-Cemal Süreya'nın çizgileriyle, Edip-
Sevgilimin etrafını kalabalık gördüğüm zamanki gibi bir yalnızlığa kapılıyorum.
“Lüzumsuz Adam”, Sait Faik Abasıyanık
Bir hırsızı evinizi soyarken yakalarsanız, paniğe kapılmayın. Unutmayın
o da en az sizin kadar korkmuştur. En iyi yöntem onu soymaktır. İlk siz
davranın ve hırsızın kol saatiyle cüzdanını aşırın. O zaman, siz
kaçarken o yatağınıza girmek zorunda kalır. Bir keresinde bu savunma
yoluyla tuzağa düşüp, Des Moins'da altı yıl başka bir adamın karısı ve
üç çocuğuyla yaşamak zorunda kaldım, ancak başka bir hırsızı yakalayınca
oradan ayrılabildim, hırsız benim yerimi aldı. O aileyle birlikte
olduğum altı yıl çok mutlu geçti, onları sık sık sevgiyle anarım, ama bu
arada, bir prangalı mahkumlar çetesiyle çalışmak üzerine söylenecek
daha pek çok şeyim var.
“Confessions of a Burglar”, Woody Allen. Çev.: Irma Dolanoğlu
Kendi kentime döndüğümde değişen hiçbir şey olmadığını hayal meyal
hatırlıyorum. Gençlik yıllarında aklımı dolduran sorular kimi zaman
kafamın içinde silikleşti; kimi zaman da yeniden belleğime baskın vermek
istediler. Fakat bulabildiğim karşılıklar hemen hemen hep aynıydı.
Orada ya da burada bulunmak insana sınırlı olmayan sonsuz bir
genişlikle olanaklar sunuyormuş gibiydi; öte yandansa başınızı biraz
çevirip baktığınızda duvarlarla çevrili dar bir alanda dönüp durduğunuzu
görüyordunuz:
Kendi hapishanenizdeydiniz.
Böylece yıllar geçti. Her şey hemen hemen aynı kaldı.
“Kendi Evine Varamamak”, Demir Özlü
Ama beni hepsinden çok etkileyen şey (sabununun, tarağının,
dişfırçasının verdiği tiksintiden; yaşlılığın ve yıpranmanın,
zayıflatmaktan çok sanki yaşamaya elverişsiz hale getirdiği bu bedenle
temaslarını dokularına sindirmiş izlenimini veren havluların küflü ve
uçuk renklerinin doğurduğu tiksintiden çok) her türlü sağduyuya ve sanki
her türlü edebe karşı gelen bu kalıcı olma diretisinin ortaya vuruluş
biçimiydi aslında: el kol hareketlerinde, bedenin devinimlerinde
gözlenen ürküntü verici tutumluluk yüzünden her hareket, aslının bir
karikatürü gibi duruyordu -sendelediği, düşecek gibi olduğu ya da
hareketlerini yanlış hesapladığı için değil; tersine bütün bunlar,
gücünü dikkatli bir tutumluluk içinde harcama isteminin parçalan
olmuşlardı (cimrilik dememek için tutumluluk diyorum)- ve onları
öylesine yavaşlıkla yönetiyordu ki (daha uygun bir sözcük bulamıyorum)
bütün yer değiştirmeleri, en küçük eylemleri bile sanrımsı bir havaya
bürünüyordu -yavaş oynatılan bir filmdeki gibi değildi bu (orada
düşmeler de, darbeler de atlar, boksörler, jokeyler, futbolcular) bir
tür uçucu zariflik kazanır ve öylesine gerçekdışı, öylesine zıpzıp bir
zarifliktir ki bu, seyirci hemen, normal hareketlerin yavaşlatılması ve
bundan doğan bir tür yerçekiminden kurtulma durumu karşısında olduğu
uyarısını alır), tersine, çok ağır bir yavaşlık bu hareketler, öyle ki
yerçekimi kuralları hiçbir zaman etikisini yitirmiyor ama bu, herhangi
bir sendeleme, titreme ya da acemiliğe yol açmıyordu: en küçük bir
devinim bile, deyim yerindeyse, başlangıcından sonuna dek, kılı kırk
yaran bir tedbirle yönetiliyor ve denetim altında tutuluyor, bunun için
adam önce çarşafları üstünden atıyor, sonra yatakta oturuyor, ardından
yavaş yavaş yere kayıyor, terliklerini ayağına geçiriyor, o korkunç
kırmızı kadife pijamanın üstüne sabahlığını giyiyor, sabahlığın
kemerini bağlarken tüm istemi, tüm dikkati ve özenle ölçülüp biçilmiş
tüm güçleri, aldığı sayısız önlemde yoğunlaşıyordu ve bu güçler, en
küçük aşamalarında bile o denli dikkatle yönetiliyordu ki, sanki canlı
değil de mekanik bir düzenek (ama sonsuz hassaslıkta bir düzenek) komuta
ediyordu onlara, üstelik robotlara özgü o sert el kol sarsılmalarına da
yer vermeden: bedeninin bütün hareketleri, sanki zarifliğin bütün tersi
bir şeyle birbirine bağlanıyor ve bu, görüntüyü daha da sanrısal hale
getiriyordu; sanki acil bakım bölümüne girişiminden bu yana (ama, bir
kez daha, ateşin etkisiyle mi acaba?) bir dizi garip olay, yaşamın (ya
da ansızın açınlanmış, gizli, bir tür büyülü dünyanın) bir dizi garip
belirtisi akıp geçiyordu önümden: o gülünç sarhoştan başlayarak, karo
beyi biçiminin ortasında balmumu bir kelle kadar kıpırtısız duran, o
sarı saçlı, bilmecemsi kesik başa, oradan da yaşlı adamın -deyim
yerindeyse- azaltılmış eylemlerine dek uzanan, bir dizi tuhaf olay.
“Le Tramway”, Claude Simon. Çev.: Samih Rifat
Zaman zaman, güneşin altında donup kalmış, ölü çayırlıkta duyulan ağustosböceklerinin tiz sesi, insana, bir üşüme, yalnızlık duygusu, ya da, korkulu bir şeyin oluşmakta olduğu düşman bir evrende unutulmuş olma hissini verir.
İnsan, cayır cayır yanan güneşte, otlara uzanarak, hareketsiz durur, dikkat kesilir, bekler.
“Tropismes”, Nathalie Sarraute. Çev.: Meral Akdeniz
Dünyada iki türlü insan vardır: Çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol. Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli; en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kâfi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. Beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını isporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış; unutulma sakın! Elinden geldiğince ortalarda boy göster. Kendi hakkını al; küfürden, hakaretten yılma. Lâf dediğin havada kalır. Bu kapıdan kovulursan, öbür kapıdan gülümseyerek gir. Anladın mı? Yüzsüz, kaba ve cahil. Bazen işlerin yolunda gitmesi için doğruymuş gibi davranmak gerekir. Memleketimizin bugün böyle adamlara ihtiyacı var. Günün adamı olmak lâzım. İtikat, din, ahlâk, bunların hepsi lâf salatası. Ama takiye yapmak gerek. Çünkü halk için önemlidir. İnsanlara itikat gerek; yular takmak lâzım onlara. Yoksa toplum dediğin bir engerek yuvasıdır; nereye elini soksan, sokarlar. İnsanlar itaatkâr, kaza ve kadere itikatlı olmalı ki sırtlarında güvende iş yapmak mümkün olsun. Önemli olan yemek yemek, selam vermek, insanların arasına karışmak, kadınlara sırnaşmak, dansetmek, yapmacık yapmacık gülmektir. Hele hele yüzsüz olmayı mutlaka öğren. Bu devirde böyle şeyler geçerli olduğuna göre, ayak uydurmak lâzım.
“Haci Aga”, Sâdık Hidâyet. Çev.: Mehmet Kanar
Yalnızca bizden isteneni yapıyoruz. Ama çok şey istiyorlar bizden.
“Killing Game”, Eugène Ionesco. Çev.: Hasan Anamur
Düşüncesinden çok feyz aldığım biri de Gongsun Long'dur. Gongsun Long, Zhou'lar zamanında, Chao'da Savaşçı Krallıklar dönemi diye anılan zamanlarda yaşadı. Timaios'un çağdaşıydı. Eski Çinlilerin Gongsun Long'a sitem etmelerinin sebebi “hiçbir okula ait olmaması”ydı. Lao tse'de bu sitemden söz edilir. 1977'de, Gongsun Long'un bir aporia'sını çevirdim. 1986'da yeniden yorumladım. “Hiçbir okula ait olmaması”, düşüncesinin bir sonucu olarak yazgısını belirledi maalesef; ama neyse ki düşüncesinin vardığı bu nokta, düşüncesi adına, zafiyet gereği belki de yalnızca düşüncenin vardığı bir noktaydı. Gongsun Long'un "çok şaşırtıcı" diye işaret ettiği iki önerme var. Bunların nihai önermeler olduğu su götürmez:
“Hiçbir yerden türeyen düşünceler vardır.”
“Sonu hiçbir yere varmayan düşünümler vardır.”
Dille hakikat arasında kalan gözyaşının tükenmesi olanaksızdır, der Budistler. Ganj nehridir gözyaşı.
“Le nom sur le bout de la langue”, Pascal Quignard. Çev.: Esra Özdoğan
60lı yılların ortasından itibaren, Warhol yıllar ilerledikçe giderek
daha kötü bir sanatçı haline geldi, zira sembollerin statüsü artan
biçimde aşındı. Geriye sadece boşluk ve sıkıntı kaldı: Bazen
sıkılmayı seviyorum, bazen sevmiyorum - bu, içinde bulunduğum halet-i
ruhiyeye bağlı. Herkes bunun nasıl olduğunu bilir, kimi günler saatler
boyu oturup pencereden bakarız ve kimi günler bir saniye bile yerimizde
duramayız. Çoğu kez bana “sıkıcı şeyleri seviyorum” dediğimi
hatırlatırlar. Pekâlâ, bunu dedim ve böyle düşünüyordum. Ama bu, bu
şeylerden sıkılmadığım anlamına gelmez. Tabii ki, benim sıkıcı
bulduklarımı illâki başkaları da sıkıcı buluyor değil, çünkü ben
televizyonda asla popüler yayınları izlemeye dayanamam, zira bunlar
esasen daima aynı kurgular, aynı planlar, aynı montajlar olur. Görünüşe
göre, insanların çoğu, ayrıntılar farklı olduğu sürece aynı şeyleri
izlemeye bayılıyor. Ama ben tam tersiyim. Eğer bir önceki günkü şeyin
aynısını izlemek için oturursam, bunun esasen aynı şey olmasını istemem -
bunun tam olarak aynı şey olmasını isterim. Çünkü aynı şeye ne kadar
çok bakarsak, anlam o kadar çok ortadan kalkar, kendimizi o kadar iyi ve
boş hissederiz.
“A Philosophy of Boredom”, Lars Fr. H. Svendsen. Çev.: Murat Erşen
İnsan ölmek için ne acılara katlanıyor.
“Le Lys dans la vallée”, Honoré de Balzac. Çev.: Tahsin Yücel
Can sıkıntısından insan neler neler uydurmaz! Zaten altın iğneler de can
sıkıntısından batırılmaktadır, daha bu kadarıyla kalınsa çok iyi. İşin
kötüsü, (Bunu da gene ben söylüyorum.) bakarsınız, altın iğnelere
sevinenler bile çıkar. Çünkü insanoğlu ahmak bir yaratıktır, hem de
görülmemiş derecede... Daha doğrusu ahmak değil de nankördür, eşine
rastlanmayacak kadar nankördür. Çünkü, sözün gelişi insanlar demin
anlattığım mantık düzeninde yaşayıp giderlerken, bayağılığı yüzünden
akan, daha doğrusu gerici, alaycı bir beyefendi ansızın ortaya çıkıp
elini böğrüne dayayarak, hepinize: “Ne dersiniz beyler, şu mantıklılığa
bir tekme vurup bütün logaritmacıları bir anda cehenneme yollasak da,
gene eskisi gibi ahmakça, başımıza buyruk yaşasak nasıl olur?” diye
bağırırsa hiç şaşmam! Onun böyle bağırması gene neyse, ama peşinden
sürüyle geleceklerin çıkması insanın zoruna gider. İşte insanın
yaratılışı budur.
“Zapiski iz podpolya”, Fyodor Dostoyevski. Çev.: Mehmet Özgül
Cornelius ansızın gözlüklerini çıkararak,
-Tanrı evrenin ressamıdır.
Sonra da, sesini alçaltarak büyük bir acıyla,
-Tanrı'nın kendisini manzara resmi yapmakla sınırlamış olması ne büyük talihsizliktir Başkan Bey, dedi.
“Nouvelles Orientales”, Marguerite Yourcenar. Çev.: Hür Yumer
On iki yaşındayız. Bütün aşıklar on iki yaşındadır, yetişkinlerin
öfkesi de bundan kaynaklanır. Onun gülüşü, benim gözümde diğer tüm
gülüşlerden farklı olmaya başladı, şimdiye dek hiç kimsenin böyle
güldüğünü duymadım, tek bir akışla, başın arkasından gelen bir gırtlak
şelalesi adeta, sırttan, profilden, aşağıdan ve yukarıdan gelen bir
gülüş, sebepsiz bir sevinç gülüşü, yalnızca var olmanın sebep olduğu bir
gülüş, gerisinin canı cehenneme.
“Passion fixe”, Philippe Sollers. Çev.: Pınar Yasemin Akan
En kötüsü, şimdi, yakında veya uzakta hiç kimsenin olmaması
“A la lumière d'hiver”, Philippe Jaccottet. Çev.: Halil Gökhan