Pazartesi, Haziran 29, 2015

"Ve insan, bir bakıma unutulmuş gibidir."



“Çünkü Jane Fonda'ya hiç benzemiyorsun.”
Richard Brautigan


Nina SimoneI Get Along Without You Very Well (Except Sometimes)
Sophie SolomonBurnt by the Sun (feat. Richard Hawley)
Dead Red SeaLove Is In The Air And Is Floating Away
Daniel MerriweatherWater and a Flame (feat. Adele)
Обійми Дощу (Obiymy Doschu)Zorenko Moya

*
Icebird (RJD2 & Aaron Livingston)Wander
DJ ShadowYou Made It (Feat. Chris James)
The Marquis de Tren and Bonny Billy81
Peter DohertyFlags of the Old Regime
The ResidentsDemons Dance Alone

*
AlcestSouvenirs d'un autre monde
Dusktell me what are the chances
JackMy World Versus Your World
Loudon Wainwright IIILullaby
Fanfare CiocărliaGolden days

 *
HellraisertenSpring Cleaning
Dirty ProjectorsTwo Doves
Steven WilsonPerfect Life
Granfaloon BusMatthew
Kirsty McGeeSandman

 *
MeselGetme Getme
YuckShook Down
YuhuHayalperest
Sattas
Eskitilmiş
RehberRuh



Huzur. Afiyetler.” 

Çarşamba, Aralık 31, 2014

"ve unutma gereklidir"

   
 “Aslında hayat hep böyle olmalı, ama hiç de öyle değil.” 
Jean Giraudoux

  Jimmy NailLost    
MestisLuz y Cielo
Dhafer Youssef Aya
Deniz Türkali Şehvet
TarkioTristan and Iseult

*
Art PepperGoodbye, Again!
The Gloria RecordAmbulance
Lee RanaldoXtina As I Knew Her
Orient ExpressionsBaşa Sar Beni
Thomas MeryDe l'amour, de la colère

*
Fethi Taner ve Toplama AdamlarHüzün
Ebba ForsbergDansa Mej Till Kärleken
Burd EarlyFertilizer Waiting To Happen
Sweet Billy PilgrimFuture Perfect Tense
Antônio Carlos JobimManha de Carnaval

*
Damien RiceIt Takes A Lot To Know A Man
Lilith And The SinnersaintsAutumn Leaves
Antonina KrzysztońNie Zapomnij Kochanie
Ambitious Lovers It Only Has To Happen Once
Matthew Perryman JonesCanción de la Noche

*
Susana BacaSi Me Quitaran... (If They Took Away...)
Tuncay KorkmazGezerken Yağmurda Rüzgarda Karda
Michael BoltonHow Am I Supposed to Live Without You
Salim NourallahThe World Is Full Of People Who Want To Hurt You
Dakota Suite With David Darling & Quentin SirjacqVery Early One Morning On Old Road


Pazartesi, Haziran 16, 2014

"Ve insan, bir gün yeniden tanıyabilir kendini."

 
 
The KinksAlcohol
GrailsDeep Politics
The StrollersChildren
FeltThe Stagnant Pool
CamelSummer Lightning

 *
A.A. BondySkull & Bones
Klaus NomiThe Cold Song
Helen Jane LongTurn Away
The StrokesTrying Your Luck
Hazmat ModineWalking Stick

*
ThriceThe Lion And The Wolf
Brian HylandSealed with a Kiss
Band of HorsesEvening Kitchen
The Blue NileBecause of Toledo
Her Name Is CallaPour More Oil

*
Crowded HouseNails In My Feet
AntimatterFighting for a Lost Cause
Dirty ProjectorsGun Has No Trigger
son feci bisikletBikinisinde Astronomi
Rupert HineI Hang On To My Vertigo

*
The KorgisAll The Love In The World
NiM SOFYANSenden bana yar olmaz
The Dolphin BrothersPushing The River
Paddy McAloonI Trawl The Megahertz
Ganim's Asia MinorsOver The Rainbow

*
The Boxer RebellionCaught By The Light
Prefab SproutLast Of The Great Romantics
I LIKE TRAINSA Rook House For Bobby
Shannon Wright A Vessel for a Minor Malady
Les hurlements d'Léo & 17 HippiesTime Has Left Me, Ma Belle

.

Perşembe, Haziran 12, 2014

"gözleri camdan bir haziran çukuru"


Her şey yatışır.
Héliogabale ou l'anarchiste couronné”, Antonin Artaud. Çev.: İsmet Birkan
 
Roussel'in üretiminin tamamı ne eserin tasvirini yapmaya veya evrimini sağlamaya elverişli olmayan bir "psikoloji"yi, ne de gizemli niteliklerine rağmen zaten artık kimsenin çözmeyi istemeye devam etmediği kodlanmış, anlaşılmaz bir mesaj ortaya koyan bir alt birlik içeriyor. Hayatta eserde olduğu gibi "kişinin en ufak değişikliğine olanak tanıyacağına değiştirecek olan" cevap banal ve kelimesi kelimesine seyahattir. Hayatında kaygısız ve yolunu şaşırmış davranışlarıyla seyyah, eserinde engin olduğu kadar imkânsız olan kıtaları adımlayarak seyyah olan Roussel görmeden, bakmadan, bir an bile etkilenmeye izin vermeden dünyayı dolaşıyor: "görünürdeki" seyahatleri değildir incelenmesi gereken. 
Cantatrix sopranica L: Et autres écrits scientifiques”, Georges Perec. Çev.: Alper Ünal 

Çağdaş ölümün, kendini aşan ya da öteki değerlere ilişkin bir anlamı kalmamıştır artık. Ölüm, doğal bir sürecin kaçınılmaz sonucundan başka bir şey değildir. Olgular dünyasındaki sayısız olaylardan yalnızca biri. Ama ölüm, tüm kavramlarımıza ve yaşamımızın anlamına öylesine aykırı bir olaydır ki, ilerleme ve gelişme felsefesi, (Ozan Scheler’in “Nereden Nereye” diye sorup soruşturduğu “İlerleme İnancı”) bir büyücünün elindeki parayı yok etmesi gibi ölüm olayını sanki ortadan kaldırdığını sanıyor. Çağdaş dünyadaki her şey ölüm sanki yokmuş gibi işler. Kimse ona önem vermez: ölüm her yerde bastırılır. Siyasi demeçlerde, reklamlardaki, ahlâk ve törenlerimize ilgili yayınlarda; hastaneler, eczaneler ve spor kulüplerince bize sunulan indirimli sağlık ve mutluluk programlarında ölümün adı bile anılmaz. Oysa, neye el atsak orada ölümü buluruz. Ve de bir aşama olmaktan vazgeçen ölüm, kendisine sunulan hiçbir şeyle doymayan kocaman ve obur bir kursak olarak çıkar karşımıza. Sağlık, toplum sağlığı ve doğum denetimi, harika ilaçlar ve yapay besinler yüzyılı, polis devletlerinin ve toplama kamplarının, Hiroşima’nın ve polis (öldürme) yetkilerinin de yüzyılı oldu. Kimse ölümü, kendi ölümünü düşünmüyor (Rilke’nin çağrısına uyan yok); çünkü kimse, kendine özgü bir hayat yaşamıyor artık. Topluca yaşanılan bir hayatın meyvesi de topluca boğazlanma oluyor. 
El laberinto de la soledad”, Octavio Paz. Çev.: Bozkurt Güvenç
 
Beş yaşındayken seyrettiğin bir filmde aşık olmuştun Selma Güneri'ye. Zorla, zengin ve yaşlı bir adamla evlendirmişlerdi onu. Çok üzülmüştün ve aşık olmuştun. Bu üzüntüyle başka ne yapılacağını bilmiyordun.
Aramızdaki En Kısa Mesafe”, Barış Bıçakçı.


Ben mahzunum bebeğim,
Mahzun ve yalnız.
Uzanmış yatıyorum yatağımda,
Soğuk ve ölü bir yatakta.
Okuduğum bütün kitaplarla.
Konuşabileceğim kimse yok.
Dökeceğim gözyaşı yok.
İşte budur ölüm
Fakat daha da kötüsü
Düşünemez ölen kişi,
Düşünmedikçe kurtçuk.
Tek başına olduğunda
Düşünür insan,
Arzular, bakar, kovalar
Bilmeksizin neyi kovaladığını
İşte budur hayat ve ölüm.
Bu bir hayat değildir kesinlikle
Sadece henüz ölmemişimdir, o kadar...


 ...

Ama sessiz ol hele! İşte bak ayak sesleri
İnsana ait ayak sesleri
İşte geliyorlar, yaklaşıyorlar
Gerçekten onlar mı?
Evet! Asla! Belki!
Evet! Bak işte zile basıyorlar
İnsanlara ait ayak sesleri işitiyorum.
İnsan sesleri duyuyorum
Gülmelerle keyiflenen.
Bir arkadaş mı? Hayır, daha fazla...
Pek çok arkadaş onlar, ey bebeğim.

...
 
Mahzun değilim henüz bebeğim,
Ama korkuyorum
Onlar ayrılacaklar ve terk edecekler beni yeniden
Hayata ve ölüme!
Tilke'r-Râ'iha”, Sunullah İbrahim. Çev.: Prof. Dr. Rahmi Er

Bu sayfaları Yalnızlar Oteli'nin vantilatörlerinin altında yazıyorum. Alnımdan süzülen ter damlaları, mürekkep üzerinde mavimsi, zarif alevler, bir zamanlar Equatoria'da Winterfield'ın çürümüş tarlalarında gördüğüm, dans eden renkli bataklık ışıklarına benzeyen ışıklar yakıyor. Diktatörlüklerde gece hep ıssız ve kristaldir, her ses korkunç bir netlikte yayılır. Bir köpek havlıyor, deyim yerindeyse sesinin her bir uyuz tüyünü, her bir salyalı dişini görebiliyorum. Herhalde İçişleri Bakanlığı'ndan ya da Saray'dan gelen bir jip, hızla el-Kasr üzerinden geçiyor: koca tekerleklerin mor çamuru yardığını, kara gözlüklerin, koyu renk araba camlarının ardında, tavan ışığının altında parladığını görüyorum. Bir havalandırma tıkırdıyor. Zaman zaman birkaç el ateş ediliyor. Dinliyorum, görüyorum. Hayal kuruyorum. Filtreli Bringi sigaralarını ardı ardına yakıyorum. Polisi ya da kimbilir kimi bekliyorum. Ne de olsa, bir cinayete veya ölümle sonuçlanan bir kazaya tanık oldum ben. Yeniden yazmaya koyuluyorum. Türk sigaralarıyla ve güncesiyle, Hartum gecesinde yalnız Gordon'u düşünüyorum. Kuşatmalarda beni her zaman etkilemiş olan bir yavaşlık öğesi vardır. Yaşamın seyrelmişliği, sayılı zaman, duvarların ötesinden uzun uzun gözlenen ölüm, aklı gözüpekliğe, kurnazlığa, felsefe yapmaya mecbur kılar. Doğal olarak ben kuşatılmışların tarafında bulunuyorum: kötü bir seçim bu. Çocukken Homeros'u keşfettiğimde Hektor'un tarafını tutmuştum. Annemle babam bir gün beni Nantes'da Yeni Tiyatro Sineması'nda adı sanırım Alamo olan, John Wayne'in Meksikalılar tarafından kuşatıldığı bir filmi seyretmeye götürmüşlerdi. Galiba filmde bir de o dönemin kızıl dilberlerinden biri oynuyordu. Gecenin içinde durmaksızın Meksikalıların trompetleri duyuluyordu. Bu, ölüm demekti ve oldukça sembolikti. Öyle ya da böyle, bu uyduruk Amerikan filmi benim yetişmemde önemli bir rol oynadı. Sonra bir bistro'ya gittik, bu benim sanatçı hayatımın başlangıcı oldu.
Méroé”, Olivier Rolin. Çev.: Şeniz Yörük

Ve Andreas bütün bunları zaten geçerliliği kalmamış belgelerini incelerken düşündü. Ve bunun üzerine bir Pernod daha ısmarladı, çünkü çok mutsuzdu.
Die Legende vom heiligen Trinker”, Joseph Roth. Çev.: Vedat Çorlu

İnsan bazı günler, diye düşündü Inni Wintrop, dünyanın yalnızca bir saçmalık olduğunu kanıtlamaya çalışan, sürekli yinelenen, gerçekten anlamsız bir fenomen bulunduğunu hissediyor. Bu saçmalığa karşı takınılacak en iyi tavır ise, kayıtsızlık; aksi halde yaşam dayanılmaz olurdu.

Bunlar, örneğin, pek çok sakatla karşılaştığın günlerdi; aynı anda bir sürü kör insanla karşılaşıyor ya da tam üç kez, ayrı ayrı yerlere atılmış, bir ayakkabı teki (sol) görüyordun. Bütün bunların bir anlamı var gibiydi, oysa olamazdı. İnsanda belli belirsiz bir huzursuzluk yaratıyordu; sanki bir yerlerde dünyaya ilişkin, karanlık bir plan vardı da, kendini işte böyle, ufak tefek ipuçlarıyla ele veriyordu.
 “Rituelen”, Cees Nooteboom. Çev.: Püren Özgören

Anı defterlerinizde geçmiş zamanı karıştırınız. Baharlarda, her zaman başlayan yılın size bir sitem gibi geldiği bir zamana rastlamaz mısınız? Neşelenmeye ruhunuzda heves duyuyordunuz, ama geniş kırlara çıktığınızda havada bir yabancılık hissettiniz ve yürüyüşünüz, bir gemide gibi duraksamalı bir hal aldı. Bahçe başlıyordu; ama (iş burada) siz kışı da birlikte sürüklüyordunuz, kışı ve geçen yılı; bu sizin için, bir devam oluyordu, olsa olsa, ruhunuzun buna katılmasını beklerken, birdenbire kollarınızın bacaklarınızın ağırlığını duydunuz; hastalanma ihtimaline benzer bir şey, bunu kabule hazır önsezinize sokuluyordu. Bunu elbisenizin inceliğine verdiniz, omuzdaki şala sıkıca sarındınız, ağaçlıklı yolun sonuna kadar koştunuz: sonra kalbiniz çarpa çarpa, geniş dolambaçta her şeyle anlaşmaya karar vermiş halde durdunuz. Ama bir kuş ötüyordu, yalnızdı ve sizi yadsıyordu. Ah, ölmüş mü olmalıydınız?

Belki, belki bu yeni bir şeydir; atlatmamız, yılı ve aşkı. Düştükleri zaman yere, ağaçların çiçekleri ve meyveleri olgundurlar; hayvanlar birbirlerini hissedip buluyorlar ve memnundurlar. Bizlerse, Tanrı'yı gözüne kestiren bizlerse, bitiremiyoruz işimizi. Tabiatımızı kenara itiyoruz, daha ihtiyacımız var zamana. Bizim için bir yıl nedir? Daha Tanrı'ya başlamadan önce, ona dua edelim: Tanrım, kerem eyle, geceyi atlatalım. Daha sonra hastalığı. Daha sonra aşkı.
Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge”, Rainer Maria Rilke. Çev.: Behçet Necatigil

Devrimcilerin kendilerine has bir güzelliği olduğunu iddia etmek, beraberinde birkaç sorunu getiriyor. Yaşam koşullarının zor olduğu, yıkık dökük yerlerde yaşayan, yeni ergenliğe geçmiş çocukların yüzlerinin, bedenlerinin, hareketlerinin ve bakışlarının güzel olduğunu; bu halleriyle direnişçilere benzediklerini herkes bilir. Birçok insan kamp yerlerindeki çocukların böyle bir güzelliğe sahip olduğunu düşünür. Neden böyle düşündükleri şöyle açıklanabilir: Tenlerden eski kuralları çiğneyen, yeni bir özgürlük duygusu fışkırır ve babalar ile büyükbabalar gözlerdeki parıltıyı söndürmekte, şakaklardaki hareketi durdurmakta ve damarlarda akan kanın hızını kesmekte zorlanırlar.
Solus, Quatre heures à Chatila”, Jean Genet. Çev.: Ayşe Ece

"Gözleri içine düşmüş kırık bir kukla gibiyim."

Bir akıl hastasının bu lafı, içebakış üzerine olan eserlerin tamamından ağır basar.
Syllogismes de l'amertume”, Emil Michel Cioran. Çev.: Haldun Bayrı


Ah, benim gibi acı çekenler, bir yanlarında eriyen ümitleri, bir yanlarında yitirilen sevgilileri için hayal ürünü, dahiyane özlemlerle yas tutanlar, size en azından şu öğüdü vereyim: acıyı en saf haliyle çekin. Pişmanlığı kovun, kırgınlığı ve alçaltıcı kıskançlığın haykıran burulmalarını kovun. Kendinizi lekesiz acıya verin. Bunun sonucunda olabilecek en iyi şey, çok daha saf bir sevgiyle neşenize yeniden kavuşabilmenizdir. En kötü halde ise Tanrı'nın sırlarına vakıf olursunuz. En iyi halde unutma ayrıcalığı kazanırken, en kötü halde bilme ayrıcalığına sahip olursunuz. Ümit, elbette, en büyük eza kaynağıdır ve ben ümitle bir anlaşma yapmıştım. Ümit ettim ama ümidimi kara bir bulut içinde sakladım. Varlığımın bir kısmı Julian'ın beni sevdiğini, benim bir parçam olduğunu, benden koparılamayacağını biliyordu. Öteki kısmı ise hatırlıyor, bekliyor ve inliyordu. Bu ikisi arasında bir alışverişe izin vermiyordum, ne alışverişe, ne tartışmaya, ne de birinin öbürüne indirgenmesine. Şimdiye kadar yapabildiğim kadarıyla yakıcı bir acı içinde zamanımı geçiriyordum. Bu acı imgesinin ötesine geçebilecek birisi var mıdır? Cehennem alevler içinde bir yer olarak resimlenir. İmparatorluk Rusya'sında sıra dayağına geçirilenlerden birine meraklı bir yazar ya da mahkûm bir arkadaşı ne hissettiğini sorsa o da acıyı daha iyi tarif edemezdi.
 “The Black Prince”, Iris Murdoch. Çev.: Aysun Babacan

Ne kadar güzel olursa olsun, kadın sadece kadındır, oysa iki bin beş yüz sözcük, bir makaledir.
The Burnt Orange Heresy”, Charles Willeford. Çev.: Füsun Umar

Gülüş öyle bir patlamadır ki, bizi dünyadan koparır ve soğuk yalnızlığımıza fırlatır. Alay, aşkın ve şiirin düşmanıdır. Bunun için size bir kez daha söylüyorum ve hiç unutmamanızı istiyorum: Aşk gülünç olamaz. Aşkın gülmeyle hiçbir ortak yanı yoktur.
Kniha smíchu a zapomnění”, Milan Kundera. Çev.: Erhan Bener

Evleri, "kabare"lerin gülünç, battal olmuş ön duvarlarını, yoksul ağaçları, sarılıklı, zayıf yüzleri, ölü yapraklar gibi kurumuş, cansız yaşlı elleri, donuk dişli ağızları, "gölge ağızları" bir kabuk, bir pislik cüzzamı kaplıyordu: Her şey pislikte ya da gökten inen kurumda salamura olmuş gibiydi. Bilmem hangi radyolar bir tür ezgisel kusmuk boşaltıyordu, sanki lokantaların tüm müşterileri elbirliğiyle, mezar-ötesi çayırlarında gölgeleri ağır ağır dans ettirecek bir cennet-dışı ezgisi çıkarmaya başlamışlardı. Gençliğin bile gençlik olmadığı bu kalabalıkta ne iyiye, ne kötüye doğru canlı bir ilerleme vardı, yüzleri kadın yüzü kadın olan, erkeklerin en erkeklerinin bile birbirlerini kadın silahlarıyla öldürdükleri bu kalabalıkta, içgüdüsel olan, güçlü olan hiçbir şey yoktu: Yapraklarda bir ak kurt kaynaşmasından başka bir şey değildi bu kansızlaşmış kitle. Bu görünüm karşısında, her sağlıklı insan ancak bir çığlık koparabilirdi: İster İsa, ister Sardanapale olsun, ama bu olmaz! Balzac Paris'i "Büyük bir çıban" diye adlandırır: İzlenim daha çok irinli bir büyük yara izlenimiydi. Kaldırımlarda elektrikli tabelaların bu kırmızı yansımalarının bedenlerinden çıkan kan olduğunu, bu nedenle böyle solgun olduklarını söylemek gelirdi insanın içinden. Rachel caddesinin önünden geçerken Montmarte mezarlığından gelmiş bir hava ve ağaç esintisiyle çarpılıyordu insan, sanki bu canlılar arasındaki yaşam yalnız ölülerin yollarındaki yaşamdı.

Burada hazzın ve aşkın bile günah görünüşüne bürünmesi, bu yaratıkların çirkinlikleri, esenlikten yoksun yanları yüzündendi; kendi başına ele alınan edimin şu ya da bu türünde değil de arzuladığımız, arzumuzun ereğinin aşağılık bir şey olduğunu düşünsek de arzuladığımız için utandığımız zaman günah olduğu doğruysa, işte günah sözcüğünün benimsenebilecek tek tanımı.
 “Les Célibataires”, Henry de Montherlant. Çev.: Tahsin Yücel

Öldüm ve bir bahçeye gömüldüm.
 “Beyhude Ömrüm”, Mustafa Kutlu.

Cuma, Mart 28, 2014

Courir..

Prag ki, o yıllarda herkes korkuyor, her yerde, her zaman, herkesten ve her şeyden. Parti'nin yüce çıkarı için en önemli iş artık düşman unsurlarını temizlemek, parçalamak, ezmek, bertaraf etmek. Basın ve radyo sadece bundan söz ediyor, polis ve Devlet Güvenlik Güçleri bununla ilgili. Herkes her an hain, casus, komplocu, sabotajcı, terörist ya da provakatör olarak suçlanabilir, duruma göre Troçkist, Titocu, siyonist ya da sosyal demokrat inanca sahip diye suçlanabilir, kulak ya da milliyetçi burjuva olarak görülebilir.

Herhangi biri, herhangi bir zaman, genellikle bilmediği bir nedenden dolayı kendini bir hapishanede ya da bir kampta bulabilir. Çoğunlukla fikirleri yüzünden de değil, daha çok onu oraya gönderecek gücü olan birinin canını sıktığı için. Her gün, ülkenin dört bir yanından Devlet Güvenliğine yüzlerce mektup gelir, bu çok nazik ve yaratıcı mektuplar güvenlik birimlerinin dikkatini rejime karşı tertip içinde diye şu yoldaşa, şu meslektaşa, bu komşuya, aile ferdine çeker.

İşte daha on yıl önce tanımış olduğunuz noktaya biraz farklı bir biçimde yeniden geldik. Kimse kimseyle konuşmaya, kimse kimseyi dinlemeye cesaret edemediğinden, herkes sürekli birbirinden kaçıyor, ailelerinin içinde bile kimse kimseyi tanımıyor. Eskiden yabancı radyoların dinlenmesi nasıl ağır cezalara çarptırılıyorsa, şimdi de basın hiç olmadığı kadar bağlanmış durumda. Bilinçlerde korku bu şekilde iyice yerleşince yapılacak şey basittir: susmak ve rejimin fanatikçe onayladığı gösterilere ve Başkan Gottwald'a tapınmaya razı olmak ya da bunlara katılmak —ayrıca birkaç ayda, doğrusunu söylemek gerekirse, aralarında Emil'in de bulunduğu bir milyondan fazla kişinin üye olduğu Parti'ye kaydolmak da büyük oranda kurtuluşu sağlayabilir.

Emil'in bir fırsatçı olduğu sanılmasın. Sosyalizmin erdemlerine samimiyetiyle inandığı tartışılmaz, ama aynı biçimde tartışılmaz bir şey varsa o da geldiği noktada başka türlü davranamayacağıdır. Göz önünde olduğunu biliyor; iktidarın düşünürleri, halkın sevdiği büyük sporcunun durumunun mantıksal olarak, burjuva bireyciliğini öne çıkarıp çıkarmadığını sorguluyorlar elbette, çünkü bir atlete yönelik sağlıksız hayranlık Stakhanovcu ideale zarar verebilir.

Tedbiren de olsa onu hep saklamak, formu düşük, yorgun ve hatta hasta olduğunu iddia etmeyi seçseler de Emil Nuh deyip peygamber demiyor. Heino derin ormanlarından homurdanarak çıkıp yeniden on bin metre dünya rekorunu eline geçirdiğinde Emil elli iki gün sonra rekoru elinden alıyor, ama bu kez rakiplerini öylesine geride bırakıyor ki ikinci gelen atlet yarışı dört tur gecikmeyle bitirebiliyor. Beş bin ve on bin metrede Emil yine dünyanın en hızlı koşucusu olarak kalıyor.

Birkaç ay sonra Finlandiya'da yeniden kendi on bin metre rekorunu öyle yerle bir ediyor ki izleyiciler ilk sonuçlar açıklandığında inanamıyor ve ağızları açık kalıyor. Rekor derecesi resmen ilan edildiğinde hiç yavaşlamadan yirmi beş dakika süren bir coşku gösterisi kopuyor. Sessizlik sağlandığında Emil sanki hiçbir şey olmamış gibi dört yüz metre koşucusu hızında şeref turu atıyor. Ve her zaman olduğu gibi onu kutladıklarında,  bunun pek büyük bir şey olmadığını söylüyor, zaferini pistin kalitesine, kuzey ülkesi ikliminin ideal sıcaklığına bağlıyor. Ayrıca, diye ekliyor, bireysel başarıların hiç önemi yoktur. Önemli olan emekçi kitleleri stadyumlara çekebilmektir. İşte önemli olan bu. Tabii, Emil, tabii, bu büyük sana yücelik kazandırıyor.

Kısaca neredeyse her zaman kazanmaya devam ediyor, yağmur altında, karda, dondurucu soğukta, her yerde, herkesi arkasında bırakıyor. Hemen hemen her yerde. Çünkü SSCB ile uydu ülkeleri bir araya getiren Doğu Avrupa karşılaşmalarına, Doğu Berlin'deki, Budapeşte'deki, Bükreş'teki, Varşova'daki komünist koşulara ya da Kırım'a antrenman kampına gideceği zaman elbette Prag'ı terk etmesine izin veriyorlar. Buna karşılık dünyanın özgür olarak bilinen, yani büyük sermayeye teslim olmuş başka yerlerine davet edildiğinde, ki bu çok sık oluyor, zira her yerden çağırıyorlar, söz konusu bile değil. Zaten reddettiğini söyleyen o bile değil, federasyonu. Zaten federasyon, soğuk savaşın da yardımıyla, ancak nadiren cevap gönderiyor.

İdeolojik açıdan sağlam teminatlar sunan ve sosyalist bloktan en iyi atletleri getiren Paris'teki L'Humanité krosuna bile katılmasına izin vermiyorlar. Çekiniyorlar, haklı nedenleri var. Örneğin orta mesafede L'Huma koşusuna katılması için izin verilen Bacigal adlı üniversite öğrencisi genç Çek koşucuyu alalım. İşte buyurun, aklına esip Prag'a dönmeme kararı aldı, Paris'te kalıp siyasi mi ne, öyle bir sığınma talep etmeye kalkıştı. Çok sinir bozucu bir örnek. Önce federasyonun sonra da üst makamların büyük memnuniyetsizliği. Neyse işte, yumuşak tepki verdiler kuşkusuz, önlem aldılar ve teknisyenleri işbaşına getirdiler, çünkü ikamet izni alıp Fransa Yarış Kulübüne kaydolan bu Bacigal'in adını bir daha duyan olmadı.

Özellikle bu tür olumsuzlukların Emil'le yaşanmaması gerek, bu nedenle yakından izleniyor, zaman zaman inzivasından alınıyor, sahneye çıkarılıp, rakip olmadan tek başına gösteri yapması sağlanarak sergileniyor. Çekoslovak ordu günü vesilesiyle Strakov askeri stadyumunda elli bin kişinin önünde futbol turnuvasının devre arasında pistte tek başına koşturuluyor. Hemen sonra ortadan kayboluyor.

İşte böyle saklıyorlar onu, susuyor, sonra hiç kimse ondan söz etmiyor. Sessizliğini koruyor ve bu süre boyunca kendi köşesine çekiliyor, sanki koşuyu bırakmış gibi, öyle ki yurtdışında spekülasyonlar birbirini kovalıyor. Ne yapıyor, nerelere kayboldu. Resmi yarışmalar dışında yurtdışına çıkma izni alabilecek mi bir gün. Gizli gizli rekorlara mı hazırlanıyor. Bilmediğimiz nedenlerden dolayı pistlerden mi çekiliyor. Hâlâ hasta mı, işi bitti mi. Sır. Sır hep iyi bir şeydir.

Salı, Mart 25, 2014

Jérôme Lindon..


Yaz geçip de yayın sezonu açıldığında benim hayalini bile kurmadığım şey gerçekleşiyor: basın, fotoğraflar, satışlar... Kitap iyi gidiyor gibi. Bir bestseller değil ama yine de fena satmıyor. Médicis Ödülü adayları arasında bile varım. Lindon, hiç şansınız yok, diyor. İlerde bunun yayınevi politikası olduğunu anlayacağım; daima hiç şans olmadığını söylemek. Sonuçta, şans anlamında baktığımızda, şansımızın olduğu kesin. Ve o ödülü alıyorum. Ama bundan birkaç gün önce Lindon, şayet beklenmeyen gerçekleşirse diye, Figaro'nun sipariş ettiği kısa bir metin hazırlamamı istemiş benden. Bense, hiçbir şansımın olmadığı söylendiğinden, bu isteği tamamen göz ardı etmişim, ödül açıklanıp da hazırlamadığımı itiraf edince yine ciddi bir şekilde paylanıyorum.  Neyse, diyor Lindon, bir yolunu buluruz. Kendi gidip ilk romanımdan bir bölüm seçiyor, Daru Sokağı'ndaki Rus kilisesi Saint-Alexandre-Nevski'deki pazar ayininin tasviri; ve Figaro'ya bu bölümü gönderiyor, ben de böylelikle kızgın dindar Ortodokslardan bir düzine hakaret mektubu almanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmiş oluyorum. Ne yapalım. Médicis Ödülü töreni dönüşünde, 28 Kasım 1983'te Samuel Beckett ile tanışıyorum. Aramızda bir konuşma geçmiyor, el sıkışıp, birbirimize merhaba diyoruz, ben zaten başka tek kelime edecek halde değilim, ama nerden baksanız, Samuel Beckett'le tanışmışım. Onun karşısında gösterdiğim büyük heyecan korkunç bir yanlış anlaşılmaya mahal vermiş; Lindon'un birkaç gün sonra bana söylediğine göre, Beckett beni öyle serseme çevirenin ödül olduğunu sanmış: Hatta benim için, dağılmış bir hali var demiş. Beckett'e ancak bir kere daha rastlayacaktım, birkaç yıl sonra, yine Bernard-Palissy Sokağı'nda, ama gidip ona selam vermeye bile cesaret edemeyecektim.

Pazartesi, Mart 10, 2014

Alexis ou le Traité du vain combat..


Beni seviyordunuz. Beni aşkla sevdiğinize inanacak kadar kendini beğenmiş değilim; hâlâ, bana nasıl tutulabildiğiniz demiyorum ama, beni nasıl bu şekilde benimseyebildiğinizi anlamış değilim. Her birimiz, başkalarının anladığı haliyle aşk hakkında pek az şey biliyoruz; sizin için aşk belki de tutkulu bir iyilikten başka bir şey değildi. Veya, benden hoşlandınız. Tam da, genellikle en vahim kusurlarımızın gölgesinde büyüyen o nitelikler —zayıflık, kararsızlık, ince düşüncelilik— sayesinde benden hoşlandınız. En çok da, bana acıdınız. Sizde acıma uyandıracak kadar ihtiyatsız davranmıştım; birkaç hafta boyunca iyi davranmış olduğunuz için, bir ömür boyu öyle davranmayı doğal karşıladınız: siz mutlu olmak için mükemmel olmanın yettiğini sandınız; bense, mutlu olmak için artık suçlu olmamanın yettiğini sandım.

Epey yağmurlu bir ekim günü Wand'da evlendik. Belki de, nişanlılığımızın daha uzun sürmesini tercih ederdim Monique; zamanın bizi alıp götürmesini isterim, sürüklemesini değil. Önümüzde açılan bu hayat konusunda endişelerim yok değildi: düşünün ki yirmi iki yaşındaydım ve siz de hayatıma giren ilk kadındınız. Ama sizin yanınızda her şey her zaman çok basitti: beni bu kadar az ürküttüğünüz için size minnettardım. Şatodaki misafirler birbiri ardınca gitmişlerdi; biz de gidecektik, birlikte gidecektik. Köy kilisesinde evlendik, babanız uzak seferlerinden birine çıkmış olduğundan etrafımızda birkaç dost ile ağabeyim vardı sadece. Ağabeyim, bu yolculuk pahalıya mal olduğu halde gelmişti; ailemizi kurtarmış olduğum için —böyle demişti— bir çeşit sevgi gösterisiyle bana teşekkür etti; sizin servetinizi ima ettiğini o zaman anladım ve bundan utanç duydum. Hiç cevap vermedim. Yine de dostum, sizi ailem için feda etseydim kendim için feda ettiğimden daha suçlu olur muydum? Hatırlıyorum, güneş ve yağmurun bir ara olduğu, tıpkı insan yüzü gibi kolayca ifade değiştiren o günlerden biriydi. Sanki hava güzel olmak için çabalıyor, ben de mutlu olmak için çabalıyordum. Tanrım, mutluydum. Utana sıkıla mutluydum.

Ve şimdi Monique, susmak lazım. Kendimle olan diyaloğumun burada son bulması lazım: burada, birleşmiş iki ruhun ve iki bedenin diyaloğu başlıyor. Birleşmiş ya da sadece bir araya gelmiş. Her şeyi söylemek için dostum, sahip olmaktan kendimi alıkoyduğum bir cüret lazım; özellikle de, aynı zamanda bir kadın olmak lazım. Ben sadece hatıralarımı sizinkilerle karşılaştırmayı, belki de fazla acelecilikle yaşadığımız o keder ya da zoraki sevinç anlarını bir anlamda yavaşlatılmış olarak yaşamayı isterdim. Bunlar, neredeyse uçup gitmiş düşünceler, alçak sesle fısıldanan çekingen itiraflar, duymak için dinlemek gereken çok sessiz bir müzik gibi geliyor aklıma. Ama alçak sesle yazmanın da mümkün olup olmadığını da göreceğim.

Hâlâ zayıf olan sağlığım, ben şikâyet etmediğim için sizi daha endişelendiriyordu. İlk aylarımızı birlikte yumuşak iklimlerde geçirmemizde ısrar etmiştiniz: evlendiğimiz gün, Meran'a gittik. Sonra kış bizi daha da ılık ülkelere sürükledi; ilk defa denizi, güneş altındaki denizi gördüm. Ama bunun önemi yok. Aksine, daha hüzünlü, daha sert bölgeleri tercih ederdim, sürdürmeyi arzulamaya çabaladığım varoluşla uyum içindeki bölgeleri. Bu tasasız ve tensel mutluluk diyarları bende hem sakınma hem de rahatsızlık duygusu uyandırıyordu; bir günahı bastırma sevincini aklıma getiriyordu hep. Tutumum bana ayıplanmaya layık göründükçe, eylemlerini mahkûm eden katı ahlaki fikirlere sarılmıştım. Kuramlarımız içgüdülerimize çözüm yolu sunmadığı vakit, onların karşısına çıkardığımız yasaklara dönüşüyorlar Monique. Bir gülün kıpkırmızı göbeğini, bir heykeli, yoldan geçen bir çocuğun esmer güzelliğini bana fark ettirdiğiniz için size kızıyordum; bu masum şeylere karşı bir tür çileci dehşet duyuyordum. Ve aynı nedenden dolayı, daha az güzel olmanızı tercih ederdim.

Bir tür sessiz anlaşmayla, tamamen birbirimizin olacağımız anı geciktirmiştik. Önceden, biraz endişe, biraz da tiksintiyle bunu düşünüyordum; bu fazla büyük yakınlık bir şeyleri bozacak, alçaltacak gibime geliyordu. Hem sonra, bedenlerin uyuşması ya da birbirini itmesinin iki kişi arasında neleri ortaya çıkaracağı hiçbir zaman bilinmez. Bunlar pek sağlıklı fikirler değillerdi belki, ama benim fikirlerimdi işte. Her akşam, yanınıza gelmeye cesaret edip edemeyeceğimi soruyordum kendi kendime; buna cesaret edemiyordum, dostum. Ama sonra, bunu yapmak gerekti: yoksa kuşkusuz, davranışımı hiç anlamayacaktınız. Benden başka kim olsa, kendinizi bu denli basitçe sunuşunuzdaki güzelliği (iyiliği) ne kadar çok takdir edeceğini biraz hüzünle düşünüyorum. Sizi sarsabilecek, hele gülümsetebilecek bir şey söylemek istemem, ama bana öyle geliyor ki bu anaç bir armağandı. Daha sonra çocuğunuzun size sımsıkı sarıldığını gördüm ve her erkeğin, bilmeden, kadında her şeyden çok annesinin onu bağrına bastığı günlerin hatırasını aradığını düşündüm. En azından bu benim için doğru. Beni rahatlatmak, avutmak, belki de eğlendirmek için gösterdiğiniz biraz endişeli çabaları sonsuz bir merhametle hatırlıyorum; ve ilk çocuğunuzun bizzat ben olduğuma neredeyse inanıyorum.

Mutlu değildim. Bu mutluluk eksikliği bende epey hayal kırıklığı yaratıyordu, ama sonuçta boyun eğiyordum. Bir anlamda, mutluluktan vazgeçmiştim, ya da en azından sevinçten. Sonra, kendi kendime, bir evliliğin ilk aylarının nadiren en güzelleri olduğunu, hayatın aniden birleştirdiği iki varlığın birbirinin içinde bu kadar çabuk eriyip hakikaten tek varlık olmalarının mümkün olmadığını söylüyordum. Çok sabır ve iyi niyet gerekli. Bunlar ikimizde de vardı. Daha da yerinde olarak, sevincin bize bağlı olmadığını ve yakınmakta haksız olduğumuzu söylüyordum. Eğer makul olsak her şey eş değerde olur sanırım, ve belki de mutluluk daha iyi katlanılan bir mutsuzluktur sadece. Kendi kendime böyle söylüyordum, çünkü cesaret olayları değiştiremediğimizde onlara hak vermekten ibarettir. Ancak, yetersizlik ister hayatta ister sadece kendimizde olsun, bu onun büyüklüğünü azaltmıyor ve aynı ölçüde acı çekiyoruz. Ve siz dostum, siz de mutlu değildiniz.

Salı, Ocak 28, 2014

Die Panne..


Ev sahibi:
— Campari ister misiniz? diye soruyordu.

Traps, kendisini monoklünün ardından süzen uzun boylu sıska ihtiyarın meraklı bakışları altında koltuğa otururken:
— Teşekkür ederim, memnuniyetle; diye cevap verdi.
— Bay Traps bizim küçük oyunumuza herhalde katılacaklardır?
— Elbette. Oyun oynamayı severim.

İhtiyarlar başlarını sallayarak gülümsüyorlardı.
Ev sahibi oyunun ne olduğunu açıklamaktan çekiniyormuş gibi; ölçülü bir şekilde:
— Yalnız, bizim oyunumuz belki biraz garip görünür size, dedi. Akşamlarımızı -nasıl söyleyeyim,- oyun oynıyarak, evet, eski mesleklerimizi oynayarak geçiriyoruz.

Yaşlı beyler, nazik ve terbiyeli bir şekilde özür diler gibi yeniden gülümsediler. Traps bir şey anlamıyordu. Bundan ne anlam çıkarmak gerekirdi?

Ev sahibi:
— Şöyle diye açıkladı; ben eskiden yargıçtım; bay Zorn savcı, bay Kummer ise avukat. Oyunda bir mahkeme kurar, yargılama yaparız. Traps "anlaşıldı iş" diye düşündü. Sonuç olarak fikir fena değildi. Belki de gecesini fazla yitirmiş olmayacaktı. Evin ihtiyar sahibi Traps'ı ciddi ciddi şöyle bir süzdü. Sonra ince sesi ile, genellikle tarihin ünlü duruşmalarını ele aldıklarını anlattı: Sokrat'ın duruşması; İsanınki, Jeanne d'Arc'inki, Dreyfüs'ünki ve günümüze daha yakın olanlardan Reichstag yangını gibi. Hatta bir kez, Büyük Frederic'i "gayri mes'ul" ilân etmişlerdi!

Traps hayretle:
— Bu oyunu her akşam mı oynarsınız? diye sordu.

Yargıç, evet, anlamında başı ile hafif bir işaret yaptı ve arkasından, yaşayanlar ve duyulmamış olaylarla oynanan oyunların daha ilginç olduğunda şüphe bulunmadığını, sonuçların gerçekten çok tatlı durumlar ortaya çıkardığını sözlerine ekledi.

Örneğin, önceki gün, kasabada yapılan bir toplantıdan sonra treni kaçıran bir milletvekilini, nüfuz ticareti ve rüşvet suçundan on dört yıla mahkûm etmişlerdi.

Traps ne'şe ile:
— Mahkemeniz pek insafsız desenize, dedi.

İhtiyarlar gülümseyerek ve sevinçle:
— Bu bir onur sorunu, diye cevap verdiler.
Âlâ, ama kendisi hangi rolü oynayabilirdi?

Bu kez, yeni gülümsemeler ve hatta kahkahalar duyuldu. Ev sahibi atıldı: Yargıç, savcı ve savunma avukatı vardı zaten. Oyunun kurallarını tümüyle bilmeyi ve konu üzerinden gerçekten yetkiyi gerektiren rollerdi bunlar. Ama sanık rolü sahipsizdi. Bay Traps tabii -ısrarla tekrar ediyordu- hiçbir surette oyuna katılmak zorunda değildi.

Davetli, ihtiyarların bu tasarısından rahatlamış ve hoşlanmış, sıkıntılı geçeceğine inandığı gecenin, sonunda belki de pek keyifli olacağını düşündü; aydınsal tartışmalar ve düşünce oyunları, bu basit, ama iş konusunda şüphesiz usta ve hileye yatkın, ve düşünceyi gerektiren konulara yaradılışınca eğilimi olmayan adamı hiç de çekmiyordu. Zevkleri, kendisini daha çok salon eğlencelerine ve kaba saba şakalara sürüklemekte idi. Bu yüzden, sevinçle oyuna katıldığını ve sanık yerini kabul etmekle şeref duyacağını söyledi. Savcı, ellerini çırparak:

— Bravo, diye bağırdı. Erkek gibi konuşmak buna derler işte; yüreklilik dediğin böyle olur.
Traps, hayret ve merakla, nasıl bir suçla suçlandırılacağını öğrenmek istedi.
Savcı, monoklünü silerken:
— Önemli değil, dedi. Gerçekten, bunun üzerinde durulmağa bile değmez. Her zaman işlediği bir suçu vardır insanın.
Gülüştüler.
Kummer, dev yavrusu gibi ayağa kalktı, babayani bir sesle:
— Yanaşın şöyle Bay Traps, dedi. Şu eski ve ünlü portomuzu bir tadın bakalım.

Özenilerek hazırlanmış büyük, yuvarlak yemek masasının bulunduğu salona geçtiler: Yüksek arkalıklı eski iskemleler; duvarda dumandan kararmış tablolar; eski zaman modasının pahalı mobilyası. Verandada konuşan ihtiyarların mırıltısı duyuluyor, akşam güneşine açık pencereden odaya, kuş cıvıltıları yayılıyordu. Küçük bir masanın üzerine şişeler sıralanmıştı; birkaç şişe Bordo şarabı da sepetlerin içinde şöminenin üzerinde duruyordu. Avukat, hafifçe titreyen eli ile, eski bir porto şişesinden iki kristal bardağı dikkat ve merasimle ağız ağıza doldurdu. Sonra bardağını hafifçe çınlatarak Traps'ınki ile tokuşturdu. Traps, içkiden anlar bir adam gibi tadına baktıktan sonra:
— Çok güzel! dedi.
Kummer:
— Bay Traps, ben sizin savunucunuzum, diye başladı. Anlaşmamız ve iyi dostluğumuz için içelim.
— İyi dostluğumuz için!
Kıpkırmızı suratı ve ucunda "pince-nez"i duran mor burnu ile, sokuldu; yumuşak göbeği, rahatsız edici bir şekilde Traps'a değiyordu; öğüt verir gibi.
— En iyisi, diye başladı, en iyisi suçunuzu hemen bana itiraf etmenizdir. O zaman, mahkemede işin içinden çıkabiliriz. Zaten işleri büyütmek de gerekmez; tabii durumu küçümseyip, hafiften almak da olmaz. Şu sıska savcı ne yaptığını halâ pekalâ bilir. Ondan çekinmek gerek. Ev sahibimiz Yargıç'a gelince, ne yazık ki sertliğe kaçmaktan alamıyor kendini, hem biraz da ukalâca. Yaşı ilerledikçe -yakında seksen sekizine basacak- hırçınlığı ve şekle düşkünlüğü de artıyor. Bununla beraber, savunmalarımızla şimdiye kadar duruşmalardan yüzümüzün akı ile çıkmağı, her kez puan almayı ve kötü sonuçtan sıyrılmağı becerdik. Yalnız bir kez.. başarıya ulaşamadım ve durumu biraz olsun kurtaramadım. Konu, cinayet ve hırsızlık idi; ama sizin durumunuzda, Bay Traps, müsaade buyurursanız, böyle adi bir katil filân yok değil mi . . . yoksa yanılıyor muyum?

Traps kahkala ile, maalesef hiçbir suç işlemediğini söyledi. Ve "sıhhatinize" diye ekledi.
Avukat heyecanla:

— Çekinmeyin, söyleyin bana, diye direndi. Utanmayın, hayatı biliyorum, artık hiçbir şey beni hayrete düşürmüyor. İnanın bana, Bay Traps nelere tanıklık ettim. Ne uçurumlar açıldı önümde.

Traps gerçekten üzüntü duyuyordu. Ama elinden ne gelirdi? Sanık olarak övüneceği hiçbir suçu yoktu ki. Hem -ve gülmeğe devam ediyordu- kendisine bir suç yakıştırmak savcının işi değil mi idi? Kendisi söylememiş mi idi? O halde, o ne derse kabullenecekti. Amaç oyun oynamak değil mi idi? Sonucunu merakla bekliyordu bu oyunun. Şekline uygun bir soruşturma yapılacak mı idi?

— Elbette yapılacak.
— Bu hoşuma gitti işte.
Avukatın suratı birden asıldı:
— Gerçekten kendinizi suçsuz mu sanıyorsunuz Bay Traps?
— En ufak bir şüphem yok!
Gülüyordu. Bu konuşma pek hoşuna gidiyordu onun.
Savunma avukatı camlarını silmek için "pince-nez"sini çıkarmıştı.

— Suçsuzluk diye bir şey yoktur genç dostum, dedi. Şunu iyi bilin: Önemli olan ve sonuca götüren taktiktir. Durumu ölçülü kelimelerle açıklamama izin verirseniz, inanın bana, duruşmada, suçsuzluktan söz açmak ihtiyatsızlık değil, fakat küstahlıktır. Aksine suçlu olduğunu kabullenmek ve suçlama unsurlarını seçmek çok daha yerinde olur. Örneğin, iş adamlarının severek başvurdukları vergi kaçakçılığı desek? Soruşturma sırasında, sanığın işleri şişirdiği ileri sürülebilir. Niyetinin bu olmadığı, gayesinin işleri şöyle bir kitabına uydurmaktan ileri gitmediği, ticaret hayatında her zaman görüldüğü gibi sadece ilân amacı ile işe bir biçim vermek istendiği iddia edilebilir. Şüphesiz, suçluluktan suçsuzluğa giden yol hayli çetindir, ama geçilmez bir yol değildir; buna karşılık, ille de suçsuzum diye direnmek gerçekten ümitsizdir ve ancak felâkete götürür. Böylece kazanacağınız varsa bile kaybedersiniz; hem unutmayın ki suçunuzu kendiniz seçmemekle size yükleneni kabullenmek zorunda kalacaksınız.

Traps, gülerek ve umursamaksızın omuzlarını silkti. Gerçekten üzülüyordu, ama elden ne gelirdi ki? Kanuna karşı hiçbir suç işlememişti.

Salı, Ocak 21, 2014

Death and the Labyrinth..


Tutun ki, gemi kazasından sonra siyahi bir kabile reisinin eline düşmüş bir Avrupalı var; diyelim ki mucizevi bir şekilde kâğıt ve mürekkep bulmuş, güvercinlerle karısına uzun uzun mektuplar gönderiyor, kabile reisinin başkahramanı olduğu vahşi savaşları ve yamyam ziyafetlerini anlatıyor. Roussel daha kısa ve daha iyi ifade ediyor işte bunu: "İhtiyar yağmacının çapulcu sürüleri üstüne beyaz [adam]ın yazdığı mektuplar" [les lettres du blanc sur les bandes du vieux pillard].

Ardından da "eski bilardo masasının kenarlarına yazılmış beyaz harfler" [les lettres du blanc sur les bandes du vieux billard] der; bu defa söz konusu olansa, yağmurlu bir ikindi vakti, bir kır evine hapsolmuş bir grup arkadaşa hoşça vakit geçirtmek için ilginç bir oyun oynayan bir adamın çiziktirdiği işaretlerdir; eskimeye yüz tutmuş yeşil çuhayla kaplı büyük masanın kenarlarına, anlamlı şekiller çizemediği için tebeşirle yazdığı birtakım dağınık harflerden tutarlı kelimeler kurmalarını ister adam. Bu iki cümle arasındaki o hem çok küçük hem de çok büyük mesafede, Roussel'in en sevdiği mecazlar bir bir arzı endam eder: Hapsolma ve kurtuluş, egzotizm ve şifreli metinler, dilin çektirdiği çile ve yine o dille kurtulabilme imkânı, kelimelerin hükümranlığı ve sessiz sahnelere —bilardo masasının etrafında dönen şaşkın misafirlerin görüldüğü ve adeta bir cümlenin kendi kendine kurduğu o sahne gibi birtakım sahnelere— yol açan muamması. İşte bütün bunlar, Roussel'in dört temel eserinin, sözü geçen "tekniğe" uyan dört büyük metninin doğal manzarasını oluşturur: Impressions d'Afrique, Locus Solus, L'Etoile au front, Poussière de soleils.

Bütün o hapishaneler, o insan-makineler, o şifreli işkenceler, bütün o kelime, sır ve gösterge labirentleri, bunların hepsi mucizevi bir şekilde tek bir dil olgusundan doğar: Aynı anda iki farklı anlama gelebilen bir dizi kelimeden. İki ayrı yöne fırlatılan, sonra birden kendisiyle burun buruna gelen, çarpışmak zorunda kalan dilimizin yetersizliğinden. Ama bu durumun büyük bir zenginlik olduğu da söylenebilir, çünkü bu basit kelimelerin örtüsünü kaldırdığımız anda, altında yatan bir sürü, kocaman bir anlam farklılığı sürüsü kaynaşmaya başlar: Lettre hem mektuptur, hem harf; bande hem yeşil çuhalı masanın kenarıdır, hem de yamyam kralın çığlıklar atıp duran o vahşi çapulcu sürüsü. Kelimelerinin özdeşliğinin de —dilde adlandırılacak nesnelerle aynı sayıda sözcük olmamasının, bu basit, temel olgunun da— iki veçhesi vardır: Bir yandan kelime, dünyada birbirine alabildiğine uzak olan şeyler arasında beklenmedik bir karşılaşmanın vuku bulduğu yer olur (ortadan kaldırılmış mesafe, varlıkların çarpışma noktası ve tekli, çift-değerli, adeta Minatauros gibi üst üste binmiş farklılıktır); bir yandan da, basit bir çekirdekten çıkıp gitgide kendinden uzaklaşan ve hiç durmaksızın başka mecazlar (mesafenin çoğalması, ikizin dümen suyunda doğan boşluk, birbirine hem benzeyen hem benzemeyen dehlizlerin labirent gibi uzayıp gitmesi) doğuran dilin ikiye bölündüğünü gösterir. Yokluk içinde zengin olabilen kelimeler hep uzağa, daha uzağa götürür ve sonra kendilerine geri getirirler; kaybolur, sonra yeniden yollarını bulurlar; defalarca ikiye bölünerek ufka doğru kaçar, sonra tam bir kavis çizerek başlangıç noktasına dönerler: Kelimelerin meydana getirdiği düz çizginin dairesel bir hat olduğunu fark ettikleri zaman, o bilardo masasının etrafında dönen, hayretler içinde kalmış misafirlerin anlamaları gereken şey tam da buydu işte.

Dilin bu hayret verici özelliğini, yoksulluğundan ötürü zengin olabildiğini 18. yüzyıl gramercileri de yakından biliyordu; salt ampirik olan gösterge anlayışları nedeniyle bu gramerciler bir kelimenin "anlamıyla" bağlı olduğu şeyden kopup, bir başka şeye bağlanabilmesine, kendisi için hem sınır hem de kaynak teşkil eden bir muğlaklık sayesinde o yeni şeyin adı olabilmesine hayranlık duyarlardı. Dil, kendi içinde olup biten bir hareketin kökenini buluyordu bu noktada: Kendi biçiminin değişmesine gerek kalmadan, söylediği şeyle arasındaki bağ değişebiliyordu, adeta kendi üstüne kapanıyor, sabit bir nokta (o dönemde "mânâ [sens]" dedikleri şey) etrafında dönerek olanakların dairesini çiziyor, tesadüflere, karşılaşmalara, etkilere ve oyun'un az çok uyumlu bütün zahmetli işlerine imkân veriyordu. Bu gramerciler içinde en yetkin olanlardan birine, Dumarsais'ye kulak verelim: “İster istemez aynı kelimeleri farklı amaçlarla kullanmak gerekmiştir. Bu hayranlık verici hal çaresinin konuşmaya daha çok enerji ve çekicilik kattığı fark edildi zamanla; bu işi oyuna, zevke çevirmemek olmazdı. Böylelikle hem ihtiyaçlar hem de tercihler nedeniyle, kelimeler ilkel anlamlarından kopup o anlamdan az çok uzaklaşmaya, arada iyi kötü bir bağ bulunan birtakım yeni anlamlar edinmeye başlamıştır. Kelimelerin bu yeni anlamlarına mecazi anlam deniyor, mecazi anlamı üreten bu dönüştürmeye, bu çevirme hareketine de mecaz.” Retoriğin bütün söz sanatları (Dumarsais'nin sözünü ettiği "döndürme" ve "çevirme"ler) işte bu yer değiştirme hareketinin yarattığı mekânda doğar: Bütün o kaydırmalar, düzdeğişmeceler, ötelemeler, kapsamlamalar, dolaylı adlandırmalar, yeğinsemeler, eğretilemeler, değişlemeler ve kelimelerin dişin üç boyutlu mekânında döndürülmesiyle çizilen daha nice hiyeroglifler.

Roussel'in deneyimi söz dağarcığının "mecaz mekânı" diyebileceğimiz kısmına yerleşir. Tam olarak gramercilerin diyemeyeceğimiz, daha doğrusu gramercilerin olan ama başka bir şekilde yaklaşılan bir mekâna. Belli başlı söz sanatlarının doğduğu yer olarak değil, dil içinde yaratılmış ve kelimenin içine kendi ıssız, sinsi ve tuzaklarla dolu boşluğunu açan bir boş alan olarak görülür bu mekân. Retoriğin söyleyeceği söz ağırlık katmak için başvurduğu bu oyunu Roussel, kendi namına, olabildiğince genişletilmesi ve titizlikle ölçülmesi gereken bir boş yer olarak görür. O boş yerde anlatımın yarım yamalak özgürlüklerinden ziyade, varlığın kuşaltılması, hâkim olunması ve tam anlamıyla buluşlarla doldurulması gereken bir mutlak boşluk olduğunu hisseder: Gerçeklik ile karşıt olarak değerlendirip "tasarım" [conception] adını verdiği şey budur işte ("Bende hayal gücü her şeydir"); yapmak istediği, gerçeğin üstüne bir kat "başka dünya" çekmek değil, dilin kendiliğinden katmerlerinde kimsenin aklından bile geçirmeyeceği bir mekân keşfetmek [découvrir] ve o mekânı o güne dek hiç söylenmemiş şeylerle kaplamaktır [recouvrir].

Roussel'in bu boşluğun üstüne kuracağı mecazlar, "üslup sanatları" denen şeyin yöntemsel olarak zıddı olacaktır: Kullanılan kelimelerin kaçınılmaz zorunluluğuna tabi olan üslup, aynı şeyi farklı şekilde söyleyebilme imkânı, işte bu hem gizli hem de herkesçe bilinen imkândır. Roussel'in o dili, o terse çevrilmiş üslubu, aynı kelimelerle gizlice iki ayrı şey söylemeye çalışır durur. Kelimelerin normalde mecaz denen harekete göre "kımıldamalarına" ve derinlerindeki özgürlüğü açığa çıkarmalarına imkân tanıyan o burkulmayı, o hafif dönüşü acımasız bir daireye çevirir Roussel; kelimeleri sınırlayıcı bir yasanın gücüyle başlangıç noktalarına geri döndüren bir daireye.

Şimdi iki çehreli dizimize dönelim: Afrika'nın siyah ve yamyam çehresi, bilardo masası/şifreli metnin yeşil çehresi. Bu diziyi iki sıra, biçimce özdeş ama anlam bakımından olabilecek en büyük mesafeyle birbirinden ayrı iki sıra halinde yerleştirelim (bilardo masası — yağmacı [billard-pillard] yakınlaştırmasına ileride yeniden dönmemiz gerekecek; böylesine sıkı örülmüş, istikrarlı, her konuda tutumlu ve hep kendine gönderme yapan bir eser hakkında öngörüde bulunmadan veya geri dönüş yapmadan sıra gözeterek ilerlemek hiç mi hiç kolay değil): Şimdi dilin özdeşliğinde bir gedik, hem gösterilmesi hem de kapatılması gereken bir boşluk açılacak. Şöyle de ifade edilebilir: Bir kenardan öbürüne değin harflerle doldurulacak bir beyaz-boşluk (kelimelerin üçüncü bir kullanımıyla oyuna yeni bir serüven eklemek değil niyetim; Roussel'in eserinin her zaman için tumturaklı bir tezahürü olduğu —mantıkçıların deyişiyle— bu "kendini içerimleme" halini, bu kendine özdeşliği gün ışığına çıkarmak sadece). Dolayısıyla, "İki cümle bulunduktan sonra, geriye bir tek bu cümlelerin ilkiyle başlayıp ikincisiyle bitecek bir hikâye yazmak kalır. Ben bütün malzemelerimi işte bu problemin çözümünden devşiriyordum." Anlatı bilardo masasındaki esrarlı metinle açılacak ve, hiç anlam kopukluğu olmadan, güvercinlerin taşıdığı mektuplarla son bulacaktır.

Pazar, Ocak 19, 2014

Lettres portugaises..

Aşkımın aşırılığını ancak ondan kurtulmak için elimden geleni yapmaya karar verdikten sonra anlayabildim, korkarım bunca zorluğa, şiddete yol açacağını önceden bilseydim, buna kalkışmaya hiç cesaret edemezdim. Ne kadar nankör olursanız olun, sizi severken çektiklerim, sizi sonsuza dek terketmek için çektiklerimin yanında hiç kalır. Tutkumdan daha az seviyormuşum sizi; aşağılayıcı davranışlarınız sizi gözümde iğrenç bir kişi haline getirdikten sonra bu kez de tutkumla savaşmak bana olağanüstü zor geldi.

Cinsiyetime özgü gurur, size karşı karar almamda hiç yardımcı olmadı. Yazık! Aşağılamalarınıza boyun eğdim, nefretinize, başka birisine bağlanmanızın doğuracağı bütün kıskançlığa da katlanırdım, en azından mücadele edebileceğim bir duygu olurdu, ama ilgisizliğinize tahammül edemem; küstah aşk yeminleriniz ve son mektubunuzdaki gülünç kibarlıklar, yazdığım bütün mektupları aldığınızı, hepsini okumanıza rağmen, hiçbirinin de yüreğinizde en ufak bir kıpırtıya yol açmadığını gösterdi bana. Nankör, hiç değilse mektuplarımın size ulaşmadığını, elinize geçmediğini düşünerek avunamadığım için bu kadar üzülüyorum, ben deli olmalıyım! İçtenliğinizden nefret ediyorum, bana gerçeği açıkça yazmanızı mı istemiştim sizden? Niçin tutkumu bana bırakmadınız? Bana hiç yazmazdınız, olur biterdi; aydınlatılmak istemiyordum, beni aldatırken biraz dikkatli olmaya zorladığım için sizi, ne kadar mutsuzum, sizi artık bağışlayabilecek durumda olmadığım için ne kadar mutsuzum! Bilin ki, duygularıma layık olmadığınızın farkındayım artık, bütün kusurlarınızı da tanıyorum. Yine de, sizin için yaptığım şeylerle şu andaki ricalarıma az da olsa ilgi göstermenizi hak ettiğimi düşünüyorsanız, yalvarırım bana artık yazmayın ve sizi tümüyle unutmama yardım edin; bu mektubu okurken azıcık üzüldüğünüzü şöyle bir ima ederseniz siz inanırım belki; kimbilir belki de itiraf edip sözlerimi onaylarsanız öfkeye kapılabilirim, bu da yeniden alevlenmeme yol açabilir: Bana hiç karışmayın, ne yapmaya çalışırsanız çalışın bütün tasarılarımı bozarsınız; bu mektubun amacına eriştiğini bilmek istemiyorum; kendimi hazırladığım ruh halini bozmayın, beni mutsuz etmekteki amacınız nedir bilmiyorum ama bana öyle geliyor ki acı çekmemden hoşlanıyorsunuz. Kararsızlığıma son vermeye kalkmayın; zamanla bir tür huzura kavuşacağımı umuyorum: Sizden nefret etmeyeceğime söz veriyorum, buna kalkışmayacak kadar korkuyorum şiddetli duygulardan. Bu ülkede daha sadık ve daha iyi bir aşık bulabileceğime eminim, ama, ne acı! Aşkı kim verebilir bana? Bir başkasının tutkusu beni oyalayabilecek mi? Benim tutkum sizi etkileyebildi mi? Duygulu bir kalbin, tanımadığı ama yaşama gücüne sahip olduğu coşkuları kendisine tattıranı asla unutmayacağını, bütün hareketlerinin kendisine seçtiği puta bağlı olduğunu, yaşadığı ilk deneyimlerin, aldığı ilk yaraların ne iyileşebileceğini ne de silinebileceğini; imdadına koşan, onu doldurmak ve tatmin etmek için çabalayan bütün tutkuların bir daha kavuşamayacağı bir duyarlılığı boşuboşuna vaat ettiklerini; bulmayı hiç istemeden aradığı tüm zevklerin, acılarının anısından daha değerli hiçbir şeyin olmadığını kanıtlamaktan başka işe yaramadıklarını ben kendim yaşayarak öğrenmedim mi? Sonsuza dek sürmeyecek bir ilişkinin eksikliğini ve çirkinliğini, şiddetli bir aşkın, karşılıklı olmayınca yol açtığı acıları niye tattırdınız bana; niçin körcesine bir aşk, acımasız bir kederle el ele verip, bizi başkasını sevebilecek birisinin kollarına atıyor?

Salı, Aralık 31, 2013

"Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir."




 “Uyandığında, dinozor hâlâ oradaydı.”
Augusto Monterroso


Julien NetoVoy
Boa Morte Burn 
Ralfe BandMoths
SpinvisBagagedrager
Jim JamesA New Life

*
 Rob Dickinson Oceans
Greg WeeksAftermath 
Sam CookeYou Send Me
Bob LindElusive Butterfly 
The Felt TipsDear Morrissey
  
*
Current 93A Gothic Love Song
Don McLeanCastles In The Air 
PederTimetakesthetimetimetakes
Andrew Bird's Bowl of FireWhy?
Christopher CrossArthur's Theme

*
Jump, Little ChildrenMother's Eyes
Van Morrison Have I Told You Lately
Charlie Haden At The End Of The World 
Butcher Boy Whistle And I'll Come To You
The LibertinesMusic When the Lights Go Out

*
Metin Alkanlı Ve OrkestrasıTövbeler Tövbesi 
R.E.M. & Neil YoungCountry Feedback (live)
Metro TrinitySpend My Whole Life Loving You
Mark RaymondGone Gone (Julie Doiron cover) 
Okkervil RiverThe Velocity of Saul at the Time of His Conversion

.


Pazartesi, Aralık 30, 2013

La conspiration..

Yalan. Söylediğini söylemez görünmeyle söylenen. İyi niyetle susulan:  “Susmaya hakkım var: Bu susma sayesinde verimli olacağım bir gün. Tek yargıç benim.” Geleceğe dönük yedeklemeler. Edebiyatta. Aşkta.

Büyüklüğün katılmaktan çok katılmamakta olacağı bir çağ düşünüyorum. Kendisini koşullara uymuş hissetmenin bazı övünçleri olacağı bir çağ. Şimdiye kadar tüm insanî büyüklükler olumsuzluklardaydı sadece. Umutta. Us, her zaman, yalnızca umut adına yadsır. İnsanların hiç umutlanmayacakları bir çağ düşünmek.

Bu gençlik, vaktini bir düş durumunda geçiriyor; simgelerinin ve imlerinin türetilmesiyle iyicene doymuş. Eyleminin izlerine ve sonuçlarına kayıtsız. Yaptığı davranışlardan birinin, kendi düşlerinin havasını taşıması ve orada kendisini bulması yetiyor ona. Eylemlerinin, çok yüksek nitelikli gerçek diyebileceğimiz bir katsayısı yok, işte bunun içindir ki acı çektirmekten asla korkmuyor. Rosen'e dedim ki: 

— Peki ya, her şey kötü gitseydi de arkadaşınız gerçekten kodese tıkılsaydı, harp divanına çıkarılsaydı?
— Peki sonra? dedi. Sonunda işin ciddi olduğunu, oyuna gelmeyeceğini anlardı.
— Söylevleriniz, tutkularınız ve başarılarınız arasındaki sapma bana gene de son derece gülünç geliyor.
— Aklınız ermiyor da ondan.

Savaştan önce Alfred de Tarde ve Massis döneminde ciddi miydik? Babalarını uzaklara götüren savaş, sorumluluktan kuşkuya varıncaya kadar neler almıştı bu kuşağın elinden.

Çok haklı Rosen. Hâlâ oynuyorlar, bir hiç eğlendiriyor onları. Dayanma güçleri yok, bir çocuk kararsızlığıyla durmadan oyun değiştiriyorlar. Kendi mutluluklarını bilmiyorlar.

Eğer zaman tersine döndürülebilse, anlam değiştirilme olanağı bulunabilseydi, o zaman, hayatın uyarlılığı anlaşılmaz ve aşağılık olmaktan kurtulurdu. Değiştirilebilecek anlam yoktur, tek bir anlam vardır, zorunlu olarak, tek anlam ve anlamsızlık... Hayatın başlıca konumu, olasılıklar ve seçim bakımından çoktan aşılmış ve çoktan gerçekliğini yitirmiş bir yol kavşağına bir daha kesinlikle geri dönemeyebilmekten ibarettir: Bütün yollar aynı yönde ilerler. Bu durum, saçma olduğundan çok korku vericidir, düşünülmeye hiç dayanamaz.

Anlam üzerine oynanan saçma bir cinas oyunu anlayışında, bir anlam'ın yerine yön konulmak istendi her zaman. Ama varlık hiçbir şeyle bağıntılı durumda değildir. Hayattan ölüme doğru tek yönlü gidişte bir anlam ilişkisi bulmayan isteyen her anlayışın yazgısı başarısızlığa uğramaktır.

YOK olalım! Toptan kılık değiştiriyoruz, yazgısı yoktur İNSANIN.

İnsan, kendinden yana tanıklık edecek, öfke eylemlerinden başka bir şey üretmedi henüz: En eşsiz düşü, en önemli yüceliğidir, tersine çevrilmeyeni tersine çevirmek.  Tüm fizik ve tüm sanayinin tek bir amacı vardır: azalan enerjiyi yükseltmek, en düşük biçimlerden en soylu biçimleri yaratmak, başarısızlık ve dağılmaları geciktirmek. Verimin kayıpları ve değersizlikleri ne olursa olsun.

Öfke sayesinde ölümü geciktirmek. Özel hayatta. Siyasette.

Santé Cezaevi'nin karşısındaki bir duvarda okundu:
— Çocukları kırbaçlayan kadın kendine âşık eder.

Martyrs Sokağı'nda, pembe korseler, ipek çoraplar dolu bir vitrinin önünde, koltuğunun altında yeşil bir bez tutan bir adamdan duydum. Kendi kendine konuşuyordu:
— Doğadan söz etmek istiyorum. Ben saçtan yoksunum, sizse teneke parçaları icat edip uçmaya kalkışıyorsunuz!

Bundan iki ay kadar önce, kapısının önünde bir kiracı ile sohbet eden bir kapıcı kadından duyuldu:
— Gelip geçiciyiz, diyordu. Bütün bunlar evrime bağlı.

Öfkelenmeyecek kadar tembelim.

Poe, Arnheim Malikânesi'nde şunları yazıyor: ...şimdi bile, içinde bulunduğumuz bilgisizlikte ve toplumsal koşulların büyük sorununa ilişkin insan düşüncesinin çılgın durumunda, insanın, birey olarak, alışılmamış ve son derece beklenmedik bir ortamda mutlu olabilmesi olanaksız değildir.
Gene çok özenişli. Elli ya da yüz yıl sonra, mutluluktan kesinlikle vazgeçilecek.

Bereket versin, çocuğum yok: Yaşlandığımı görmüyorum. Ama her gün değersizleştiğimi hissediyorum. Tek umut kendime yeniden başlamak olacak.

Bir erkek, kendisine ancak bir kadınla başlar tekrar. Ya da savaşla, devrimle. Kitaplar yazalım.

Cuma, Aralık 27, 2013

Adını Yok Eden Hikâye..


Seni seçmişim artık. Hikâyeni de seçmiş oldum böylece.

(I)

Başkalarının kapısını zorlayan, sarsalayan rüzgâr, bu kapıyı açık buluyor. Giden gittiği gibi dönebiliyor ama, o gelinen yol öyle acı yıpranıyor ki. Kapı, eskiden pek sevilmiş, içine incik boncuk doldurulmuş kapkara bir kutunun kapağını andırıyor. Üzerinde bir kuşun gölgesi var. Köşelerine eskimeyecek bakır köşebentler konmuş. Bakır önce özenle tek tek delinmiş, deliklere cam çivisi gibi ince çiviler çakılmış. Kuş azgın. Azgın da, ne kuşu olduğu belli değil. Bu gölgeyi miras bırakan işlemede, kuş mutlaka daha belirgindi. Belli ki, işlemeyi işleyen, usunda nice kuş varsa hepsini bu kapıda birleştirmiş. Oymuş, yontmuş, yaldızla boyamış, kuşun kuyruğu, kanatları, sorgucu karanlıklar içinde. Hem gidilecek, def olunacak bir kapı, hem de özlenecek ve dönülecek bir kapı.

(II)

Birileriyle senden söz ettik. Gittiği hiçbir yere dönmez, dediler.
Gönlü en yüceyken, en bataktakidir o, dediler.
İçkiler içiliyordu. İçkilerin sırları üzerine konuşuluyordu. Sonunda, senin sırlarınla içki birbirine karıştı. Kimse kimsenin dediğini duymaz oldu. Ah, şu biçim denemeleri ve bunların niteliğini açıklamaya çabalayan yazarlar! Lânet olsun size. Yazın yazdığınızı da bir köşede durun, biz yorumlayalım ve yorumsayalım, dedi biri.
Dünya ne kadar kötü öyle değil mi dedi biri işte bizim şuradaki konuşmalarımız çığrından çıkmış suçlamalar gibi çığrından çıkmış günah çıkarmalara da dönüşüyor dedi biri ah kel kafa eskiden ne güzeldin dedi biri (kapıdaki kuş gölgesi eskiden) ve dedi ki biri herkes terk etti onu herkes karşı ona dedi biri bu sıralarda çok yalnız olduğu için dişlerini en fazla gösterdiği sıralar
olabilir ne yapalım dedi biri herkes bir tür değil mi senin o pek sevdiğin Joyce bir mektubunda karısının donundaki kahverengi küçük benekten söz ediyor dedi biri ne yapalım herkesin bir sapıklığı var dedi öbürü katlanan bir sesle ve herkesin varsa buna niçin sapıklık derler dedi biri onu siz diyorsunuz dedi öbürü
biliyor musunuz bir yazar var bunca yıl sonra dilimizi iyi kullanmadığını nihayet kabul etmiş dedi o
yine bir dönüş diyordum ben
kanatlar Arafta çırpınıyor şimdi
dönmesem ne olacaktı acaba dedim yürek aldatıcı bir çevrim yeniden başlıyor ve düşüncelerimle düşlerim seni nasıl yargılarsa yargılasın yine o kullanılmış yüreğimden yararlanacaksın dedim.

(III)

Bağlarımı da koparıp duruyorum herkesten. Hep böyle oluyordu. Bu sürdükçe daha çok bağlanıyordum ben.
O kullanılmış yürekten yararlanacaksın. Ama hiçbir gün, kendisine özgü suçlar da taşıyan o yürekten yararlanmanın kötülüklerini giyinmeyeceksin. (Hep öyle: Hem düşük birisin, hem de esirgenmiş bir yalvaç. Kabuğun ne olursa olsun kendini kayırıyorsun.)
Ben karabatakları izlemiş ve eve dönmüştüm. Hep kendini kayırıyorsun.
Onların zuhuru ile kendi acılarım arasında bağlar kurmuştum, hep kendini kayırıyorsun.
Battım ve gizlenmek istedim, ama olmadı, sen hep oradaydın ve gözlüyordun, hep kendini kayırıyorsun.
Her şey unutuldu- -gövdeni artık koruyamayacağın sezildi- -gövden her istediğini yaptıracak sana şimdi- -ihanet de edecek- -karanlık bir kuş- -hayır gölgesi bir kuşun- -ve bak şimdi- -boyun eğişlerin bilgece görünüyor- bir kedi değil midir o- -boyun eğiyor ve boyun eğerken egemenlik ipleriyle oynamıyor mu?

(IV)

Sen pencereden sarkıyordun. Yarı beline kadar. Şişmanlamıştın. Düşebileceğinden korktun. İlk bunu düşünmem, şaşırtıcıydı. Üzücü. Çok benzer bir hüznü, saçların dökülürken de duymuştum. Birdenbire bir tutam. Hızla bir tutam. Kıvırcık bir sesle iniveriyordu düşüncelerinden. Sen, dökük yerleri başka saçlarla örtmeye uğraşırken, arapsaçı bir tutam daha.
Yakın birinin saçları uzun süre azalır azalır, o kendisini koruduğu için, ayırdına varamazsın.- -Kimse korumamaktadır ki onu...- -Günün birinde, yaşam üstüne en karanlık yorumlara teşneyken üstelik, görüverirsin. O, artık yaşlanmış biri. Başkalarının "ah kel kafa!" diye anacağını düşünür ürperirsin.
Beni gördün. Pencereden düşercesine gördün. Belki koşup karşılamak için- -karşılamak- -belki evi üşütmemek için kapattın pencereyi. Gölgen, kapıdaki kuş, içerilere kaçtı.
Akşam gaz lambalarıyla başka geliyordu. Ve elektrikle bizim olamıyordu eskisi gibi. Geceleri kendimi ne güzel yitirirdim. Biri bulsun, bulsun birisi beni, azaldığım, yok olduğum o yerde.
Hayır. Bu olmuyordu.
Sen pencereden sarkmıştın. Işıklar hınzır gibi yanıyordu ve söndürmüştün. Hava yağmur doluydu. Kötü romanların ilk cümlesindeki kötü bir gece başlayacaktı.
Ummuş muydum seni? Seni evet. Kendimi hayır.
Merdivenleri ikişer üçer atlayarak aşağıya inmektesin. Seziyorum.
O an eve girmek istemiyordun hiç. Başkalarıyla dolu bir evdi. Ben de, bir başkasıydım. Sana öfkeli davranacaktım sözde. Nasıl? Buraya gelmesin, dedim. Seni kovacağımı söylemiştim. Bunları tasarlamak da ne güzel kandırmıştı beni.

(V)

Döndüm işte. Kendimi dönerek mi kayırıyorum?
Engel ol- -bana engel ol- -ölüyorum ben, yalnızca tartışmak için ölüyorum- -aldanıyorsun- -senin kapıların tabii açık, ama yalnızca gitmeye.
Derin bir iniltiyle açılıyor kapı. Küf, nem, bunları seven birkaç böcek, dışarıya taşıyor. Sokağın köşesinde durdum, gidemiyorum. Beklemeden edemiyorum da. Eve doğru bakamıyorum. Geleceğini biliyordum. Hiç bağımız yok, hiç diyordum. Böyle sözleri ne de çok duyuyorum.
İlk yağmurun, erken akşamın altında, yıpratılmış, çarpıcılığı ölüp gitmiş, anlamı yok olmuş, bu görünümüyle de daha acıklı gözyaşıydı işte. Aptaldı ve gözyaşıydı. Hep olacaktı, gözyaşıydı yalnız.
Hadi gözyaşı üzerine konuşalım diyordu biri ama ne melodramdı bu sekiz mendil ıslatıyordu diyerek korkunç bir kahkaha attı diğeri ve ağlatan komedyenlerin en şarlosu bile bana dokunamaz siktirsin dedi ben ona deplasman teşkil ederim dedi öteki
iyi ama ağlayan insana ne dersin diye ımızgandı biri bu vardır hüzün vardır gebermek vardır ve ardından ağlanır şeylerdir bunlar dedi
bunların hepsi vardır ama ağlamak gözyaşısı yoktur dedi yüce yalvaçlar gibi sakalını titreten biri.
ha ha ha yahut daha doğrusu ah ah ah diye güldü sofranın en başındaki ve fermante hayır evet efendim tahammür etmiş içkiler bana yasak çünkü kolit var bende.
sen alkoliksin şimdi de alkolit oldun acı yeme
hani adanada muhammara diye acılı bir meze yemiştik hatırla çıkar anımsa bu da hamr kökünden türemektedir nah bilirsin sen dedi
azizim fermante gözyaşı var mıdır acaba
uah uah uah.

(VI)
Seni yaralamayacağım. Olmuyor, yapamıyorum. Yine vurduğunla kalacaksın bu maskeler toplantısında. Hüzne benzettiğin, duyarlığa benzettiğin, hattâ gözyaşıyla anımsadığın acımasız bir korunağın içinden sürekli ateş edeceksin. Bunun yükü insanı delirtmez mi?
Sen, tayfta karanlığın niçin olmadığını ne zaman anlayacaksın?
İçindeki acıklı kol-oyuncuları ne kadar maske değiştirirse değiştirsin birlikte olmuyor ama birbiriyle bağ kuramıyor belki.- -Öyle diyorlar.- -Aslında tayftaki yerlerini bulamıyorlar ve yerini bulamamış birbirinden nefret ediyorlar. Hele seçenler, seçmiş olanlar, kudurtuyor onları. O zaman, soluk ve perişan bir tayf karşısında bile, acımasız oluyorlar, yürekleri kararıyor, kıyıyorlar.

(VII)

Hikâye nerede nasıl başladı ve bir adı olacak mı? Bunu hiç bilemiyorum. Oysa yazdıklarının adlarıyla deliler gibi uğraşanları çok severdim. Ve benim de bir adım yok ki. Bu ülkede hele bu kentte, yazarlıkla uğraşan birinin işi çok güç.
Çok güç, çünkü kiralanmış bir ruhun da, kendisini oburca koruyan ruhtan daha ışıklı olduğu yerdeyiz.
Ve kiralığım ve benim adım da yoktur, diyordu biri, bir hikâyenin ağzından konuşarak
işte ben buradayım ve bu bana yeter
işte hepimiz buradayız ve bu bize yetmiyor ama
yine de ne diyeceksen de
ne yaparsan yap böyle bu diyordu öbürü
bak ne yazarsan yaz demiyorum işte.
Deniz de, sokaklar da, senden kopup sana kavuşan ikindi gölgen de, değişir değişir aynı kalır. Birisi de, neyin değişmediğini anlatsın istiyorsun. Tehdit etmeyen birisi. Darda kalınca kendisiyle hemen barışmayan birisi, sürekli barışık olanlardan elaman zaten. Ona zor rastlayacağını biliyorsun. Belki bir içkievinde beni bulacak diyorsun, beni karşılayacak. Değişir görünen her şeyden de iyicil/kötülükçü, sevdalı/boşyürek birileri bir şeyler koparıp duruyor. Nasıl uzdilli biri olsan da yetmiyor… hiçbir yere, hiç kimseye. Böyle sanıyorsun. Gözlerken doğrucu, yazarken doğrucu olsan da yetmiyor. Kara bir kapı, sürekli çırpınan kanatlar, sürekli asılı duran o sevgili cehennem.
Kendi gönlünden (bu sözcük hâlâ geçerlikte mi?) ve öfkenden korkuyorsun o zaman. Çok yorucu bir tetik duruş: Acaba kullanıla kullanıla sıradanlaşmış bir yürek mi bu, bıkıntı verici bir öfke mi bu?
Başkalarını yok etmek için kullanır kullanırsın bunları, böylece ikisi de boşalır. Başkalarını yok ederken, hiç değilse o zaman, esrik bir acıyla yok olmaya başladığını düşünürsün kendinin de. Yüreği ve öfkeyi, inandırıcılıktan yoksun kılmak suçu!

(VIII)

Karanlık kuş. Kapıya gölgeleri işlenmiş nice bin kuştan biri.
İşte bu yıl, kentin denizinde yüzlerce karabatağın sökün etmesi, birkaç çocuk kuşağınca unutulmuş karabatakların bellekten öç alırcasına yeniden türemesi, ne kadar çabalasam bir hikâyeye dönmemekte direnen bu ünleyişi yarattı... Karabataklar canımı yakıyordu, dertlendiriyordu beni. Pencereden sarkarak bekleyişin ise, bir hüznün kullanılmaya başlanmasıydı, yeniden. Eskitilmeye duruşuydu.
Doğurgan bir karabatak kuşağı mı geldi? Tam da bu yıl. Bu bizi andırır ikiyaşayışlıların sevdiği balıklar mı çoğaldı denizimizde? Tam da bu yıl, hangi ilkyazla birlikte belirseydi karabatak, erik çiçekleri gibi dalda, toprağın ve suyun dallarında değil karanlık bir kapıda ve gövdelerimizde zuhur edip yitecek zuhur edip yitecek, battığından diri çıkacaktı.
Çok zaman önce, bir çocuğun ya da karabatağı ilk kez gören taşralı bir çocuğun (bir adamçocuğun) hikâyeler üretebileceğini, bu hikâyelerin de müthiş adları olabileceğini sezmişim. Doğal, izleyiciler, denizi de ilk kez görüyor olmalılarmış ve öyleymişler. Ancak bu yolla, kuşun ve kapıdaki gölgesinin hikâyesini ele geçirebilirmişim. Günümüzde olsa, bu çocuk ya da adamçocuk, ıssız toprağın ortalarında bile, kim bilir, engin bir göl değilse bile, bir gölet, bir baraj filan görmüş olacaktı.
Oysa erden bir düşlem gerekiyordu.

(IX)

Ama hayır. Denizi ilk görenlerin şaşkınlığı, daha büyük olurdu eskiden. Karabatak da, bu şaşkınlığı kerteriz alır, izleyenin korkulu sevincini artırmak için bütün becerisini gösterirdi.
Düşlere konuk olurdu.
Adım adım değil koşarak geldin. Kardeşim, diyebildim ancak. Sokakta herkes pencerelerinden bakıyordu sanki ve herkesin karanlık bir kapısı vardı. Ecinniler takımı için pek sıradan bir ilişki ve sıradan bir düşlem değil miydi bu? Bense, kimilerinin hâlâ izlediğini, bana "hayır, kov onu," diye fısıldadığını, kimilerinin de "sana geldi, karşıla, sakla," dediğini anımsıyorum. Budala. Hepimiz de. İkimiz de.
Peki karabataklar nereye gitmişti bunca yıl? Hadi, hikâye başlasın: Sen deniz kıyısına git, durup bak, izle onları. Hadi zenaatkâr iblis, nasıl da güzel kuşlar, ne de sevecen. Sen neler devşirirsin onlardan. Ara sıra uçuyor da karabataklar. Sağını solunu özenle kolluyor. Ama, sapanla taş atan çocuklardan bile kaçmıyor, vuruluyor karabataklar.
Hiçbir duygu taşımaz görünen, gırtlağına düşkün ve şişko martılarla bile iyi araları. Paylaşamayacakları şey yok. Sığ kıyılı iskelelerde, vapurun ürkünç pervanesi dönüp de deniz dibini altüst ederek kaldırınca, bir martı saldırısı başlar su yüzüne. Bu korku verici çöplenmeden, bu korku verici karın çığlıklarından, kursak gürültüsünden kaçıyor karabataklar. Ama sapanlı çocuklara yaklaşıyor.

(X)

Hiç konuşmayın. Konuştuklarınızın hepsini yok edeceklerdir. Senin ve seninle ilgili adların, hattâ seslerin hepsini.
Yalnız bu da değil... Vurmak için mi taşlıyorlar onları, yoksa olağanüstü gösterilerini yinelesinler diye mi? Ölen ölüyor ve geri kalan şarkısını söylüyor der biri.
Dalsınlar, gözeriminde pırıl pırıl çıksınlar diye mi?
Bazı çocuklar da boğularak bir karabatak masalına karışmıştır diye mi?
Biri diyor sonunda:
Çocuklar da söyletir durur beni diyor biri
babasına ya da tanıdık bir balıkçıya yardak durmak için çıldıran bir çocuk balıklar çaparide ilk kez göründüğünde ve balıkçı iğneleri yaralı ağızlardan tek tek kurtarmaya başladığında 'onlara iğne batırma onlara iğne batırma' diye bağırır
gözleri de kocaman açılmıştır
işte onlar nemlidir ve ağlamaktadır
çocuğa göre balıklar iğnelere tutunmuşmuş der biri
dostmuşlar.
Balıkçı katıdır ve "bırakalım da," der inildeyerek, "karabataklar mı yesin onları?"

(XI)

Her şey yavaş yavaş bitiyor da nokta yok. Kimi zaman, bir esrik, bir esrarkeş biçemi tutturuyor yaşam. Dostluk etmek için, iğnelerine tutunan olmaz mı senin? Ben de, bir karabatağın yediğinde, sevgili kıyılar, hattâ taş ve sapan aramışım. Ve gölgesiyle yalnız kalan açık bir kapı.
Nokta yok. Ama hep son gece'ler oluyor.
Yine rastlantı bir yağmur altında, yarı yarıya batık, çürümüş bir iskelede kendini yapayalnız mı bırakmıştın yoksa? Bu kaç kez olabilir ki?
O, döndüğünde kovamamıştı seni- -bizdeki bu yılancık dolu, bu vatansız hikâyeyi. Böyle oldu işte diyor biri, tam da bu yıl...
...karabatak sökün etti. Artık kimseleri karşılayamayacağımız bu yıl.

Cumartesi, Aralık 14, 2013

Port-Sudan..


9
A.'nın geçirdiği sıkıntıları bildiğimi sanıyordum, yalnızca ben onları daha gençken yaşamıştım, benim şansım bu olmuştu: İnsan kanı kaynarken hemen hemen her şeye direnç gösterir. Onca mekânın, artık mutsuzluk simgesine dönüşmüş mutlu anılarla ilişkili olduğu bir ülkeden kaçarak, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu'na gitmek üzere gemiye binmekle yetinmiştim. O kıyılarda korkulacak hiçbir Olympio* kederi yoktu. O zaman hissettiğim acıdan daha büyük bir acı olamaz gibi gelmişti bana,  anımsıyorum: Hayattan öylesine habersizdim ki, yanılmamışım, bir daha hiç o derece paramparça olmadım.

Dostların, anne-babanın ölümü bile ihanet kadar yıkıp bırakmaz insanı. Ölüm, varlığın derinlerinde temellenen birey olma güvenine zarar vermez. Ölüm fotoğrafları, mektupları, giysileri, bir tutam saçı, güzel günlerin görkeminden bir şeylerin durmaksızın dirildiği o kalıntıları korur: Solmuş, sararmış ama yine de gösterişsiz ve sevecen bir biçimde o günleri çağrıştıran; insanı tiksintiyle o günlere sırt çevirmeye mecbur etmeyen bir görüntü. Oysa ihanet hiçbir şeyi sağlam bırakmaz; tersine çevirdiği ve anlamını tümüyle zehirlediği geçmişi bile: İlk kez akşam yemeği yediğiniz; hayranlıkla, kuşkuyla, daha pek bakışmaya cesaret edemeden birbirinizi keşfettiğiniz; parmaklarınızı, anıların suç ortaklığını gösterecek biçimde daha bir sıkı kenetlemeden önünden geçmediğiniz; zaman zaman, adeta çok özel bir tören için gidip yemek yediğiniz o lokanta. Üstelik yeniden gittiğinizde, biriniz, ötekine beceriksizce söylediği sözleri, kendisini titreten heyecanı anımsardı. İşte artık, lanetli bir yermiş gibi o lokantadan kaçmak, onun olduğu sokaktan geçmekten sakınmak gerekiyor; işte artık adı bile, gözlerinizde yaşlar belirmesine yol açıyor. En tatlı sözler, en basit şeyleri ifade eden sözcükler; yazın oturmayı sevdiğiniz teras; panjurların gerisinde doğan günün anısı; odanın duvarına yansıyan dalgaların ışıltısı; bu sırada, kayıkların denize açılmaya hazırlandığını haber veren tahta gürültüleri; onun, yastığın üzerine dağılmış saçları; tenindeki tuzun tadı ve çizdiği şekil; kumsaldan dönüşte durulandığı su şişeleri, hepsi birer hançer darbesi.

İlk kucaklaşmayı daha da ateşli kılacak olan hayal kırıklığını yaratmak için perondaki sütunlardan birinin arkasına saklanarak o kadını beklediğinizi anımsadığınız zaman, istasyona giren bir tren, rayların üzerinde gıcırdayan tekerler, artık nerede olursa olsun yüreğinizi parçalayacak. O halde, eğer hayatta kalmak istiyorsanız; ondan kalan tek şeyi, bütün bir görüntü hazinesini, bedene kazınmış tatlı alışkanlıkları sonsuza dek altüst etmeye, darmadağın etmeye çabalamamız gerekir: Oysa ölülerle görüşmeye devam ettiğimiz düşsel alan var olmayı sürdürür. Her an arabayı bizim sürmemiz, bir zamanlar birlikte kurduğumuz ve içinde yaşadığımız kenti unutmamız gerekir; içinde kalmayı istediğiniz, kalmayı sevdiğiniz şeyi yıkma çabasına, durmaksızın yeni baştan başlamanız gerekir. Sevilen kadının bedenidir, uğruna ölünen o nesnedir asıl, unutmayı inatla öğrenmemiz gereken. Gözlerin, parmakların, ağzın, tenin, cinsel organın; kişinin her yerinin, her parçasının sakladığı o bedenin anılarını bir yana bırakmayı; cesetlerin çürüdüğü gibi çürümeyi ve erimeyi öğrenmek gerekir.

Ölüm, zaten, yüz çizgilerini, sözleri, tavırları sonsuza dek sabitleştirir: Oysa giden kadın söz konusuysa, her geçen saniyenin onun görüntüsünü anlaşılmayacak bir  biçimde değiştirdiğini, bir zamanlar yürekten sevilen kadının görüntüsünden uzaklaştırdığını; dudaklarından bilmediğimiz sözcüklerin döküldüğünü, kafasından ortak olmadığımız ve hiçbir zaman bilmeyeceğimiz düşüncelerin geçtiğini dehşetle sezeriz. Bu karşı konulmaz uzaklaşmanın; uğursuzluğun ya da ters giden bir talihin değil, onun iradesinin değişmez bir sonucu olduğunu biliriz. Artık, onun nerede yaşadığını bilmeyiz, bilmek istemeyiz. Her sokağın köşesinde, size yabancı olmayı, size görünmemeyi, artık size ilişkin hiçbir şey bilmemeyi ve anlamamayı seçen o kadınla karşılaşma felaketine uğrayabileceğinize göre; şehir baştanbaşa anlaşılmaz, kocaman ve değişmez bir tuzak haline gelir adeta. Saç biçiminin değişmiş olabileceğini; kuşkusuz kendisine, giyip çıkardığını asla görmeyeceğimiz yeni giysiler aldığını; o giysileri giyip çıkardığını başkaları görsün diye satın aldığını düşünürüz. Buna kırılmamış, incinmemiş oluşuna şaşıp kalırız.

Her geçen an, o anı paylaşmadığımız, o andan haberimiz bile olmadığı gerçeğiyle, uğradığımız ihaneti ve çektiğimiz acıyı çoğaltır. Üstelik bu acının tam anlamıyla bitkin düşüren çelişkisi; size bir zamanlar en yakın olan, hiçbir yerde bulamadığınız desteği bulmak için yöneldiğiniz, her şey sizi terk ettiğinde yanınızda kalan kişinin acı vermesidir: Ama gönül, alışkanlığı üzre, kurulmuş bir makina gibi, yediği darbelerden sersemlemiş bir hayvan gibi; eskiden dayanağı, sevinci, ama artık celladı olandan avuntu beklemeyi sürdürür.


Artık yokluktan başka bir şey barındırmayan eve geri dönmemek için, karşıma çıkan ilk barda içki içerek, sarhoş geçirdiğim korkunç geceleri anımsıyordum. Sigaraların, ağzımın çevresinde halka halka olan, lambaların altında, asılmış birisinin ipi gibi dosdoğru tavana yükselen mavi dumanını anımsıyordum. Ellerimin titrediğini; başımın, sanki içinde bir arı kovanı varmış gibi uğuldadığını anımsıyordum. En sonunda çıkıp arabama bindiğimde, kaldırımın kenarındaki oluklarda karanlık ve parlak suyun ürperişlerini anımsıyordum. Geceleyin, kaçığın biri gibi, çoğunlukla bütün farları söndürüp arabamı sürmeye koyulduğumu; şehrin sokaklarından geçerek, kamyonların kırmızı ve beyaz kuyruklu yıldızlar kaydırdığı ıslak otoyollarda ilerlediğimi anımsıyordum. Tatile çıktığımızda, ben araba sürerken dizlerime koyduğu başını usul usul okşadığımı; onun parmaklarıma öpücükler kondurduğunu anımsıyordum. Bununla birlikte, açık unutulan bir lambanın, mavi gündoğumunda parlayan pencerenin altında, bir an onun geri döndüğünü düşündürdüğü zaman kapıldığım çılgınca umudu anımsıyordum. Telefonun başında sigara tüttürerek geçirdiğim günleri; telefonun zili çaldığında, geceleyin sokaktan yavaşlayarak bir taksi geçtiğinde yüreğimin sıçrayışlarını, o hayallerin yok olup gitmesi için gereken zamanı, çekilip gidişleriyle daha çok üzüntü veren yalnızlığı anımsıyordum.

Hatta, zihnimize durmaksızın gelip onu ele geçirmeye çalışan şeyi durmaksızın kovarak; zihnimizi parçalayıp yıkan şey yerine neyle olursa olsun, hangi ipe sapa gelmez sözlerle olursa olsun rasgele doldurarak —bunaltıcı bir çabadır bu— anıları biraz olsun uzaklaştırmayı başardığımızı sanırız; ne var ki, tam olarak kurtulamayız onlardan. İşte gecenin ortasında, o kadın kollarımızın arasındadır. İşte bedenler, hiçbir zaman olmadığı gibi birleşmiş ve kendilerinden geçmiştir; dilini ve dişlerini, boynunda ısırdığınız saçlarını, gamzeli kalçalarını ve sizinkilere dolanan bacaklarını ve pek hoşlanmadığı şeyleri yapmaya giriştiğinizde çıkardığı küçük homurtuları tanırsınız ya da bir burunda onunla birliktesinizdir; direkleri gölgeden, yan yatmış büyük bir gemi görürsünüz; bir hayalet gemi; o, güneşin doğuşunu seyredeceğini söyler size; birden, doğan günle ondan ayrılacağınızdan; kendisi orada, gül parmaklı şafağın önünde tek başına kalırken sizin gitmenizi istemesinden çok korkarsınız; ama biraz daha kalmanızı ister ve ağlayarak, diz dize, sevişmeye başlarsınız. Ya da... Tanrım, siz ter içinde, sertleşmiş cinsel organınızla bunun bir düş olduğunu anlayana kadar geçen saniyeler ne de uzundur; ardından, merhametli yorgunluk sonunda sizi sersemletmeden önce geçip giden saatler ne korkunçtur.

Ölümün ne olduğunu biliyorum; bu yaşımda ölümle bir kereden fazla karşılaştığım düşünülebilir. Ama şunu söylemeliyim ki, ölüm, terk ediliş kadar derinden yıkmaz insanı. Ölüm, geri dönüşü olmayan şeylerin o iğrenç yumuşaklığına da sahiptir: ona isyan etmek, kararından dönmesini dilemek yararsızdır. Oysa sizi terk etme kararını, bilirsiniz ki bir kişi almıştır; hem de sizin kötülüğünüzü istemeyen, dahası, sizin için iyilik dileyen, bütün iyilikleri dileyen bir kişi yani sizi seven kadın. İyi ile kötü öylesine duyulmamış bir biçimde ters yüz olur, roller öylesine anlaşılmaz bir biçimde tersine döner ki üzüntüden sersemleyen zihin, bunları ne kavrayabilir ne de kabullenebilir; pek tatlı sözler söylemeyen kadının tek bir sözü, sanki en değerli varlığıymışsınız gibi sizin için kaygılanan kişinin tek bir sevecen düşüncesi yeterli olacağına göre; zihin, alınanın geri verileceğine, çözülenin yeniden bağlanacağına boşuna beslediği inançla tükenip gider. Şimdi onun aldığı bir kararın sizi neredeyse cansız olarak bir kenara bırakması, kendisinin de çığlıklarınıza aldırmadan yoluna devam etmesi mümkün mü? Başınıza gelebilecek en küçük kötülükten endişe duyan o insanın; en ufak bir sıyrığı olduğunda, çoğunlukla sabahları kramplarla kasıldığında öpücüklerle yatıştırdığınız o kadının, sizde açtığı korkunç yaradan ötürü kahrolmaması mümkün mü?

Bazı bakımlardan, geçmiş ile bugün arasında bir bağlantı olduğunu ileri sürerek, böyle kendi kendimizi sorgulamakta haklıyız. Ne var ki geçmişte olanla bugün olanın imkânsızlığını değerlendirmek yerine; çelişkili ve acı verici görünse de tersine bir düşünme eylemi gerçekleştirilmelidir: şimdi olan, geçmiş olmuş görüneni geçersiz kılar. Şimdi başımıza gelen, hep gelmiş olanın ama belli edilmeyenin gerçeğidir. Bu en azından, savaşın ve aşkın en uç, dolayısıyla da en güzel durumları için doğrudur. Zaten söz konusu durumlar için, aynı acımasız ihanet sözcüğünün kullanılması boşuna değildir. Arkadaşını ateş altında bırakıp giden, onu düşman polisine veren kişi, zaten ona hep ihanet etmiş, hep bir alçak, bir muhbir olmuş demektir. Sevgililere gelince, eşini İlyada'daki ölü bir savaşçı gibi, tozun içinde, devrilmiş ve yıkılmış bir halde bırakıveren, hep orospu çocuğunun teki ya da Babil'in büyük orospusu olmuş demektir. Bu böyledir.

Sonuç olarak benim duygusal eğitimim böyle oldu işte. Dediğim gibi, gençtim. En çok liman kızlarını tanıdım. Bu, hepsi de orospudur anlamına gelmiyor; hatta pek azı öyleydi. Yalnızca, kendilerine hikâye anlatılmasını beklemiyorlardı. İnanma ve inandırma yeteneğim onulmaz biçimde yok olup gitmişti. Böylece Port Said ile Lourenço Marqués arasında sıralanmış, az konuşan sevgililerim oldu. Biri pipo içerdi; bir başkasının evcil bir pitonu vardı; bir üçüncüsü Tehlikeli İlişkiler'in İngilizce çevirisini okumuştu. Anılar işte. Hem sonra, gemi enkazlarındaki sevgilim de vardı. Mutluluk konusunda müşkülpesentliğimi azalttım. Kısacası, zamanından önce yaşlanmıştım; oysa A. sonuna kadar ihtiyar bir yeniyetme olarak kalmış, onu mahveden de bu olmuştu.

*Tristesse d'Olympio (Olympio'nun Kederi), Victor Hugo'nun bir şiiri.