duruşundan ötürü bir nebze katlanabiliyordum. Kabul ettiği şekilde yaşayan insanları yine kendiyle, serbest ve rahat bırakmanın gerekliliğine inanıyorum, ama herkesin '
özel'ine saygım yok şu andan itibaren.

+18

Sen kim oluyorsun da insanları gavur, müslüman, türk sözcükleri ile tasnif ediyor, bölüyor, yargılıyorsun? Faşist misin (nasıl oldu bu, sevdin bence) sen İsmet Özel? Ne çektin de "Allah Türkçe'yi Müslümanlara yolladı" diyebiliyorsun? Filolog musun kafan mı güzel? Tarih mi bilmiyorsun yoksa kargocu musun? Senin sıkıntın ne İsmet Özel?

Sen kim oluyorsun da "
Her türk müslümandır fakat her müslüman türk değildir" diye kanun hükmünde kararname çıkarıyorsun işkembe-i kübrâ'ndan? Suyla seyreltilmemiş kolonya mı yutturdular sana, para mı verdiler, tehdit mi ettiler? Bunadın mı yoksa ciddi misin?

Sen kim oluyorsun da "
Müslüman olmayan her insan, insan olarak benden daha düşüktür." diyorsun? Sen ne kadar yüksektesin de insanları hakir görüyor, horluyor, sinirlerini zorluyorsun; kafana troposfer mi çarptı İsmet Özel? Sen ne kadar muhteşemsin ki, sen insanlığa ne kattın ki İsmet Özel? "Komünizm, cemaatçiliktir" eşitliğine gelene kadar denklemleri yamulttun, ideolojiler üstü bir Laplace oldun çıktın; bizi doğruya, mutlak gerçeğe...

Of.

Yahu düşün artık edebiyatın da, insanlığın da yakasından. Sizi
hâlâ okuyabilenleri alın, çoook uzak bir adaya yerleşin, bir edebiyat dergisi çıkarıp adını da hatrıma "Gerzek" koyun; italik olsun.

Kimse bana, şairliğinden, edebî guruluğundan, kalemşörlüğünden bahsetmesin. Bir rüzgârla sol'dan sağ'a gidenine, dört çekerle dokuz tahta altına gidene kadar fikr-i sabitim.

Salı, Aralık 15, 2009

Factotum #1

- Henry, düşünüyordum da..
- Düşünmek iyi değil.

Cumartesi, Aralık 12, 2009

veyahut ben sarhoş olmuşumdur..

Bazen kendime, kendimi insanlara "mutluluk", "huzur" keywordlerini içeren düş cümlelerimden bahseder yakaladığımda çok kızıyorum.

Salı, Aralık 08, 2009

"kilisede düşürdüğümüz küldü yaşamak"

"Hayat bir simülasyondur" diyor Jean Baudrillard. "Ne kadar az bilirsen o kadar çok kızarsın" diyor Bertrand Russell. "Şimdiki hükümetimiz bize birlikte yaşamayı öğretiyor" diyor Serdar Ortaç. "İyi olmak kolaydır, güç olan adil olmaktır" diyor Victor Hugo. "Fenerbahçe'nin ligde yediği son dört golün üçü hakem hatası" diyor Rıdvan Dilmen. "Beyim sana iki çift lafım var" diyor Yaşar Usta, "O laflar boy boy, seni si.." diye devam ediyor mahallenin bıçkın ergeni Salih. "Çağımız bir görüşler çağıdır" diyor Ulus Baker. "Serap çekil televizyonu göremiyoruz" diyor babam. "Büyük insanlar, tüm acılara şikayetsiz katlanırlar" diyor Friedrich von Schiller. "Acı var mı acı" diye soruyor Reha Muhtar. "Kendimizi zorbayken yakaladık" diyor Yıldırım Türker. "Oğlum üstüne bir şeyler giy" diyor annem. "Üşüdüm üstümü örtsene anne" diyor Zeki Müren. "İnsan samimiyetinin altını çizince, ister istemez üstünü de çiziyor" diyor Murat Menteş. "Playliste bi el atsana" diyor Onur'a Onur, "Çıkaralım bütün şarkıları cebimizden" diyor Devrim Dirlikyapan. "Keşke yüzümü de tarayabilseydim" diyor Charles Bukowski, haliyle "Tipimi sikeyim" diye yanıtlıyor onu Umut Sarıkaya. "Ben, bir başkasıdır" diyor Arthur Rimbaud. "Cehennem başkalarıdır" diyor Jean-Paul Sartre. "Kriz bizi teğet geçti" diyor Recep Tayyip Erdoğan, "Tanrı her zaman geometri ile çalışır" diyor onların Eflatun'u. "Yaşına başına bakmadan morlar giyinen bir kadına asla güvenme diyor" Oscar Wilde. "Kadınları anlamaya çalışacak kadar aptal olmadım" diyor Boris Vian. "Yaşamın, yapılmayan olarak kalacak" diyor Oruç Aruoba. "Protest müziğin kralı benim" diyor Emrah Dinçer, "Mümkün mertebe uzaya git" diyor Erdener Abi.

"Seni seviyorum" diyor biri bir gün, "Peki bu bilgi gerçek hayatta ne işime yarayacak" diyorum ben.

Pazar, Aralık 06, 2009

"otobüsleri aldın, şehirleri ufalttın"

Mutsuz biri yazmak istiyor. Dinlemek, okumak, dökmek. Çok konuşmamayı çok isterdim, daha az içeyim çok isterdim. Başka biri olmak değil, şu ankinden başka biri olmak isterdim.

aklıma yeni fikirler boca olunca
bazen çok terliyorum, bazen ise kan!
yahya kemal madrid'teyken...-yeni öğrendim-

maalesef seni çok özlüyorum ben.

Şiirin bu kısmını gerçekten söylemek isterdim.

Çarşamba, Aralık 02, 2009

Cehennemden Selamlar.

Bir küreklik toprak: Galiba tahmin ettiğimden daha da çok sıkılmış, bunalmış, tiksinmiş ve gücenmişim. Bugün yapmış olduğunuz iyi ya da kötü herhangi bir şey, yarın daha iyi ya da daha kötü bir şey olarak önünüze konuyorsa, ortada ciddi bir zamanlama hatası var demektir. Ölçüyü tutturamayınca kendiniz bile değilsiniz, samimiyetinizi alkol, hüznünüzü gündelik acılar belirliyor. Ne halt olduğunuzu kendiniz bile bilmiyor ama başkalarına vuruyor, küfrediyor, savuruyorsunuz be. Yani modaya göre ölüyorsunuz ve artık cidden umrumda bile değilsiniz.

Pazartesi, Kasım 23, 2009

"Şebnem bu, ameliyat sırasında cerrahın ölmesine benziyor."

"Benim payıma paylaşılamayan şeyler düştü galiba? Beni mahveden hatalarım hangileriydi, emin olamıyorum. Gerçek bela, devrim niteliğindeki bahtsızlık, büyük noksan neydi hayatımdaki? Bunlar ve benzeri belirsizlikler insanı sersemletiyor. Yanlış anlamaların mikrodalga fırınında ısıtılmış ve çabucak bayatlayan umut kırıntılarıyla besleniyorum. Zehirlenmeye bile yetmeyecek porsiyonlarla. Çölde seraplar gören bir şempanze gibiyim. Tımarhanede esir edilmiş felçli bir dilsiz kadar gerginim.

Pekala... Ciddiye alınmak için mızıkçılığa başvurma taktiğini kenara bırakayım.

Sonuçları nedenlerin önüne almayayım. Methiyeden şantaja geçmeyeyim. Vahşetim törene dönüşmesin.
Papatyaları harf olarak kullanayım.
Çağın gerisinde kalmayayım.

İlk romanı 1007 yılında Murasaki Shikibu adlı Japon soylusu bir kadın yazmış: kitabın adı Genji'nin Hikayesi.
Romancılar bin senedir çalışıyor; bin yıla kalmaz seni anlatabilecek seviyeye ulaşabilirler.
İnsanı cazibe hareket ettirir, mucize de durdurur.
Sözlerim sana karmaşık mı geliyor? Birinin beni anlaması için yanımda elli yıl geçirmesi gerek Şebnem.
Keşke, içimizdeki bitki örtüsünü çürümeye terk etmek zorunda olmasak.
Kendimizi emanet edebileceğimiz kişiyi bulana kadar canımız çıkmasa.
Benzer şeyler arasında fark gözetme lüksüne sahip değiliz.
O kadar zekisin ki Şebnem, benim kurnazlığım senin dehanın yanında sağır bir devede kulak.
Belki dileklerim gerçekleşmese de iyi bir insan olurum?
Sanırım cehenneme gerçekten uğrayacağım, fakat cennete yakın bir bölgesine.
Şişko bir şeytanın, çelimsiz bir meleği göğsümün kafesinde patakladığını hissediyorum...
Dişlerini, çillerini tek tek öpüyorum.

Müntekim"
Syf.296-297

Cuma, Kasım 20, 2009

"verasetten taharettir razı olduğum gitmek"*

O arada Wereyda:

Şınavlar bitti.
Biri doğdu.
"Çizgilerle Nâzım Hikmet" ve "Yeditepe Öyküleri" okundu.
Bazen palto yakaları kaldırıldı.
Kahve vardı.

Şaşırılmayacak kadar normaldi.

*Osman Atıf Özmen

Perşembe, Kasım 12, 2009

"uzak şarkılar söylüyorum"

Kent - December
David Gilmour - Smile
Slint - Nosferatu Man
The Go-Betweens - I'm Allright
The Harvest Ministers - Six O'Clock Is Rosary
Small Town Boredom - Monday Night H.O.P.E. Group
The Waterboys - She's so Beautiful
Transona Five - Nick
The Workhouse - Flyover
Thomas Feiner & Anywhen - Yonderhead
William Fitzsimmons - Goodmorning
TwinSisterMoon - Burn the Place of the Heart
SoKo - Take My Heart
Bowerbirds - Bright Future
Richard Youngs - Soon It Will Be Fire
Three Mile Pilot - Planets
Great Lake Swimmers - Palmistry
Ryan Bingham - Boracho Station
Magyar Posse - Sleepwalker
The Deep Dark Woods - The Winter Hours

*tralala
*

Çarşamba, Kasım 11, 2009

Yaban..

- Senden tek bi ricam var.. Bacağımı keseceksin.

- Hayır.

- Bacağımı keseceksin., yapacaksın. Eğer ölmemi istemiyorsan kes bacağımı, yok başka çaresi. Keseceksin diyorum.

- Hayııır! Hayır yapamaam!

- Kesmezsen ölürüm.. Aslında, ölmek zor değil bence, yaşamak zor.. Mecbursun bunu yapmaya; çünkü, sen de beni seviyorsun.

- Hayııır! Hayır., yapamam diyorum! Hayır! Hayır! Hayır yapamam!

Yaşamanı istiyorum.. Yemin ederim istiyorum.

- Hadi al baltayı.. Benim ölmemi istemiyorsan, al.. Düşünme, acılara alışığım ben; ama, önceden şunu bil, senden gelen acılar bile bi başka! Ben istiyorum kesmeni, hadi... Balta şurda, sen gelmeden ateşe tuttum... Hadi..! Bekliyorum.. Bi kere vurdun mu tamam, inan bana hiç acımayacak, nolur gayret et, bi yardım et bana, hadi.. Gel., gel korkma!

- Hayır! Hayır, yo hayır yapamıycam!

- Korkma! İndir!

- Hayır yapamıycam!

- İndir artık, indir diyorum sana! İndir! İndir! Vur! İndir! İndir! İndir! Vur! Vuuur!

İşte kadın her seferinde indirir. Bugünkü dersimiz de Yeşilçam'dandı.

Hediye..

HayalMeyal'den, İstanbul'dan gitmeme 1 gün kala harika bir haber geldi. A Ay'ı izleme şansım olmayacak tekrardan ama Hayat Var için bugün, orada olmak süper olacak.

O güzel haber.

Pazartesi, Kasım 09, 2009

"It could be Lupus"

Hugh Laurie ya da ben.. Bu dizi ikimizden biri ölene kadar sürsün.

Perşembe, Kasım 05, 2009

Turbo..

Geçilse de seviyorum arkadaş bu atı.

Çarşamba, Kasım 04, 2009

İnsanlık Halleri..


1/
Sandığın doluysa, aşkını cebinde sakla.

18/
Başucuna dikecekleri taşta adın yazılı.
Artık kimseye ait olmayan bir ad.
Ne saçmalık.

40/
Bir elinde kalem, öbür elinde silgi.
İşte böyle yazılır.

45/
Bugünü yazıyorsan
yarın seni neden okusunlar?

78/
Mürekkepbalığı yedin diye
kendini yazar sanma.

81/
Şahini avcı yapan yalnızlıktır.

101/
Kapıyı açmadan önce çal.
Kim bilir, belki seni bekleyen
hiç kimse yoktur.

110/
Düşünde gördüklerine inanma.
Sokakta gördüklerine hiç inanma.

115/
Kimsenin ocağına düşme.
Yanarsın.

135/
-- Ah! ne güzel bir gün.
-- Dur, daha gün batmadan
böyle bir şey söyleme.

145/
-- Ne diyorduk?
-- Hiçbir şey.
-- Ah! demek başladığımız yere döndük.
-- Hiçbir şeyden mi başlamıştık.
-- Sanırım.
-- Öyleyse, yeniden başlayabiliriz.
-- Hadi başla.
-- Ne diyorduk?
-- Hiçbir şey.

Pazartesi, Kasım 02, 2009

Roman Abramovich'in Gırtlağı!

Abi ne yermişsiniz, ne kemirirmişsiniz be. 47.000 $ diyorsun yahu, 47.000. Ben bu aralar parayı niye dert ediyorum bilmiyorum ama o Cristal Rose boğazından nasıl geçti onu biliyorum: Lıkır lıkır.

Cumartesi, Ekim 31, 2009

Lotarya!

Ercan Saatçi - Metin Özülkü tarzı futbol muhabbetlerine giremiyorum eskisi gibi. Futboldan iyice soğumuşum, Beşiktaş yenildiğinde "Nası koyduk?" diyenlere kızmalar da yok. Atyarışlarına olan ilgim boş vaktim ne kadar çoksa o kadar çok. Yarın Turbo koşuyor, birkaç güne buralardan kaçıyorum, karabatak gibi çıkacağım günlere kadar eğlenebilmek istiyorum. Bayrampaşa'ya açılan Akvaryum'un öğrenci giriş ücretinin 18 TL olması örseliyor nalımı, okumaya heveslenemediğim kitapların birikmesi canımı sıkıyor, sonra Radiohead dinlerken bi berraklaşma hasıl oluyor zihnimde, önüme gelen karmaşık sayıları bırakıyorum. Kahve döktüğüm klavyemi bulunduğu yer olan ranzanın üzerinden alıp tuş takımının arasındaki gecelere, şarap tıpalarına, bir şeylere bakıyorum.

Sabaha doğru kendimi halıdan topluyorum.

Cuma, Ekim 30, 2009

Koful..

Gülemeyenleri anlıyor, gülmeyenleri anlayamıyorum. Babamla bahçedeki motorun üzerine oturup hediye gelen şarabı açıyoruz: Merlot Demisee. Yağmur yağıyor filan. Kimileri bunu edebî, şiirsel buluyorlar ama ortada böyle bir durum yok. Yani, bunu hayâl etmek şiirsel ama bunun kendisi değil. Çünkü biraz üşüyorum. Ayağımda şort, babama bakınca ortaya çıkan, yanında sigara içebildiğim zamandan bu yana daha da rahatlayan bir ben algısı benden içeru ve gülemeyenleri anlarken gülmeyenleri anlamıyorum. Zamanımın büyük kısmını geçirdiğim insanlarla en temel faaliyetimiz gülmek. Evet şu sıralar siyasa gergin, babam gene de gülebiliyor. Herkes gülüyor. Yılın ilk salebini içtim yüzüm gülüyor. Mizah, birazcık mizah, diyor Burak, "Blogun resmen tematik oldu, hiç tat almıyorum". Düşününce hak veriyorum, düşününce günümün büyük kısmını ayırdığım filmlerin beni biraz boğduğunu ama bunları yazdığımda benim başkalarını çok daha fazla boğduğumu görüyorum. Böyle bazen şeffaf yanım tutuyor bir de. Bir de ona gülüyorum. Hasılı, komik olalım ama gülünç olmayalım diyor, iyi gülücükler diliyorum.

Çarşamba, Ekim 28, 2009

Otoyol Uykusu..

"Şimdi durup geriye baktığımda güneşli bir piknik olarak hatırlıyorum çocukluğumu, karatrenlerin isi bir ölümsüzlük eczası gibi ciğerlerime çörekleniyor, ineceği istasyonu geçen ama bundan gizli bir hoşnutluk duyan bir ahirzaman yolcusu gibi, güneşli bir piknik, kır yangını. Ya da hatırladıkça vücuda serinlik veren bir şey, kalın yorganların altında boğulurken duvarların bütün soğukluğunu emer gibi, hayır öyle değil, yorucu bir maçtan sonra mutlu ve susamış çeşmelere koşmamız gibi, bu oldu, evet hatırladıkça serinleten bir şey çocukluğum, bazen üşüten, titreten, aynı eşekdonduran güneşi. Öyle derdik, eşekdonduran güneşi derdik, yanılır da bir kış günü görünürse güneş, ama güneş amca derdik donduracaksan eşekleri dondur, tırnakları kesilmiş, elleri mendilleri temiz çalışkan çocuklarız biz." Syf.60

Okuma Üzerine..

"Değerli bir resmi oyma tahtadan bir çerçeveye emanet edip koruma zahmetini zihinlerinden uzaklaştırarak evlerini hayran oldukları başyapıtların röprodüksiyonlarıyla süslemeyi zevk sahibi insanlara bırakıyorum. Odalarını zevklerine göre döşemeyi ve sadece onaylayabilecekleri şeylerle doldurmayı da zevk sahibi insanlara bırakıyorum. Bense, kendimi, her şeyi benimkinden çok farklı hayatların, benimkine karşıt bir zevkin yaratısı ve dili olduğu bir odada, bilinçli düşünceme ait hiçbir şey bulamayacağım, hayal gücümün kendini ben olmayanın bağrına gömülmüş hissederek coştuğu bir odada ancak yaşıyor ve düşünüyor hissederim; uzun, soğuk koridorlu, dışardaki rüzgârın kaloriferin ısıtma çabalarına başarıyla karşı koyduğu, duvarlarını hâlâ ilçenin coğrafi haritasının süslediği, her sesin sessizliği yerinden oynatarak görünür kıldığı, odalarda hava akımının temizlediği ama silinmeyen bir kapatılmışlık kokusunun korunduğu ve duruma hayran kalan, bu kokuyu düşünce ve hatıra olarak içerdiği her şeyle birlikte kendi içide yeniden yaratmayı denemek için ona bir model gibi poz verdiren hayal gücüne ulaştırmak için yüzlerce kez teneffüs ettiren; geceleyin, odanın kapısını açtığında, insanın, orada dağınık duran tüm bir hayata tecavüz etme hissine kapıldığı ve kapıyı kapayıp, daha ileriye, masaya ya da pencereye kadar ilerlediğinde, bu hayatı çekinmeden elinde tuttuğunu sandığı; ilçe merkezindeki halıcının Paris zevki sanarak döşediği kanepenin üzerine bu hayatla birlikte bir tür hafifmeşreplikle oturma hissine kapıldığı; başkalarının ruhuyla ağzına kadar dolu olan ve ızgaraların biçimine ve perdelerin desenlerine kadar onların düşlerinin izlerini koruyan bu odada, eşyaları şuraya buraya koyarak efendi rolü taslayıp, odadaki meçhul halı üzerinde çıplak ayak yürüyerek ve insanın samimiyetle kendi kafasını karıştırma niyetiyle her yerde bu hayatın çıplaklığına dokunma hissiyle dolup taştığı gar otellerinden birine ayak bastığımda kendimi ancak mutlu hissederim; o zaman, insan titreyerek sürgüyü çektiğinde, bu gizli hayatı kendisiyle birlikte kapadığını, önünde, yatağa doğru ittiğini ve nihayet üzerine çektiği büyük beyaz çarşaflarda onunla birlikte yattığını sanır, oysa, çok yakındaki kilise, can çekişenlerin ve âşıkların uykusuzluk saatini bütün şehir için çalmaktadır." Syf.19-20
-Çev. Işık Ergüden